1902 Doğumlular’dan 1992 Doğumlular’a: İleriyi Nerede Aramalı?

Kronoloji Değil Diyalektik

Her dönemin ve her yaş kuşağının kendine has bir rengi olduğu söylenir. Her birimiz, hayatımızın belirli dönemlerinde tarihin bir kesitine bakarız, kendimize bir renk seçeriz ve imrenerek iç geçiririz. Neredeyse tamamımızın aklında, içinde yaşamak isteyeceğimiz bir dönemin imgeleri bulunur. Bu bir tür nostaljik eğilime işaret eder ve bu nostaljik eğilimin arkasında yatan ideolojik yapı çözümlenmeye değerdir.

Her şeyden önce, şunu söylemek gerekir ki, istisnasız her kuşağın temsilcileri kendi döneminin özgünlüğünü vurgulayabilmek için ilgili dönemi yansıtan çok çeşitli ikonlar ‘’icat eder’’, bunları yeni kuşaklara bir tür mistisizm eşliğinde aktarır. İcat eder diyoruz, zira gerçekten de çoğu zaman bütün bu ikonların, yaşamda sonradan gelene kıdem taslayabilmek ve bu kıdem aracılığıyla yeni gelen üzerinde meşruiyet ve kontrol sağlayabilmek maksadıyla türetildiklerini görmek için tarihe şöyle bir bakmak yeterli olur. Dönemin öteki tanıklıklarına ama daha çok tarihi gerçekliklerine şöyle bir bakıldığında bile, neyin türetilmiş, neyin doğal olduğunu anlamak çok da zor olmaz, kuşakların ikonlaştırma eğiliminde de bu türden çarpıtmalara çok sık rastlarız; bahse konu şey ya da olayın, gerçekten de ilgili dönemin kendi zaman aralığında pek de mühim olmadığını, az – çok abartıldığına, bunun yeniden üretile üretile kuşağın diğer üyelerince de benimsenip, bir tür ‘’galat-ı meşhura’’ dönüştüğüne şahit oluruz. Bu tarz anlatılar özünde yeni kuşaklara şunu vaaz etmektedir: Zor yollardan gelen bizler, çok daha kolayına burun kıvıran sizlere yol gösterici ve ön açıcı olmak zorundayız, zira siz böylesine bir kabiliyeti kazanacak kadar uzun ve meşakkatli yollardan geçmediniz!

Açık ki, buradaki tek sorun, hikayenin türetilmiş olması veyahut ‘’ikonlaştırma’’ değil. Ve hatta, denebilir ki, belki de en önemli sorun bu değil! Asıl sorun, bu tarz anlatılardaki çarpık tarih anlayışında diyerek en sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyebiliriz ama pek tabi iddia eden ispat ile yükümlü olduğundan, bu söylediğimizi biraz açmaya gayret edelim…

Esasında burada iki farklı tarih anlayışını karşı karşıya koyuyoruz: Kronolojik ve Diyalektik. Kapitalizmin her birimizin zihnine sokuşturduğu kronolojik tarih anlayışını nerede görsek tanırız; örneğin bizlere hiçbir şey anlatmayan ve ezberlememiz beklenen savaşların, antlaşmaların, doğumların, ölümlerin tarihi. Örnek olsun, Birinci Dünya Savaşı’nın 1914’te başladığını hepimiz biliriz de, neden 1863’te değil de 1914’te çıktığını öyle hemencecik söyleyemeyiz! İşte bu, tek başına bir veri olmaktan öteye gidemeyen ve tam da bu nedenle bilgi olmayan bir tanımdır, kurudur, gridir.

Bu tarih anlayışı, en başta kuşaklar arasındaki hiyerarşinin yaratılmasına zemin hazırlayan teorik arka planı oluşturmaktadır. Öyle ki, kronolojik tarih anlayışı, içerikten – özünde diyalektikten – yoksun olduğundan, ona her türlü anlamı ve içeriği, çok çeşitli biçimlerde yüklenmesine, hikâyeleştirmelere izin verir. Ve hatta, her zaman geçmişin bugünden daha sorunlu olduğuna –  ve olacağına – dair çarpık bir düşünce izleğinin zeminini de oluşturur zira hep ‘’ileri’’ gidildiği sanılan yerde, ‘’geri’’ olan daima geride bıraktığımızdır.

Oysa, gerçekten kronolojik olarak geride olan siyaseten ve ideolojik olarak da ‘’geri’’ midir? Yahut, kapitalizmin iddia ettiği gibi hep ileri gidiyor muyuz? Tarih, bu yolun yolcularının iddia ettiği gibi kuru mudur? Tüm bu sorulara yekten hayır cevabını vermemizde bir sakınca yok. Komünistlerin tarih kavrayışının gösterdikleri, diyalektik yöntemin bulguları, bu griliğin hükmünü sıfırlayacak kadar renklidir, ve sırf komünistler iddia ettiği için değil, hayatın kendisi o denli renkli olduğundan bu böyledir. Öte yandan, ‘’kestirmecilik’’ kimi zaman kullanışlı olsa da, tercih etmememiz gereken bir yöntem olduğundan bu söylediklerimizi açmak durumundayız.

Tam bu noktada, kronolojizmin karşısına koyduğumuz diyalektik yönteme dair birkaç şey söyleyebiliriz. Diyalektiğe dair yazıp, söylenebilecekler bu yazının sınırlarını fersah fersah aşar fakat öz olarak şunların altı çizilmelidir: Diyalektik yöntem, koşul analizi yapmayı gerektirir. Olayları, çok yönlü olarak analiz etmek ve girdiler arasında dolayım kurmak bu yöntemin temelini oluşturur. Bir olayın, birden çok sebebi ve tetikleyicisi, faili bulunabilir ve bütün bunlar, olayın kendi tarihselliği içinde anlamlıdır. Bu temelden yükselerek, diyalektik yöntem, tarihin ilerleme mantığını ve mekanizmasını açıklar. Her şeyden önce, insan, tarihin nesnesi değil, öznesidir; var olan her şeyi yapıp eden irade sahibi insandır.[i] Öyleyse, tarih, insanın yapıp ettiklerinin sonucunda ileri ya da geri gider; tarihin ileriliğini ya da geriliğini belirleyen şey, kronolojik bir ileri akış değil, insan eyleminin ta kendisidir. İnsan eyleminin genel niteliğini ise içinde bulunulan toplumsal koşullar belirler. Bu nedenle, tarihsel olarak ileriyi ve geriyi tayin ederken, toplumdaki bireylerin düşünsel ve maddi kapasitesini; yapıp edilebilirliğin ufkunu, yeteneklerinin ve edimlerinin sınırlarını belirleyen karmaşık ama enikonu düzenin kendisinde somutlanan toplumsal koşullara bakmak, bunları çözümlemek gerekir.[ii]

Komünist Manifesto’daki o çok bilindik ‘’Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir’’ çıkarımı, bu savı toparlayıp özetlemek açısından anlamlıdır: O sınıflar ki, mevcut toplumsal düzenin kendilerine tayin ettiği ufku ve sınırları kabul etmediklerinde, bir anlamda da koşullar sıkışıp ‘’gömlek dar gelmeye başladığında’’, o köhne düzeni yıkar ve yerine ‘’yeni’’ bir toplumsal düzeni koyarlar. Tarihin ileri ya da geri yönlü akışı, bu savaşımda ibrenin hangi sınıftan yana döndüğüne göre değişir. Eşyanın tabiatı gereği, ileriyi arama potansiyelini barındıran sınıf, ‘’kalıbına sığmayan’’ ise her zaman sömürüye tabi tutulan sınıftır. Sömürü ise belirli toplumsal süreçlerin var olmasını gerektiren, karmaşık bir ilişkiler ağına, bir yapıya işaret eder.[iii] Günümüzde sömürü ilişkilerini belirleyen bu yapı, kapitalizmdir.

Bütün bu anlatıdan farklı farklı pek çok sonuç çıkabilir ama ele aldığımız mesele itibariyle çıkarmamız gereken sonuç şudur: Kuşaklar, renklerini, olay ve olgularıyla dönemin iç atmosferinden ve insanlığın geçmişten sırtlanıp o kuşağın sırtına bıraktıklarının bir bütününden alırlar. Yoksa bir kuşağa ileriliği ve geriliği getiren şey, kronolojik olarak ileride ya da geride olmak değil, kendi döneminin özgünlüğü içinde siyaseten ne kadar ‘’ileride’’ ya da ‘’geride’’ olduğudur. Bu anlamda, kuşak farkı iki temel veri etrafında ele alınmalıdır: Dönemin koşulları ve kuşağın bu koşullara verdiği siyasal karşılık. Özetle, insanların da dönemlerin rengini yansıttığı gerçeğini yadsımayarak, konumuzun çelişkisinin, dönemin nesnelliği ve kuşağın öznelliği arasındaki çatışma olduğunu söyleyebiliriz.

1902 Doğumlular’ın Diyalektiği

Bu noktada, ilk bölümdeki açıklamalarımızı yaşamla somutlamak ve bir anlamda ‘’renklendirmek’’ için, başlığımızda da atıfta bulunduğumuz Alman yazar Ernst Glaeser’in 1902 Doğumlular (özgün adıyla ‘’Jahrgang 1902’’)isimli otobiyografik romanını merkeze alabiliriz. Hemen belirtelim; ilk defa 1928 yılında basılan 1902 Doğumlular, 1933 yılında Naziler tarafından toplatılıp yakılan kitaplardan.

Roman, Birinci Dünya Savaşı öngününün Almanyası’nda, ergenliğe henüz erişmiş bir kuşağın hikâyesini merkezine alır ve bunu, yine o kuşağın içinden bir gencin gözünden anlatır. Anlatıcımız E., arkadaşları Ferd, Leo ve August’un başından geçenler, Birinci Paylaşım Savaşı’nın eşiğinde bulunan Almanya’daki toplumsal kargaşa ortamında genç olmaya adım atmış bir kuşağın trajik öyküsünü çarpıcı bir biçimde ele alıyor. Savaş çığırtkanlığının ve savaşın kendisinin yarattığı yıkımın ölüm, yoksulluk, salgın hastalık, dışlanma gibi bir takım toplumsal sonuçlarını merkeze alan kitap, her iyi edebi eserde olduğu gibi döneminin koşullarını çok başarılı bir biçimde resmediyor. Bu anlamda, kısmen bir belgesel-roman olma niteliği de taşıdığını da ifade edebileceğimiz eser, ortaya koyduğu bu tarihsel panoramayla politik açıdan yoğun bir mesajı okurunun önüne koyuyor: Kapitalizm öldürür!

Kapitalizm öldürür… Burada bir parantez açma zorunluluğumuz doğuyor: Bundan önce hep dillendirdiğimiz ve bundan sonra da dillendirmeye devam edeceğimiz bu söz öbeğini, elbette ki sırf romantik olmak uğruna söylemiyoruz. Her ne kadar dolaylı yoldan doğru olsa da, en nihayetinde kapitalizm bir sistem ve kafamıza tabancayı dayayıp tetiğe basmıyor; tam aksine, bu sistem çok daha çeşitli ve karmaşık biçimlerde toplumları, insanlığı kırıma uğratıyor. Bu kırımın dinamiklerini ortadan kaldırma iddiasını taşıyorsak, onları çözümlememiz gerek. Tam da bu nedenle, girişte de ifade etmeye çalıştığımız gibi, tarihi kuru kronolojizmle okumayacaksak, bunu yapabilmemiz için diyalektik yönteme başvurmak zorundayız. Ancak bu yolla gelişmelerin ardındaki dinamikleri tam olarak kavrayabilir, yerine bir başkasını önerebiliriz. Dahası, yine değinmeye gayret ettiğimiz gibi, dönemleri belirleyen bu dinamiklerin çözümlenmesi, dönemin yaşam koşullarına göre şekillenen toplumların, insanların da anlaşılması demek. Bu anlamda, romanın merkezine aldığı dönemin koşullarını irdelemek, kitabın vermeye çalıştığı bu mesajı çözümlememize yardımcı olacaktır.

Öykümüz, Almanya’nın savaşa girip girmeyeceği tartışmalarının toplumda ayyuka çıktığı dönemdeki kafa karışıklığını gözler önüne sererek başlar. Aynı yıllarda, dünya genelinde işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak kendini dayatıyor oluşu, Almanya’da da kendini hissettirmekte ve siyaset rüzgârları soldan esmektedir. Öte yandan, bu yükselişi tam olarak durduramayacağını bilen Alman burjuvazisi, bir politik kopuşun önüne geçilmesinin yolunu, sert esen sosyalizm ve devrim rüzgârlarını ‘’yumuşatmakta’’ bulmuş ve on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren parlatmaya başladığı sosyal demokrat projeyi, yirminci yüzyılın başı itibariyle işçi sınıfı mücadelesinin dizginlenmesi adına bir araç haline getirmiştir. Keza 1914’e girilirken Alman Sosyal Demokrat Partisi (SDP) iktidardadır ve burjuva sınıfı yanlısı politikalarını dur durak bilmeden uygulamaktadır. Sermayenin Weimar Cumhuriyeti’nde serbestçe dolaşmasının önünü açacak adımların atılabilmesi için, sömürü düzeninin tüm siyasi ve örgütsel kurumlaşması SDP eliyle gerçekleştirilmektedir. Öte yandan, SDP, kendisini iktidara taşıyan işçi sınıfına göstermelik haklar tanımaktan öteye gitmemekte ve sosyalizmi varılmakta olan bir uzak hedef gibi tarifleyerek, sömürü düzeninin sürdürülmesinin önünü açmaktadır.

Evet, SDP’yi iktidara taşıyan işçi sınıfının ta kendisidir; Alman işçi sınıfı sosyalizmi arzulamaktadır. Öte yandan öncü partinin, reformizmle bağlarını kesin olarak koparmış, kayıtsız şartsız sosyalist devrim şiarının taşıyıcısı ve örgütleyicisi rolünü üstlenmesi gereken örgütün yokluğu, işçi sınıfı rüzgârlarının reformistlerce yumuşatılmasına ve enikonu burjuva sistemine istemeyerek de olsa yedeklenmesine zemin bırakmaktadır. Bahse konu dönemde, Lenin’in ‘’devrimin kartalı’’ olarak tarif ettiği Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in başını çektiği komünistler, SDP’nin içindeki sol kanadı teşkil etmekte ve SDP’yi sola çekme misyonuyla hareket etmektedirler. Ne var ki, tarihin tüm dünya komünistlerinin kolektif hafızasına acı bir biçimde kazıdığı gerçeklik, Alman komünistlerinin deneyimiyle ortaya çıkar: Reformizm, burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet eder, bu nedenle sola çekilemez. Elbette ki Alman komünistlerinin mücadeleleri ve toplumsal alanda yarattıkları etki, işçi sınıfının sosyalizm fikri etrafında bir araya gelmesini hızlandırmıştır; öte yandan teori, pratikle somutlanmadığı ölçüde boşa düşmeye mahkumdur. Alman komünistlerinin temel hatasının, reformizmle örgütsel bağları koparmaktaki gecikme olduğu söylenebilir, ve fakat bundan daha vahiminin düşünsel bağın koparılmasındaki gecikme olduğu ve birincisinin nedeninin ikincisi olduğunun altı çizilmelidir.

Birinci Paylaşım Savaşı’nın eşiğine gelindiğinde, SDP de dahil olmak üzere, Avrupa’nın güçlü sosyal demokrat partileri, burjuvazinin dünyayı sömürgeleştirme kavgasındaki sıkışmayı aşmak için emperyalizmin hiyerarşini yeniden tayin etme savaşına kredi vermeyi kabul eder. Savaş kararının toplumsal meşruiyetini sağlamak milliyetçi bir dili de beraberinde getirir; savaş kararının karşısında duranlar vatana ihanetle suçlanır ve toplumdan dışlanır. İşçi sınıfı içerisinde en güçlü özne olarak var olan SDP, işçileri de bu ‘’ulusal ortaklığın’’ bir parçası haline gelmeye çağırır ve ‘’ulusal çıkarlar’’, işçi sınıfının onurlu geleceğinin önüne geçirilir: İşçi sınıfı, sosyal demokrasi eliyle kendi mezar kazıcısı burjuvaziyle kol kola sokulmuştur. Artık sınıflar yok, Alman ulusu vardır… Arkası kan, yoksulluk, hastalık…

Belirtmeden geçmeyelim: Sosyal demokrasinin burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bu politik tutumun sonucunda çıkacak savaşın bedelini tüm uluslardan işçilerin ödeyeceğini, cephede ve cephe gerisinde kırıma uğrayanlar yine emekçiler olacağını haykıranlar yine komünistlerdir. Bu tabloya karşı Lenin’in tüm dünyanın işçilerine yaptığı ‘’silahları burjuvaziye çevirme’’ çağrısı politik olarak bir ayrımı da ortaya koyar: Sosyal-demokrat reformizmle, sosyalist devrimcilik kesin olarak bağlarını koparmalıdır!

1902 Doğumlular: Kapitalizm Öldürür!

İşte, 1902 Doğumlular, bir kuşak olarak dönemin iç gerilimleriyle yoğrulurlar ve bütün bu çatışmaların göbeğinde, ‘’büyümenin’’ sancılarını da yaşamaktadırlar. Esasında, gençlik, bir ‘’yaşamı tanıma dönemi’’ olarak adlandırılacak olursa, 1902 Doğumlular yaşamı tanımadan içine düşen bir kuşağın hikayesini anlatır. 1902 Doğumlular yaşamı tanıyamazlar zira zor yıllarda hayata tutunma mücadelesi birçok başka şeyin önüne geçmektedir. Kitabın izleğinin çeşitli uğraklarında, karakterlerimizin başına gelenler, onları bu noktaya iter. Örneğin dışlanma ve politik ayrım teması Ferd’in babasının siyasi görüşleri nedeniyle başına gelenler üzerinden takip edilebilirken, Leo’nun genç yaşta vereme yakalanması, savaşın yarattığı toplumsal buhranın bir başka yüzüne dair ipuçları sunmaktadır. Gençlik işte böyle ‘’boyundan büyük işlere’’ soyundurulurken, tarih onları daha hızlı büyümeye zorluyordur. Bu yanıyla genç olmanın getirdiği birçok heyecan ve ihtirasın bir kenara atıldığı, gençlerin belki de hayatlarının son yıllarını yaşayanlar gibi davranmaya zorlandığı bir dönemden söz ediyoruz… Haliyle, bütün bunlarla boğuşuyor olmak, gençliği ve onun tüm ihtiraslarını alır götürür…

Yaşam mücadelesinin ana belirleyen haline geldiği bir ortamda, okumanın ve öğrenmenin anlamsızlaştığı bir noktaya gelir 1902 Doğumlular. Anlatıcımızın gündelik yaşamla, okulda öğretilenler arasındaki açıya anlam veremediği satırlar, esasında öğrenme çabasının yokluğu üzerinden genç olmanın erozyonuna işaret eder. Ortada ölüm kadar güçlü bir öğretici varken ve onun soğuk yüzü en gerçek bir biçimde suratlara çarpılıyorken, ve üstelik okullarda ölmenin onurundan yahut sokakta yaşananın dışında bir başka soyut gerçeklik tarifi yapılıyorken, bu heyecansızlık anlam verilemez değildir.

Bir başkası, Glaeser’in merkezine aldığı ve yarı-ana tema olarak işlediğini belirtebileceğimiz cinsellik ve cinselliğin keşfi, hayata tutunmaya çalışan gençliğin, ikinci plana attığı bir olgu olarak karşımıza çıkar. Romanın sonuna kadar birçok kez cinsellik deneyimi ikinci plana itilir, yahut itilmek durumunda kalır. Sevginin değil ölümün egemen olduğu bir dünyada, aşkın filizlenebilmesi, hele ki onu henüz hiç yaşamamış gençler için zorlayıcı, ve fakat, belki olması gerektiğinin tersine, birçok şeyden önde ya da hayati değildir, olamamaktadır.

Velhasılı, kapitalizm gençliği hem cephede, hem de cephe gerisinde öldürmektedir. Emperyalist paylaşım savaşı, gençliğin baharının ortasına bir ağır mermi gibi düşmüş ve etrafı tarumar etmiştir. Artık ne yaşanılacak bir gençlik vardır ortada, ne de onun ilk heyecanları… Hayatta kalmak mücadelesinin o en ağır yükü, henüz olgunlaşmamışların omuzlarına binivermiştir ve tarih, onlara fikirlerini sormamıştır. Fikirlerini sormamıştır ama yazının başında da ifade etmeye çalıştığımız gibi, tarih, onu ittirdiğimiz kadarıyla tarihtir. Nesnellik, öznellikle değiştirilebilir; kara bulutlar mücadeleyle dağıtılabilir. Fakat, diyalektik işlemekte, iyiden yana olanların bıraktığı boşluğa kapitalizm dolmaktadır. Bu nedenle, tarih, sadece kapitalizmin vahşiliğinin tarihi değildir, ona boşluk tanımanın öldürücülüğünün de tarihidir. 1902 Doğumlular, sadece kapitalistlerin değil, ona boyun eğenlerin, ondan medet umanların da ceremesini çekmiştir.

Tarih, insanın yapıp ettiklerinin tarihidir dedik ve tam da bu nedenle, iradeden soyutlanamaz, insansızlaştırılamaz dedik. Dolayısıyla insan olduğu sürece umut da her zaman var olacaktır. Ahmed Arif’in de söylediği gibi, ‘’döğüşenler de var(dır) bu havalarda’’ ve Almanya’daki yaşıtlarının çektiği zulmün hesabını, aynı yıllarda Rusya’nın 1902’lileri, Rus burjuvazisinin özelinde tüm dünyanın burjuvazisine sormaktadır. İddiaya ispat gerek ise, Almanya’nın ve Rusya’nın 1917’sinin farklılığına bakmak yetecektir. Bir yanda Alman halkı, kendi burjuvazisinin giriştiği kavganın bedelini ödemekteyken, aynı anda Rus proletaryası hesap sormaktadır.

Özcesi, her 1902’linin kaderi aynı değildir! Tarih, dövüşenle dövüşmeyeni ayırt etmekte hiç zorlanmaz.

Sonuç Yerine yahut 1992 Doğumlular: Kapitalizm Öldürür… Her Zaman!

Yazının en başında tarihin sistematiğinden söz ettik. Tarihin insan eyleminin sonucunda ortaya çıktığını ve eylemin içeriğinin, tarihin kendisini değiştirebileceğini söyledik. Buradan hareketle, siyasal olarak ilerinin, kronolojik olarak ileride olan olduğunu söylememizin mümkün olmadığının altını bir defa daha çizelim. Bunu savımızı daha da somutlayabilmek için, bir tarihsel kıyaslama yapma yoluna gidilebilir.

Örneğin, 1902’lilerden doksan sene sonra doğmuş olan 1992’liler için de durum pek farklı değildir. Pek farklı değildir zira doksanlı yılların hemen başında reel sosyalizmin gardı düşmüş, emperyalizm, sosyalizmi bir süreliğine alt etmiştir; kapitalizm kendini yeniden organize etmektedir. Bu dönemde dünyaya ‘’barış ve demokrasi’’ vaatleri dağıtan kapitalizmin özünün ne olduğunu görmek için çok fazla beklememiz gerekmedi. Dünya temellerinden sarsılıp, sosyalizm çözülürken, dünya kanlı bir kavganın içine itildi. Bize ait olan her şeyi satmak iddiasıyla ortaya çıkartılan neo-liberal projenin sonuçları hızla kendini göstermiştir: Halkları eşitlik temelinde, kardeşçe bir arada tutan o ‘’tutkal’’ aradan çıkınca, Yugoslavya’nın bir mezbahaya dönüşmesi uzun sürmedi. Sosyalizm ayaktayken adım atmanın çok da kolay olmadığı, yüzünü sola dönmüş ilerici iktidarların bulunduğu Orta Doğu coğrafyası, keza aynı yıllarda kaynamaya yüz tuttu. ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgalini, 2011 yılından başlayarak bir emperyalist restorasyon projesine evriltilen Arap ‘’Baharı’’ süreci izledi. 2008 Krizi’nin yarattığı toplumsal buhranın etkileri hala sürmektedir. En son, koronavirüs… Halka ait olan her şeyin satılmasının, toplumcu sağlık anlayışının reddedilmesinin sonuçlarını, salgın hastalıklarla boğuşarak bize ödeten yine neo-liberal kapitalizmdir.

O halde soru açık: 1902 doğumluların başına gelenlerle, 1992 doğumlularının başına gelenlerin aynı olması basit bir tesadüf müdür? Cevabını da vermek zorundayız: Tarihin ileri akışının önü kesilmiştir ve 1902 doğumlularla 1992 doğumluların kaderi aynılaşmış, kesişmiştir. 1902’lilere gençliğini çalan Birinci Paylaşım Savaşı’nın ve 2020 yılında 1992 doğumluları eve kapatan şey aynıdır. Unutulmamak zorunda olan, her ikisinin de müsebbibinin sırtımızdan atmak zorunda olduğumuz kapitalizm olduğu gerçeğidir. Kapitalizm ortadan kalkmadığı müddetçe, eğer dünya hala kapitalizm eliyle yok edilmediyse, 2082’lilerin de benzer bir akıbetle karşılaşacağını söylemek durumundayız!

Öte yandan bekleyecek vaktimiz yok. Öyle görünüyor ki beklemeyeceğiz de! Kapitalizm, uzatmaları oynadığı ömrünü tamamlamaktadır. İnsanlığa ölümden başka bir şey sunamayan bu köhne düzeni sırtımızdan atmanın, eşit ve özgür bir hayatı kurmanın zamanıdır. Kollar sıvalıdır. Eski ölürken, yeninin doğumunu kolaylaştırma işi başkalarından beklenemez; tüm insanlık birbirinin kaderi için kenetlenmelidir. Tarihin motorunun ileri gitmesi isteniyorsa, o kollara asılmak sorumluluğu sadece ona ya da buna değil, hepimize aittir.

İnsan varsa, umut vardır dedik. Önceki kuşakların yorgunlarının, mücadele düşkünlerinin, mücadele kırıcılarının her türlü boşboğazlığına rağmen, Parti’sinde örgütlenen komünist gençler mücadeleyi ve o nispette kendi kaderlerini sırtlanmışlardır. Bugün komünist gençlik, 2022’lilerin 1902’lilerle ve 1992’liler aynı kaderi paylaşmaması için, kalan ömrünü insanca yaşayabilmek kendi kaderini eline almıştır ve daha fazlasının bu iradeyi sahiplenmesini örgütlemektedir. Öte yandan, aynı gençlik 1902’lilerin (ve başkalarının da) annelerinin ve babalarının düştüğü reformizm tuzağına düşmemektedir, bu düzenden umudunu tamamen ve sonsuza kadar kesmiştir.

Tam da bu nedenle, aynı yüz yıl önce Lenin’in haykırdığı gibi haykırmanın tam zamanıdır: Buz kırılmış, yol açılmıştır! Bu nedenle, şimdi sosyalizmi kurmak misyonu, her şeyden daha gerçek, her zamandan daha yakındır. Gençlik bu misyonu üstlenmeye hazırlanmalı, umudu örgütlemeyi hızlandırmalıdır.

Sonrası mı? Sonrası Nâzım’ın söylediği gibi…

“O, komünizm gibi

ülkesinin çoktandır yol aldığı;

ve komünizm

sonsuz hayattır,

sonsuz gençliktir,

sonsuz bahardır.”

N. Ege Keklik


[i] Kapitalizm, tam tersini söylüyor: Kapitalizmin ‘’kronolojizmi’’, tarihi insansızlaştırma girişiminden başka bir şey değildir.

[ii] Geçerken belirtelim: Tam da bu nedenle ileriyi ararken kronolojizme düşmemek kadar önemli olan bir şey de, bireyin bilincinden yaşanacak bir değişmeyi değil, toplumun siyasal olarak köhnemiş olandan siyasal olarak kopuşunu anlamalıyız.

[iii] Aslında birbirinden ayrı olmayan ama metodolojik bir inceleme yapabilmek maksadıyla ayırdığımız ve o çok sık kullandığımız yapı (üretim ve bölüşüm ilişkileri) ve üstyapı (yapı’nın toplumsal ‘’aygıtları’’: hukuk, sanat, siyaset vb.)