Aş ve İş

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?

Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?

Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.

(…)

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.

Chris Harman, “Halkların Dünya Tarihi” adlı çalışmasını Bertolt Brecht’in bu şiiriyle açıyor; bu sorularıyla… Yazıya ufak bir cevap denemesiyle başlayalım. Ekmeğimizi yapanlar, önlerinden geçemedikleri binaları inşa edenler, markete girdiğimizde elimizi attığımız ürünleri bizim haberimiz dahi olmadan üretip oraya getirenler ve daha niceleri, bugün ağızlarında maskeleri, ellerinde adeta intihar süsü verilmiş cinayetlerinin suçlusunu işaret eder gibi “iş ve aş” yazılarıyla kendilerini korkuluklara asıyor; belediye binaları önünde parasızlıktan kendini yakıyor. Diğerleri ise her gün, daha gün doğmazdan önce evlerinden çıkıp her dönem başka tehlikeyi barındırdığı gibi bugün de salgın hastalık tehlikesini barındıran “iş yerlerine” gidiyor; onları her gün biraz daha fazla ölüme yaklaştıran iş yerlerine…

Bugüne kadar bu şiiri okuyan yüzbinlerce insan ne düşünmüştür kendilerine yöneltilen sorular hakkında? Neden bir tarihçi, dünya tarihini anlatmak gayesindeki bir kitaba bu sorularla başlamıştır dersiniz? Kendini tekrar eden hastalıklı bir düzen gören var mıdır etrafına baktığında? Teb şehrini kuran, Çin Seddini yapanlarla, bugün önünden geçemediği o binaları yapanlar gerçekten farklı mı birbirinden?

Türlü illüzyonlarla uyutuluyoruz bugün. Lima’nın yapı işçileri belki de çok daha farklı masalları dinliyorlardı, bir eli yağda bir eli balda altın kavuklu efendilerden. Fakat kesin olan bir şey var: “Böyle gelmiş böyle gider.” Hikâyesine bizi inandırmak için ellerinden geleni hiçbir daim artlarına koymadıkları…

İnsanlık tarihi ta en başından beri değişim ve dönüşümle karakterize oldu. Tıpkı bu dönüşümlerin bir ucunda her daim şehirleri kuranlar, zenginlikleri yaratanlar varken diğer ucunda hiçbir katkıları olmadığı hâlde zenginliği utanmazca aralarında bölüşenlerin olması gibi… Böyle düşününce, o kadar da garip gelmiyor değil mi, kimi tarihçilerin gündeme getirdiği sorular; kimi şairlerin uykudan uyanmamız yönündeki istenci?

Biz ki, bir tarafta açlıktan, sefaletten kendi hayatını sonlandırmak zorunda kalan yığınların olduğu, diğer tarafta lüks jetlerin kaç milyonlarca liraya aynı gün satın alındığı bir ülkenin yurttaşlarıyız. Biz ki, tarih boyunca eşitlik ve özgürlük uğruna nice mücadeleler vermiş dünya halklarının bir parçasıyız. Biz ki, doğruyu, yalnız doğruyu konuşmak için onurlu bir yükü sırtlanmış sanatçılarız, bilim insanlarıyız, “zafer aşını pişirenler”iz. Bizler, masallar ülkesi Atlantik’teki köleler, Çin Seddini yapan işçiler, bugün canı pahasına başka hayatları kurtarmak için seferber olan sağlık emekçileriyiz. Bizim “Böyle gelmiş, böyle gider.” Masalına katlanacak ne sabrımız ne vicdanımız var. Diyecek tek bir sözümüz var: Böyle gitmez, böyle gitmeyecek…

Elif Genç