BAKKALLIKTAN BAŞLAYIP HÜKÜMET DÜŞÜRMEYE UZANAN BİR SERÜVEN: EROL TOY – İMPARATOR

Erol Toy’un 1973 yılında kaleme aldığı “İmparator” romanı, bakkal dükkânı işleterek iş hayatına başlayan “Çokzadelerden Fehmi Efendi”nin, “Fehmi Bey” oluşunu ve Fehmi Bey’in ekonomik-politik bir imparatorluk serüveninin öyküsünü anlatıyor. Romanı ilgi çekici kılan nokta ise Çokzade Fehmi’nin, Koç Holding kurucusu Vehbi Koç’u temsil etmesi. Erol Toy, geliştirdiği karakter üzerinden esnaflıktan tüccarlığa adım atan ve ülke sermayesinin çoğunu elinde barındıran Vehbi Koç’un yaşam öyküsünü bizlere bütün çıplaklığıyla sunmayı çok iyi başarırken büyük servetlerin nasıl da masumiyetten yoksun olduğunu, kişisel gelişim zırvalıklarıyla dolu olan yaşam öykülerinin samimiyetsizliğini kalemine has olan kinayeli diliyle bizlere sunuyor.

Konu edindiği dönemlere bakıldığında tarihî, ele aldığı olaylar bakımından, siyasî; Vehbi Koç’un hayatını ele alması yönüyle de biyografik bir roman niteliğinde olan İmparator, tüm bu özellikleriyle cumhuriyet tarihimizin ve burjuva devriminin de bir aynası niteliğinde. Peki, bu aynaya baktığımızda neler görüyoruz? Ankara Hükümeti’nin kuruluşunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanını, Ankara’nın başkent oluşunu ve gelişimini, İsmet İnönü-Celal Bayar çekişmesini, İş Bankası’nın kuruluşunu, Türkiye’nin sanayileşme serüvenini, 27 Mayıs İhtilali’ni, 60 Anayasası’nın ülkede estirdiği rüzgârı, bu rüzgârın nasıl dizginlendiğini, Demirel’in sıra dışı iktidar öyküsünü, 15-16 Haziran Olayları’nın patronlar üzerinde yarattığı korkuyu, TİP’in ve solun nasıl geriletildiğini, TÜSİAD’ın kuruluşunu ve işlevini…Ve tabii bütün bunlar olurken “Fehmi Çok”un ve onun şahsında Türkiye sermayesinin rolünü.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Ankara’daki saygın ve ileri gelen ailelerinden Çokzade ailesinin bir üyesi olan Fehmi, babasının ölümüyle büyük bir borç devralır. Bu borcu ödemesinin tek yolu olarak ticareti gören Fehmi, bir bakkal dükkânı açarak burayı işletmeye koyulur. Osmanlı İmparatorluğu ise o sıralar 1. Dünya Savaşı’nın mağlubu sıfatıyla işgale uğramış ve zaten çöken ekonomisine bir büyük darbe daha vurmuştur. Açlık, yokluk ve sefalet Anadolu’yu kırıp geçmektedir. Ancak yine o sıralarda Ankara’da bir hareketlenme vardır. Öncülüğünü Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı bir grup komutan ve önde gelen sivil Ankara’ya gelmiş ve bir meclis kurulacağı fısıltısı tüm şehirde yayılmıştır. Çatısı olmayan eski bir okuldan meclis yapma kararlılığında olan grup, meclisi kuracaktır kurmasına ama yokluktan koskoca şehirde çatıyı yapacak tuğla bulunamaz. Bu grubun içinde olan ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen bir isim bu iş için yeğeni Fehmi’yi önerir. Tuğla için bir miktar para alan Fehmi at arabasıyla sokaklara dalar ve evinin çatısından sağlam tuğla getirene yirmi lira vereceğini bağırır. Açlık ve yoksulluktan kırılan halk yirmi lira için evinin çatısını sökmeye ve Fehmi’ye getirmeye başlar. Fehmi’nin Ankara Hükümeti’ne çalışması ve ilerde cumhuriyeti ilan edecek kadroların gözüne girmesi işte böyle bir hikâyeyle başlar.

Fehmi, Ankara’yı avucunun içi gibi bilmektedir. Nerde ne vardır, kimde ne bulunur, Fehmi hepsini tanır. Ankara’ya yabancı olan Ankara Hükümeti ise bu tür işleri yapmak için hep Fehmi’den yardım ister. Fehmi de böylelikle az sayılmayacak bir sermaye ve cumhuriyeti ilan eden insanlar tarafından güven toplar. Savaşı bitirmiş, cumhuriyeti ilan etmiş insanların kalkınmaya, yıkık bir ülke, el değmemiş topraklar içinse sermayeye ve sermayedara ihtiyaç vardır. Ankara Hükümeti, kendisine büyük yardımları dokunan Fehmi’yi unutmaz, bu ihtiyaç bilgisini ve her türlü yardıma hazır olduğunu Fehmi’ye bildirir. Fehmi, kendisini ve parasını inşaat, yol, ticaret, sanayi gibi yeni kurulan bir ülke için lazım olan her türden işe odaklar.

Çoğu zaman parası yetmez, İş Bankası ve Osmanlı Bankası’ndan dudak uçuklatacak krediler tek imza ile verilir. Fehmi, demir, tuğla, çimento gibi tüm temel ihtiyaçları tek elde toplar, satın alır. Artık cumhuriyetin inşası da demir ağlarla örülen anayurt da Fehmi’den sorulmaktadır.

Tek partili dönem bitmiş, İsmet Paşa koltuğunu Demokrat Parti’ye kaptırmıştır. Koyu bir İsmet Paşacı ve Halk Partisi neferi olan Fehmi ise bu durumdan rahatsızdır. Adnan Menderes de onun bu rahatsızlığının ve neferliğinin çok iyi farkındadır. Bu farkındalık ise hükümet ve Fehmi arasında bir savaşa yol açar. DP hükümeti meclisten çıkardığı kararlar ile ticaret ambargoları koyar. Fehmi ise bu hamleye DP hükümetinin yolsuzluklarını ortaya çıkararak karşılık verir. Büyük çoğunluğu “Çok” sermayesinin elinde olan gazeteler her sayısında DP karşıtı haberleriyle zaten rahatsız olan halkı iyice bilendirir. Türkiye, bir sabah 27 Mayıs İhtilali’ne uyanır…

27 Mayıs İhtilali gerçekleşmiş ve hazırlanan anayasa ile sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına, işçilere, grevlere geniş alanlar açılmıştır. 27 Mayıs’a en çok sevinen isimlerden olan Fehmi, bu özgürlük ortamının kendisine dokunmasıyla taş kesilir. Kendi bünyesindeki fabrikalarda işçiler greve çıkmaya başlamıştır. TİP ve DİSK kurulmuştur. İşlerin sarpa saracağının farkında olan Fehmi, saltanatlarının sallantıda olduğunu hisseden diğer patronları bir toplantıya çağırır. İşçilerin örgütlülüğüne karşı patronların örgütünü kurar. TOBB’dan TİSK’e, TİSK’ten TÜSİAD’a uzanan bir örgütlülüktür bu. Fehmi Çok’un öncülüğünü yaptığı bu patronlar örgütü, mecliste oylanacak kararları da hangi siyasi partinin başına kimin geçeceğini de tartışır, belirler ve uygulatır. Hatta çok sevdiği İsmet Paşa’yı kendi cebi uğruna harcar, hükümetten düşürür ve DP’nin devamcısı olan Adalet Partisi’ni iktidara taşır. Aynı partinin liderini, yani ülkenin başbakanını da yine Fehmi belirlemiştir: Süleyman Demirel.

TİP’i de dizginleyen Fehmi ve bu örgüttür, 15-16 Haziran’dan çıkan emekçi enerjisini Ecevit’i iktidar yaparak bastıran da…

İmparator, bakkallıktan başlayıp hükümeti düşürmeye uzanan bir serüvenin öyküsü. İşgale karşı koyan bir halkın gerçekleştirdiği devrimin çıktısı olarak kurduğu cumhuriyetin serüveni. Bu devrimin nasıl ihanete uğradığının, cumhuriyetin kimler tarafından yıkıldığının serüveni. Gericileşmenin ve otoriterleşmenin serüveni. Asıl ve en büyük düşmanın serüveni: Patron sınıfının serüveni. Bu serüvenin anlatıcısı olan Erol Toy, değeri bilinmesi gereken bir romancı olarak karşımızda, onun romanı İmparator ise, sermaye sınıfını ve onun siyasetini teşhir etmekle görevli biz komünistler için elli yıllık bir kaynak olarak elimizin altında duruyor.

Yusuf Can Akdağ