2016’dan 2021’e Boğaziçi’nde Kayyumluk Savaşımları

“BOĞAZİÇİLİ” HİSSETMEM NEDEN DÖRT BUÇUK YIL ALDI?

“Ortada bir süreç var ve biz üniversite bileşenleri buna müdahale edemedikçe kaptan kamarasında bir ilahiyatçının değil de mühendisin oturması rotayı değiştirmedi, değiştirmeyecek.”

2016 güz döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nde bir yüksek lisans programına başladım. Bir yıl içinde yazmaya başlayacağım tezin konusu ne kadar belirsizse birkaç aydır OHAL altında yönetilen ülkemin geleceği de en az o kadar belirsiz görünüyordu. Bu belirsizlik hâli yeni okulumun geleceğini de belirlemişti. Ezici çoğunluğun seçtiği rektör adayı uzun süredir görevine atanmamıştı.

Derken birkaç aya kalmadan demokrasimiz belirsizliklerin üstünden gelmek için benzersiz bir formül buluverdi: KAYYUM! Her tıkanıklığı gideren bir zehir, her kilidi açan bir anahtar…

O dönem katıldığım eylemlerde yabancılık çektiğimi hatırlıyorum. Apolitik bulduğum sloganlara var gücümle eşlik edemiyordum, önceki rektörü cömertçe övemiyordum, Boğaziçi’nin herkesin yerli yersiz vurguladığı kadar özel ve güzel olduğunu düşünmüyordum. Benim için bunlar alışamadığım Anglo-Sakson eğitimin pusulasızlığının yarattığı komplikasyonlardan ibaretti. Boğaziçi’ni savunuyordum savunmasına ama bir türlü “Boğaziçili” olamıyordum.

Boğaziçi bir önceki kayyum atamasına fazla direnemedi. İnsan belleği gerçekten seçici. 2016 direnişinin sessiz yenilgisini artık o günleri yaşayanlar bile pek hatırlamıyor. Siyasetin kenarından dolanmaya özen gösteren söylem okulun dışına pek yayılamamış ve bütün yatırımını tek bir kişiye yapan strateji tek bir haberle boşa düşüvermişti. Rektörlük seçimleri artık göstermelik bile olsa yapılmayacaktı. Üstelik ceza yalnızca Boğaziçi’ne değil bütün üniversitelere kesilmişti.

KAYYUMDAN KAYYUMA BİR YOL VAR

Bundan önceki kayyumun görevine hızlı başladığını hatırlıyorum. Ufak bir haber taraması yardımıyla yaşananları gözümün önünden geçirdiğimde ister istemez tüylerim ürperiyor. Kasım 2016’da Hisarüstü’nde polis yığınağı… Aralık’ta iptal edilen bir konferans, gerici basında çıkan “Kilyos’ta fuhuş ve kumar” iftiraları ve Kuzey Kampüs’te Halep’teki cihatçılara sahip çıkanların namazlı gövde gösterisi… Ocak 2017’de okulun en büyük salonunun “şeyh” sıfatlı birine tahsis edilmesi, üniversite çalışanları için servis kullanımının ücretlendirilmesi ve yemekhane zammı… Şubat’ta iki öğretim üyesinin sözleşmesinin iptali, taşeron işçilerin işsiz bırakılması ve bir hükümet yetkilisinin okulda kitap tanıtım şovu… Mayıs’ta çanta aramaları, Temmuz’da sivil polis provokasyonları ve 15 Temmuz 2017’de “Kayyumluk” binasında yapılan Kuran’lı tören… Bir yandan geometrik bir seyir izleyen yemekhane zamları… Ve tabii Mart 2018’deki meşhur lokum dağıtma provokasyonu…

“Ne yani, Marmara İlahiyat’tan birini mi atasalardı?” Boğaziçi camiası bir önceki kayyuma kendini böyle alıştırmıştı. Şimdi yukarda çizdiğim manzaraya bakınca ben bugünkü kayyuma bir gecede varmadığımız sonucunu çıkarıyorum. Ortada bir süreç var ve biz üniversite bileşenleri buna müdahale edemedikçe kaptan kamarasında bir ilahiyatçının değil de mühendisin oturması rotayı değiştirmedi, değiştirmeyecek.

ÜNİVERSİTELER KİMİN?

“Üniversiteler bizimdir” sloganının son derece haklı bir siyasal iddiayı yansıttığını düşünüyorum. Üniversiteler illa ki birilerine ait olacaksa topluma; en çok da orada okuyan, çalışan ve oradan mezun olan insanlara ait olmalı. Oysa işin aslına bakacak olursak üniversite bileşenlerinin örgütlülüğünün düzenin örgütlülüğünün yanında çok zayıf kaldığını yadsıyamayız. Bugünkü durumu en iyi özetleyenin MSGSÜ’nün eski rektörü olduğunu sanıyorum. Bundan sekiz yıl önce şöyle söylemişti; “Bu zamanda hangi rektör var ki AKP’nin adamı olmasın!”

Sahiden, sermayeyle tepeden tırnağa bütünleşmiş ve iktidar tarafından serbestçe biçimlendirilen bir kurum olarak bugünün üniversitesinden beklentilerimizin sınırları nerededir? Sonuna dek bilimden ve öğrenciden yana olduğuna inandığımız, içinde bulunduğu çevreye ve kuruma sonuna dek saygılı olduğunu varsaydığımız bir profesör bir biçimde rektörlük koltuğuna otursa elinden en fazla ne gelecektir?

Her neyse, enseyi karartmanın âlemi yok. Üniversitelerin daha demokratik bir yapıya kavuşmasının, üniversiteyle ilgili karar süreçlerinin bütün bileşenlerin katılımıyla alınmasının yalnızca tek bir ölçütü olduğunu düşünüyorum, o da örgütlülük. Hocaların, öğrencilerin, çalışanların, mezunların birlikte hareket etme yeteneğinin olduğu ve bu yeteneğin siyaseten ve hukuken tanındığı bir üniversitede okumak isterdim… 

Müjdemi isterim! Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan son kayyumun gelişi karar vericilerin muhtemelen beklemediği bir sonuca neden oldu. Bugün bu yeteneği günün birinde kazanabileceğimiz yönündeki umutlar belki hiç olmadığı kadar artmış durumda. Evet, daha yolun çok başındayız ama artık elimizde üç ayı aşkın bir süredir devam eden bir deneyim var.

DİREN BOĞAZİÇİ!

Boğaziçi direnişinin tetiklediği en önemli tartışma başlıklarından biri “Nasıl bir üniversite?” Bu soruya yanıt olarak anılan birçok sıfat var: Özerk, özgür, demokratik, katılımcı vs. Açıkçası benim gönlüm “toplumcu” üniversiteden yana ama bunun tam olarak ne demek olduğunu burada birkaç sözcüğe sığdırabileceğime inanmıyorum. Ne olursa olsun, bu sorular üstüne kafa yoruyor olmamız aylara yayılan bu uzunca direnişin şimdiden elde ettiği kazanımlardan biri olarak cebe konsun.

Boğaziçi’nde sona eren rektörlük seçimlerinin günün birinde yine Boğaziçi’nde dirileceğine inanıyorum. Bu konuda ODTÜ’yle Boğaziçi arasında tatlı bir rekabet olursa da hayır demem tabii… Nasıl olursa olsun, Türkiye’de yapılacak yeni bir üniversite düzenlemesinde bu direnişin mutlak izi olacak.

Son bir ek yapmadan rahat edemeyeceğim. Biliyorum, mesele yalnızca direnmek olamaz. Kurmak ve yapmak varken “direnmek” tepkisel ve zayıf kalıyor. Olsun, ben bardağın dolu yarısını görmekten yanayım. Bugün direnenler kim olursa olsun, bu kadar gündemin içinde yarının yapıcılarına umut oluyorlar.

Bir zamanlar apolitizmin kalesi olarak gördüğüm okulum -dile kolay, 100 günü devirdi- canla başla direniyor! Kayyumların gitmesi yakın mıdır bilmiyorum ama artık Güney Meydan’da gezinirken farklı bir gözle bakıyorum o görkemli taş binalara. Arkadaşlarımın gözündeki parıltıyı artık daha iyi anlıyorum. Dimdik duran hocalarımı alkışlarken dudaklarımı ısırarak geçiriyorum içimden,

DİREN BOĞAZİÇİ!

İbrahim Can Usta – Boğaziçi Üniversitesi Doktora Öğrencisi