21. Yüzyılda Genç Olmak Ne Demek?| 21. Yüzyılı Biz Değiştireceğiz!

21. Yüzyılda Genç Olmak Ne Demek?

İstatistiklere göre bugün dünya nüfusunun neredeyse yarısını gençler ve çocuklar oluşturuyor. En zengin 26 kişinin mal varlığının 3,.8 milyar insanınkine eşit olduğu, toplam nüfusun yüzde birinin geri kalan yüzde doksan dokuzla aynı “değerde” olduğu dünya nüfusunu…

Bugün dünyaya baktığımızda gözünü kâr hırsı bürümüş zenginlerin paylaşamadığı kaynaklar için yoksulların öldüğü savaşlar veya terör saldırılarını, kuralsız biçimde artan çalışma saatlerini, sayısız işçinin iş yerlerinde hayatını kaybettiğini, iş yerlerinde ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olmayan emekçilerinse uyuşturucu veya sakinleştirici ilaçlarla bağımlı bir hayata mahkûm edildiği bir tablo görüyoruz. Kadın cinayetleri, çevre felaketleri, çocuk tecavüzleri dünyanın her yerinde muazzam artış gösteriyor.

Bizler, bu yüzyılın gençleriyse, bu karanlığın ortasında lise veya üniversitelerimizi bitirmek, güvencesiz çalışma koşullarıyla geleceğimizi ellerimize almak için mücadele ediyoruz. Sahi, daha ömrünün ortasına ulaşamamış insanlar her gün telefonlarından okudukları haberlere rağmen hayatlarını nasıl sürdürüyor? Zaten gerçeklikten, siyasetten, hatta ne yazık ki, yaşamdan kaçma eğilimi bu tablonun kötülüğünden kaynaklanmıyor mu? Her gün bir yandan en yakıcı gerçeklerini yüzümüze çarpan düzen olan biteni bu kadar açık ortaya koyarken bir yandan da yıkılması gerektiğini ve yıkılabileceğini nasıl bu kadar ustalıkla saklayabiliyor?

Kapitalizmin Yıkılması İmkansız mı?

Tarihe baktığımızda üretimin gelişmesi ve karmaşıklaşmasının siyasi iktidarı da yeryüzüne doğru yaklaştırdığını görürüz. Dokunulamaz veya devrilemez olanlar, toplumun daha geniş kesimleri üretime dahil oldukça ve üretme kabiliyetini artırdıkça dokunulmazlığını kaybetmiş, devasa surların arkasındaki saraylar yahut şatolar emekçiler tarafından tarih müzelerine dönüştürülmüştür. Bugünse öyle surların arkasında falan değil tamamıyla gözlerimizin önünde, televizyonda, sosyal medyada hatta pahalı bir AVM’de karşımıza çıkan sömürü düzeninin temsilcileri, kendilerinin en az kudretlerini göklerden aldığına inananlar kadar erişilmez ve dokunulamaz olduklarını iddia ediyor. İddia o ki, artık adaletsizliğin ve sömürünün devranı dönemez, bu düzen değişemez ve bu çarkı tersine döndürmeye çalışanlar da hayal etmekten ötesine gidemez.

Ancak gördüğümüz resim açık, kapitalizmin bugün gençleri kontrol edebilmek için tutunduğu tek dal bu düzenin değişemez olduğu iddiası. Hele de Türkiye’de… Daha çocuk yaşlarında işyerlerinde hak ettikleri maaşları “zorunlu staj” adı altında ödenmeyen meslek liselilere başka ne anlatabilirler? Anadolu lisesi veya imam hatip öğrencileri “Şimdiki maymunlar neden insan olmuyor? ” diyen bir akılla teslim alınabilir mi? En yüksek puanlısından en düşüğüne, bütün üniversitelilerin gelecek kaygısı yaşadığı bugünlerde, mezun olur olmaz işsizlikle baş başa kalan üniversitelilere “kariyer sırları” veren patronlara kim inanacak? Kapitalizm değil geleceği, kurmuş olduğu düzenin bugün neden ayakta kalması gerektiğini dahi anlatamayacak durumda. Zaten çevremize baktığımızda da bunu görmüyor muyuz? Sınavlardan, stajlardan başını kaldıramayan bizler, henüz mezun bile olmamışken mesleklerimizi icra edemeyeceğimizin farkına varıyoruz, o kadar farkına varıyoruz ki, bir çoğumuz ya bölümleriyle alakasız alanlara sırf iş bulabilmek için giriyor ya da iş hayatına dahil olmayı geciktirmek için mezun olmamaya çaba sarf ediyor! İşte tam da bu sebeple anlatılan şey yalnızca düzenin “dokunulamaz” olduğudur, gençlik tam da bu yüzden, bugün düzenin ürettiği kirli siyaset yüzünden hem akli hem de maddi bir saldırı altında.

Kapitalizmin egemen olduğu dünyada geleceklerine ümitle bakamayan, etrafını anlamlandırmaya başladıkları andan itibaren baskıyla, cinsiyet eşitsizliğiyle, dinci gerici dogmalarla karşı karşıya kalan gençler, içinde bulundukları saldırı sebebiyle kendi geleceklerini ellerine almayı ve yaşadıkları geleceksizliğe örgütlü biçimde müdahale etmeyi hâlâ gerçekçi bulmuyor. Kapitalizm gençleri yaşamak için erken yaşta çalışmaya mahkûm  ederken, emek süreçlerinde sınıfsal bir taraflaşmanın önüne geçmek için tüm ideolojik mekanizmalarını kullanıyor. Örneğin üniversiteye girdiği andan itibaren devlete borçlanmaya başlayan öğrenciler bir yandan da yarı zamanlı işlerde çalışmak zorunda kalarak şimdiden emekçi sınıfın bir parçası oluyor. Ancak bu işlerin hızlı sirkülasyonu güvencesizliği yahut sabah okullarına gittiklerinde kariyer kulüplerinde anlatılan başarı hikayeleri, gençlerin yaşadıkları bu dönemin geçici olduğuna dönük bir izlenim yaratıyor. Hâlbuki mezuniyete yaklaştıkça ortaya çıkan işsizlik, uzun dönem staj adı altında sömürü gibi gerçeklikler birden ciddi bir umutsuzluğa, daha 20’li yaşların başındaki arkadaşlarımızdan “Böyle gelmiş böyle gider” benzeri cümleler duymamıza sebep oluyor.

Gençliğe Vadedilen “Sahte Özgürlükler”

Gençler, siyasetle bağ kuramadıkları için çözüm olarak ya olmayacak hayallere kapılarak bir şekilde yurtdışına kapağı atmaya çalışıyor, ya da bu ihtimalin imkânsızlığının farkına vararak uyuşturucu maddelere veya bağımlılığa yöneliyor. Gençliğin aklına dönük bahsettiğimiz saldırı tam da burada devreye giriyor. Sömürü süreçlerinin hiçbirine anlamlı bir itiraz yükseltmeyen liberal muhaliflerimiz, düzenin işine en çok yarayan başlıklardan biri olan uyuşturucunun meşrulaşmasında birden peydah olup “özgürlük neferi” kesiliyor. Gençlerin yaşamlarıyla ve yaşadıkları toplumla sağlıklı bir bağ kuramadığı için etkisine girdiği her türlü bağımlılık, temelsiz bir özgürlük tartışmasına meze ediliyor. Daha lise çağlarında Netflix dizilerinden bu düzene mahkûm olmaktan başka çaremiz olmadığını anlatan ama isyan eden esrarkeş müzisyenlere kadar sahte bir “özgürlükçülük” ve “muhaliflik” ile dinci gerici dogmaların iki ucunda salınarak; anlamlı, değiştirebileceğinin ve müdahale edebileceğinin farkında bir özne olmak için gerekli enstrümanlardan bilinçli şekilde mahrum bırakılan genç bireyler, bir hayat pratiği olarak yalnızlığa ve bireyciliğe doğru itiliyor. Toplumla, toplumsal süreçlerle bağı kurulamayan problemler sadece ortak dertlerde buluşabilen milyonlarca genç yaratıyor. Kapitalizm, özgürlük kavramının gerçek anlamını özgürleşmiş milyonların kuracağı sosyalist bir dünya mücadelesinde bulacağını bildiği için bu saldırıları sürdürüyor ve önemsiyor.

Geçtiğimiz yüzyılda sosyalist ülkelerle verdiği ideolojik kavga esnasında, “özgürlükler cenneti” vadeden emperyalizm bugün bırakın cenneti, yaşamayı dahi sağlayamadığının açıkça farkında. Sadece memleketimizde değil, dünyanın geri kalanında da arkasında bir enkaz bırakan sömürü düzeni yetmezmiş gibi çukuru daha derine kazma konusunda ilerliyor. Liberal demokrasinin beşiği olan emperyalizmin başat ülkeleri düz dünyaya inananlara, ırkçılara, gericilere; Erdoğanlara, Trumplara ve Boris Johnsonlara emanet. Çünkü patronlar, dünya tarihin en derin ekonomik krizlerinin birinden sıyrılıp diğerine doğru sürüklenirken kârlarına başka türlü kâr katamayacaklarının farkında. Akla, bilime ve mantığa yer olmayan bu sömürü düzeninde orta çağ zihniyetine değil de neye sarılacaklar?

Karanlığı Yıkacak Olan Bizleriz!

Geçmişte bu zinciri kıran hep örgütlü mücadele ve siyaset oldu. İnanmayanlar, ikna edilemeyenler ayağa kalktı ve tarihi geçmiş düzenleri tozlu raflara kaldırdı. Bu kadar kuşatmaya rağmen bugün de üniversitelilerin, liselilerin veya genç işçilerin çeşitli biçimlerde siyasete katılması tam da bu yüzden. Elbette bireyciliğin getirdiği tahribatlarla birlikte. Örneğin dünyanın her yanında yaşanabilecek bir çevre için sokaklara dökülen on binlerce genç, siyasetin göz ardı edilemeyecek bir parçası. Yahut Türkiye’de sermaye dinci gericiliği yönetim aracı olarak seçerken “Karanlığa meydan okuyoruz” diyen liseliler, gericileşme yüzünden yaşamları her an tehdit altında olmasına rağmen mücadele etmeye devam eden genç kadınlar… Egemenlerin bir yandan hep “iyi polis”i oynamak için çaba sarf ediyor olmalarının, rezaletinin örtülebilecek bir yanı kalmayan kapitalizmin, sorunları bu denli karmaşık göstermeye çalışmasının sebebi de bu. Birbirlerinden ayrı, alakasız, sorunun kökenine değil sonuçlarına veya geçici kazanımlarına odaklanılan bir mücadele tarzı tam da gençliğin benimsemesini istedikleri yöntem.  Hâlbuki açık olan, her taraftan su almakta olan bu korsan gemisinin kendisini sömürü mekanizmaları yüzünden insanlıkla birlikte batırıyor olmasıdır.

Bundan 171 yıl evvel yayımlanan Komünist Parti Manifestosu’nda, batışa karşı yapılması gereken, yine görece genç denilecek yazarları tarafından tarihte belki de ilk defa bu biçimde açıkça ifade edildi “Özel mülkiyeti kaldırmak istediğimiz için dehşete düşüyorsunuz(…) Kuşkusuz, tam da bunu istiyoruz!” diyordu Marx ve Engels. Sorunun kökeni, işçi sınıfının tarihsel öncüleri tarafından tam da olması gerektiği gibi saptanmıştı. İnsanın insanı sömürmesinin üzerine kurulu olan düzen ancak eşitliğin önünde engel olan mekanizmalar kaldırıldığında aşılabilecekti. Türkiye Komünist Gençliği de işte bu niyetle #Buradayız diyor; köhnemiş olanı yıkmak, ellerimizle ve aklımızla sosyalizmi inşa etmek için…