Boğaziçi Direnişinden Burjuva Hukukuna Bakış

Türkiye’de adalet kavramı ve hukukun üstünlüğü gibi konulara hiç giriş yapmayacağım. Çünkü kendileri bir süredir ortalıkta yoklar. Bu yazının temel sorunsalı burjuva hukukunda kendi hakkımızı nasıl alabileceğimize ilişkindir. Siyasî bir meseledir.

Burjuva hukuku, kapitalist toplumun üretim ilişkilerindendir. Hâkim sınıf ideolojisini her yere yansıtır. Yasama, yürütme ve yargı erklerinde izlerini taşır. Bu erklerin bağımsızlığı daha kontrollü bir kapitalizm sunarken bu durumun ortadan kalkması kontrolü yok eder. Günümüz Türkiye’sinde de durum bundan ibarettir. Laiklik, sosyal devlet, temel hak ve özgürlükler artık keyfî kısıtlamalara tabidir. Kapitalist düzende, rejimin otoriterleşmesi bazı kesimler tarafından kapitalistlere zararlıymış gibi görülebilir, aksine eğer kapitalistlerin yararınaysa rejim otoriterleşir. Halkın sesinin bastırılması ve sermayenin yayılabileceği alanların genişlemesine yardımcı olan bu otoriterleşme bizzat hâkim sınıf tarafından desteklenmektedir. Kıyı arazilerinin imara açılması, ormanların madenler uğruna yok edilmesi ve her zaman gördüğümüz işçilerin hak araması sırasındaki polis müdahaleleri bunların en yaygın örnekleridir ve hâlâ devam etmektedir. Bugünlerde ise bütün olağanlardan farklı olarak çok ses getiren bir durum var: Boğaziçi Direnişi. Hepimiz konuya hakimiz o yüzden kısa bir özetle geçelim. Cumhurbaşkanın rektör olarak atadığı Melih Bulu’ya karşı başlayan öğrenci protestoları geniş bir tabana yayıldı ve kontrolsüz güç olarak iktidar bu protestolara karşı sert önlemler almayı seçti. Cumhurbaşkanı yüreğiniz varsa beni istifaya çağırın dedi ve buna karşı Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri 06.02.2021 tarihinde “12. Cumhurbaşkanına Açık Mektup” başlıklı bir mektup yayınladılar. Mücadelenin kararlığı net bir şekilde ortada, olayların nasıl devam edeceği iktidardan gelecek cevaba bağlı fakat iktidar ne Melih Bulu’yu almaya ne de şiddetini azaltmaya razı gibi gözüküyor, üstüne gecenin bir yarısı resmî gazetede Boğaziçi Üniversitesi’ne yeni fakülteler açılması kararı alındı. (Son ekleme olarak, rektör yardımcıları atamaları da yapıldı.)

Doğasındandır, iktidarı uzun süre elinde bulunduranlar kendini ilahi bir güç olarak görür. Bir de düzen muhalefetinin gençleri hiçe sayacak (kızgınlıkları geçene kadar kampüs bahçesinde oynasınlar anlamına gelebilecek ya da gençleri muhatap almaktansa ailelerine seslenmek gibi) açıklamaları, iktidarın eylemlerini meşru kılacak zemini sağlamakta.

Şimdi asıl meselemize dönelim. Burjuva hukuku, hâkimin hukukudur dedik. Her ne kadar Türkiye hibrit bir rejim olarak gösterilse de bu görünüm temsilidir. Burada olan şey otoriterleşme ve devlet kapitalizmidir. Aydemir Güler’in KRT TV’de geçen akşam şunları söyledi: “Melih Bulu’nun başkanı olduğu URAK’ın içerisinde, Zorlu Holding yöneticileri, Koç Holding yöneticileri var. Türkiye sermayesi ve AKP üniversitelerin birer şirket hâline gelmesinde mutabakat hâlindeler.” Kısacası sermayenin keyfi yerinde. Peki sermayenin keyfi uğruna biz öğrencilere, arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza neler yapıldı? Orantısız güç uygulandı, yaka paça göz altına aldılar, döve döve götürdüler kamera önlerinde, bir güç gösterisiydi. İşkenceler, çıplak aramalar, gece baskınları ve “terörist” yaftalamaları. Her şeyi geçtim, İç İşleri Bakanlığı açıklamasında örgüt bağlantılarını açıklamış, bunu yaparken örgüt uydurmuş ve en sona da bir Troçkist yazmış. Troçkist diye örgüt mü olur, hadi oldu diyelim tek kişi sanırım. İktidar ve aygıtları kontrolünü o kadar yitirmiş ki, halka o kadar yukarıdan bakıyor ki atıyor tutuyor sürekli. Tabii bunun faturasını ödeteceğiz; ödeyecekler, ödemek zorundalar. Öğrencilerin gözaltına alınma görüntüleri sosyal medyada o kadar hızlı yayıldı ki, halk bu duruma dayanamadı. Tepkiler çığ gibi büyüdü, Geziden de hatırladığımız tencere tava eylemleri geri geldi, avukatlar, hocalar, öğrenciler adliye saraylarında arkadaşlarını almak için mücadele etti. Dayanışma çoğunu bizlere kazandırırken, bazı öğrenci arkadaşlarımız ise günah keçisi olarak seçildiler. Elbet onları da alacağız. Mücadelemiz sürecek ve bu mücadele sürerken belki bizler de gözaltına alınacağız, terörist ilan edileceğiz, mücadelenin doğasındandır, politik eylemlere katılan hiç kimse evine eskisi gibi dönmez. Dayanışmayı gördükçe umudu artar ve orada bir özne olmaktan gurur duyar. Fakat bir sorunumuz var, karşımızda örgütlü bir kötülük var ve amaçları çok açık, bizlerin sesini kısmak. Buna karşı mücadelemiz her zaman olduğu gibi sürecek. Gençlik baskılara boyun eğmeyecek. Arkadaşlarımızın çoğunu kurtardık, fakat mücadelemize karşı iktidar henüz hiçbir geri adım atmadı. Örgütlü kötülüğün karşına örgütlü çıkmalıyız. Dayanışmayla ve onun getirdiği baskıyla bir kısmımızı kurtardık fakat önümüzdeki günlerin ne getireceği henüz belli değil. Örgütlenmeliyiz ve karşılarına kol kola, omuz omuza, örgütlü ve tek vücut olarak çıkmalıyız. Sosyal medyadan gelen destekler kimsenin gözünü boyamasın, asıl mücadele alandadır. Kadıköy eylemindeki ilk gözaltına alınma sırasındaki sosyal medya tepkileriyle, sonraki gece verilen tepkiler arasında çok büyük farklar vardı. Sanırım alanda da eksilmeler gözüktü. Nitekim tutuklu yargılanma kararları çıktı. Kısacası, örgütlenmek bizi mücadelede daha organize kılar ve mücadele gücü ve azmimizi artırır.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki; iktidar, kendi hegemonyası ve burjuva çıkarları için işçinin, emekçinin, yoksulun ve öğrencinin üzerinde baskısını arttırmıştır. Bu düzenin hukukundan sonuç alabilmek için bir arada mücadele etmeliyiz. Örgütlülük ise bu zamanların en önemli sözcüğü olarak göze çarpıyor. Hep beraber, omuz omuza mücadeleye devam. Gençlik size boyun eğmez. Dayanışmayla…

Tolga Yenigün