21. yüzyılı genç ve inatçı işçiler belirleyecek

Türkiye’de genç işsizlik pandemiyle birlikte rekor seviyeye ulaştı. Hem üniversite mezunları hem de lise mezunları için oranlar korkutucu derecede yüksek. Ancak bir yandan da meslek liseleri, patronlar için ucuz işgücü deposu olmaya devam ediyor; göçmen işçilerin azımsanamayacak bir kısmı çocuk yaşta. Yani düzen, çalışmaması gerekenleri çok düşük ücretlerle ve riske atarak çalıştırmakta, iş arayanları ise evlere tıkmakta. Bunun gençlik üzerinde yarattığı baskı ve politizasyonsa birlikte tartışılmak zorunda. Gamze Yücesan Özdemir ile hem genç işçiliği ve işsizliği, hem de durumun ideolojik yansımalarını konuştuk.

İlk sorumuz, ‘’bilançoyu netleştirmek’’ maksadını taşıyor: Bir yanda büyük bir genç işsizlik, bir yanda her iş kolunda amansız bir sömürü çarkı… Bugün Türkiye’de emek süreçlerine dahil olmuş ve olamamış bir bütün olarak gençliğin ‘’hal-i pürmelali’’ hakkında neler söyleyebiliriz? O fotoğrafa, işçi sınıfımızın genç yanına bütünüyle baktığımızda ne görüyoruz?

İşçi sınıfının genç yanına bakınca neler görüyoruz? Eğitim imkanlarına ulaşmak çoğu genç için artık oldukça zor. Üniversiteye gidebilenleri ise büyük bir işsizlik bekliyor. İş bulabilenler ise sermayeye ve ağır çalışma koşullarına teslim oluyor. Eğitimi erken yaşta bırakanlar ve kentlerde çalışmaya başlayanlar var. Tersanelerdeki, madenlerdeki gençler iş cinayetleriyle karşı karşıyalar. Mevsimlik tarım işçisi olduğu için okula hiç gitmemiş ya da okulu terk etmek zorunda kalmış olanlar da var.

Resmin geneline baktığımızda Türkiye’de gençlik emek piyasasında bir yanda güvencesizlik diğer yanda ise geleceksizlik baskısı altındadır. Gençlik, güvencesizliği çok çeşitli boyutlarda deneyimliyor: istihdam güvencesizliği, sosyal güvencesizlik, gelir güvencesizliği, sendikal güvencesizlik. 

Türkiye’de eğitimli gençlerin karşı karşıya olduğu en acımasız tehdit ise kuşkusuz işsizliktir. İşsizliği yalnızca üretimde kullanılabilir bir üretim kaynağının atıl kalması olarak değil, emek gücüne sahip olanın toplumun dışına atılması olarak düşünmek gerekir. Son yılların iktisat disiplininde ve dolayısıyla politikacıların da söyleminde yer alan beşeri sermaye kuramı gençler için hiçbir şey ifade etmiyor. Beşeri sermaye kuramına göre, nasıl sermayedar ekipmanına, makinesine ve binasına üretkenlikleri artsın diye yatırım yapmakta ise, işçi de kendi üretkenliği artsın diye kendi sermayesine yatırım yapmalıdır. Yapacağı bu yatırım, işsiz kalma riskini en düşük seviyeye indirecektir. İşçi açısından sermayesine yatırım yapmasının en bilindik yolu ise eğitimdir. TÜİK’in son verileri, beşeri sermaye kuramını tümüyle reddediyor. Diğer bir deyişle, eğitim işsiz kalma konusunda bir korunak olma boyutunu tümüyle kaybediyor. 

2014 yılında yayımlanan “İnatçı Köstebek” kitabınızda metropolde öğrenci-işçiliği  ve taşrada emek süreçlerine katılımı tarif ederken “kadere kırk beş gitmek” deyimini kullanıyorsunuz. Gençlik niçin “kadere kırk beş gidiyor” bu belirsizliğin ve geleceksizliğin arkasında nasıl bir mekanizma işliyor? 

“Kadere kırk beş gitmek”, sevgili Orhan Kemal’in kaleminden. Orhan Kemal, burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur, der. Ve onun insanları da çoğu zaman kadere kırk beş giderler. Çok bir şey bilmeden, çok bir şey beklemeden belirsizliğe doğru giderler.

Son yıllarda, “bir işe sahip olmak”, “bir işte çalışmak”, “hayatını o iş etrafında tanımlamak ve örgütlemek” gibi hususların ifade ettikleri önemli ölçüde farklılaştı. Gençler piyasanın insafsız şiddeti altında, iş ve işsizlik arasında salınıyorlar. Diğer bir deyişle, işsizlik ve istihdam iki ayrı varoluş değildir. Kadere kırk beş gidilen yerde işsizlik istihdama, istihdam işsizliğe dönüşebilir her an. 

Bütün bunların yanında, gençler bir yandan da büyük bir gericilik dalgasıyla boğuşuyor. Din istismarı, kadına şiddet, çocuk tacizleri, gericilerin kent meydanlarına kadar inen cüretkâr siyasi şovları… İstisnasız her gün bir skandala uyanıyor, bir başkasıyla günü tamamlıyoruz. Aslında çoğunlukla gençlerin “faili ya da maktulü” oldukları bir tablodan da söz ediyoruz. Gericilik ve ilk soruda ortaya koyduğunuz tablo itibariyle gençliğin emek süreçlerinin içinde ya da dışında ezilme, dışlanma, baskılanma hali arasında bir ilişkiden söz edebilir miyiz?

Bugün gençlerin direnme kararlılığını çalmak istiyorlar. İtaatkar, boyun eğen, renksiz, yılgın ve solgun bir gençlik yaratmaya çabalıyorlar. Tüm bunlara karşı gençliğin diliyle söyleyelim: #direngençlik. Son günlerde üniversite sınav sürecinde deneyimledikleri belirsizliğe ve önemsenmemeye karşı da şöyle yükselttiler seslerini: #gelecekbizizgideceksizsiniz

Genç kadının emeğine ayrıca değinmek gerek herhalde. Emek süreçlerindeki büyük sömürüden ve adaletsizlikten söz ettik, gericilikten söz ettik ve bunlar arasındaki ilişkiye değindik. Sosyalizasyon süreciyle beraber bu “deli gömleği” genç emekçilerin üzerine giydirilmeye çalışılıyor. Peki, özel olarak genç kadın emekçilerin, bütün olarak genç emekçilerin arasındaki pozisyonu hakkında neler söylemek gerek? Bugün hem genç hem kadın hem de emekçi olmak nasıl bir şey?

Genç kadın emekçiler, memleketin içine girdiği güvencesizlik ve geleceksizlik girdabını en acımasız, en sert ve şiddetli şekilde deneyimliyor. Güvencesiz çalışma koşullarında işçileşen genç kadınlar, ücretli iş ilişkisi içine girse de yoksulluktan kurtulamıyor. Diğerlerinden daha çok çalışıp daha az kazanmakla kadın olmak eş anlamlı hale geliyor. 

Güvencesizliği ve geleceksizliği tecrübe ederken gericilikle de en sert biçimde karşı karşıya kalıyorlar.  Gericilik dönüyor yine genç kadın emekçileri vuruyor. Kadınlar, çocukluktan gençliğe, eğitimden mesleğe, gündelik hayattan toplumsal yaşama kadar her alanda kuşatma ve tehdit altındalar. 

Tüm bu karanlık tablo içerisinde genç kadın emekçilerin yükselteceği mücadele oldukça önemlidir. Kadının özgürleşmesi, gericilik ve geleceksizlik kasvetini dağıtacak en büyük güçtür. Özgürleşme, bireysel hareket serbestisi ya da kendi bedeni üzerindeki hakimiyet ile sınırlandırılamayacak kadar büyük bir ufkun parçasıdır. Kadının özgürleşmesi ile emekten yana, laik ve kamucu bir toplum inşası birbirinden ayrı düşünülemez.

Son soru bugünümüze ve yarınımıza dair… Pandemi süreciyle beraber bütün bu anlattığınız tablonun çok daha ağırlaştığını gördük. İşsizlik, yoksulluk, çalışma koşullarının ağırlaşması… Yani, kabaca her şey düne göre biraz daha kötü. Daha önce çok defa sorulmuş ve iyi ki sorulmuş dediğimiz bir soruyu güncelleyerek sormak istiyoruz; bundan sonra “inatçı köstebekler” ne yapmalı? Bu cendereden nasıl çıkacağız?

Çok defa soruldu belki ama bu defa sorunun yanıtı daha da belirgin: Salgın sonrasında başka bir dünya, kendileri de ya işçi olan ya da emek piyasasına katılmak için eğitim gören gençlerin dinamik, yaratıcı ve üretken gücüyle kurulacak. Başka bir dünyayı gelecekleri konusunda haklı kaygılar duyan genç insanların “hayalleri ve inatları” kuracak. Bu, ne basit bir temenni ne de bir iyi niyet beyanı. Bunun çok ötesinde, temelleri sağlam bir beklenti. 

Yarını kuracak olan gençliktir çünkü gençlik harekettir. Gençlik sürekli devinir ve yarını kurmak için hareketlidir, ateşlidir. Gençler, duygusal ve naif olabildiği kadar öfkeli ve hiddetlidir de. Dolayısıyla, mümkün olanın sınırlarını zorlayıp, isyan ile devrimi, hayal ile inadı birleştirebilirler. 

Yarını kuracak olan gençliktir çünkü gençlik memlekettir. Gençlik bir memleket düşünü var etmek için halkıyla, insanlarıyla birlikte bir mücadele örmüştür. Yarını anlamak için gençlerin özgürlük mücadelelerinde ve devrimci anlarda yer alışına bakmak yeterlidir. Tarihimiz böyle deneyimlerle örülüdür: Emperyalistlere karşı bağımsızlık mücadelesinde en önde olanlar, baskıcı iktidarlar karşısında ayağa kalkanlar, halkının özgürlüğü ve ülkesinin bağımsızlığı uğruna darağacına giden fidanlar… Emek mücadelesinde saf tutan, 80 koşullarında özgürlük mücadelesi veren, Haziran’da sokağa duran, gericiliğe sırtını dönenler… 

Dolayısıyla, 21. yüzyılın sınıf mücadelesinde, genç ve inatçı köstebekler belirleyici olacaktır. Ve son söz, Hadi İnatçı Köstebek!