Çocuk, Öğrenci, İşçi… Hangisi?

Tanımlı bir işte çalışmaya başlamamın üzerinden yaklaşık 13 yıl kadar geçmiş. Azımsanacak kadar kısa bir zaman olmadığını düşünüyorum. İşe başladığım ilk gün ise hafızama hiçbir vakit ihanet etmedi. Hâlâ hatırlıyor oluşumun en büyük sebebiyse aklımda cisimleşen korkunun gerçekleşmesiydi. “Belki de okul kapanınca seni bir iş yerine koyabiliriz. Paranın nasıl kazanıldığını öğrenmen ve haylazlığına gem vurmak için.” Annem böyle söylemişti. Asla inanmamıştım ve yavaş yavaş unutmaya başladığım sıralarda bir gün ilk iş günüm için sabah saat 7:30’da uyandırılmıştım. 3. sınıf karnemi aldıktan sonraki ilk pazartesi günü artık bir eczacı çırağıydım.

Daha dün gibi yaşanmış olan çocukluk eylemlerim ile çocuk işçiliğimin ilk yılları bir açıdan çok da kısa sayılmayacak bir geçmişte öylece duruyor. Hafızamı biraz zorladığımdaysa her defasında kendimi, o günlerin kimi anlarını özlerken ve çoğunlukla da o yaşta çalışmanın hangi akla hizmet olduğunu sorgularken buluyorum. Taşın ve toprağın, plastik topun, bilyelerin, saklambacın, masal ve hikâyelerin veya çizgi filmlerin yerini artık eş değer ilaçların listesi, doktorların okunamayan reçeteleri, temizlik bezleri, etil alkol şişeleri ve sayılamayacak kadar çok ilaç kutusunun ürkütücü isimleri almıştı. Usta-çırak ilişkisinin belki de en az yorucu işlerinden birisine uzun sürmeden uyum sağlamıştım. Yine de birçok meslek grubu arasında eczacılığın çok daha düzgün çalışma koşullarına sahip olması bile bir çocuk için kimi zorlukları barındırmayacağı anlamına gelmiyordu. Sabahtan akşamüstüne kadar sıklıkla ayakta durmak veya sürekli bir şeyleri temizleyip getirmekle hastalıktan kıvranarak eczaneye gelen insanların hüzünlü yüzleri arasında kalıyordum. Bıkkınlık ve yorgunlukla geçen altı iş gününün ardından ilk haftalığımı alırken eczacı kalfam Duran Abi’nin bir sözü o günden beri aklımdan hiç çıkmaz. “İlk aşk bile unutulur ama ilk haftalık asla.” 20 liralık ilk haftalığımı nereme koyacağımı bile bilmiyordum.

Yaşanmış olan yıllarımız, bir hikâyenin okunan ve geride kalan sayfalarından aklımızda kalanları yeri geldiğinde hatırlamaya çabalayacağımız bir akıl yürütme işlemi gibi asla değil. Bu hâliyle duygusallıktan öteye gidemez ve neresinden bakarsanız bakın yol gösterici yanından hiçbir zaman bahsedilemezdi. 4 yaz tatili süren eczane deneyimimin ardından dedem ve dayımın sahibi oldukları tekstil atölyesi ve mağazasına ilk adımımı attığım an bir şeylerin artık çok daha farklı çok daha görünür olduğuna kanaat getirmeye başlamış olmam önümde uzanan yolun benim arzu ettiklerimden farklı bir noktaya düşmesiydi. Artık yalnızca yaz tatillerinde değil okuldan sonraki kimi günlerde de çalışıyor ve 4 yıl öncekine göre maddi kaygıları daha bir yakıcılıkla güdüyordum. Liseye geçtiğim, kendimi ve çevremi tanımaya çalıştığım o nevi şahsına münhasır ergenlik dönemimin kimi ruhsal travmalarına patronlu işçilik düzeninin iliklerimde hissedildiği yeni bir dönem de açılmış bulunuyordu. Yaklaşık 11 saat çalışıyor, akşamı zor ediyor ve iş haricinde yapmayı tasarladıklarım yalnızca düşüncede kalıyordu. Akrabalık bağlarının kâr karşısında hiçbir anlam ifade etmediğine tanıklık etmem, dede ve dayı kelimelerinin patrona dönüştüğü günleri getirmiş ve onlarla yaşamsal olarak farklı konumlarda olduğum açık hâle gelmişti. Kimi haftalar tatil günlerinde bir miktar mesai ücreti karşılığında işe çağrılanlardan birisi de bendim ve her defasında aynı anlama gelen farklı cümleleri birbiri ardı sıra işitiyordum: “İş yeri hepimizin. Özellikle sen yeğenim, hadi, çabuk.” Lise hayatım boyunca aralıksız bir şekilde çalıştım. İş ayrımı yapmaksızın, tehlikeli mi değil mi sorgulamaksızın, elimden gelen her türlü fiziksel gücü ve zihinsel yaratıcılığı ortaya koyarak geçen dört yıldan bana kalan; her hafta sonlarında bir miktar haftalıkla ardı arkası kesilmeyen işe koşmalar ve çalınmış olan zamanımdı.

Lise yıllarımda duyguların enlerle tarif edildiği, aklın ise bir açıdan henüz olgunluk evresine varmaya çabaladığı zaman dilimi boyunca öğrenmeye, öğretmeye, haz duymaya, sevmeye, öfkelenmeye, yanlışa düşmeye, doğruyu aramaya, kendimi tanımaya, yaşamı sorgulamaya ve daha nicesine gerçek anlamda erişmeye başladığımı hissederdim. O zamanlarda bazılarını pekiştirirken bazılarını törpülemeye çalışırken yaşamın hızlıca geçmekte olduğunu, neleri başardığımı ve neleri kaçırdığımı düşünmeye başlıyordum. Yaklaşık sekiz yıllık çocuk işçilik hayatım boyunca ayırımına yavaşça vardığım eşitsizliğin izleri belirginleşmeye çoktan başladığındaysa her lise öğrencisinin en az bir yılını korku, telaş, kaygı ve tedirginlikle geçirmiş olduğu üniversite sınavları evresine doğru adım adım ilerliyordum. İnsan hayatında çevresel etmenlerin en yakıcı olduğu dönemeçlerden belki de ilkinde toplumsal statünün bireyi ne derecede baskıladığına tanıklık ediyor, ilgim ve yeteneklerim doğrultusunda olmaya çok uzak olan birçok bölüme yönelik defalarca tekrarlanan güzellemelerin ve bölüme dayalı maddi getiri söylemlerinin gölgesinde arzuladığımdan uzağa düşürülmeye çalışıldığımı seziyordum. Karşı karşıya kaldığım duruma yönelik vermeye çalıştığım mücadelenin yanlışlığıyla yoruluyordum. Bugün beni en fazla üzen çoğumuzun farkına vardığı gerçekliklerin, yaşamlarımıza yönelik uygulamış olduğu tahribata ses çıkarmayışımızdı. Bir açıdan okuyan gençliğin yalnızlığına ve çözülüşüne işaret ediyordu. Bunun farkındaydım ama ne yapabileceğimi, içerisine düştüğüm çukurdan nasıl çıkabileceğimi bilmiyordum. Süreklileşmiş bir sitem hâlinin içerisinde oradan oraya savrulup duruyordum. Öfkeleniyor, aileme ve arkadaşlarıma sırt çeviriyor, bilgi ve yeteneklerimi şuursuzluğa yönlendiriyor ve bir öğrenci için kaba olan ne varsa alışkanlık hâline getiriyordum. Elime bir kitap aldığımda okuyamıyordum. Yazı yazmaya çalışıyor ama her defasında umutsuz ve amaçsızca karalamalar yaptığımı görüyordum. Duyguları yalnızca duygusallıkla ele alıyor, aklımı türlü mecralarla köreltiyor ve giderek içe kapanıyordum. Kabul etmek gerekir ki kapakları açılmış baraj suyunun akışına benziyordu yaşamlarımız. Kontrolsüzce, gittikçe sönümlenerek, sürekli bir kabullenişle durulmaksızın ilerlerken akışın nereye olduğu üzerine kafa yormuyorduk. Gitmek istediğimiz veya olmamız gereken yerlerden uzağa, çok uzağa doğru savruluyorduk. Bir açıdan geriye kürek çekerek ileriye ulaşmanın düşünü kuruyorduk. Birkaç ay sonra önümüze serilen yeni senaryoları benzer durum ve zorluklarla, başka şehir ya da okullarda yeniden sürdürmek üzere görevlendirildik. Birçoğumuzun umutsuzca girmiş olduğu ve gelecekten bir beklentisinin kalmadığı sınavların ardından üniversite günlerimiz kapımıza dayanmış bulunuyordu.

Üniversite yıllarıma ve o yıllardan aklımda kalan, üzerimde derin düşüncelere sebebiyet veren kimi kesitlere bu yazıda yer vermek istemiyorum. Belki bir başka yazıda… İlk nedeni yaşamımın erken dönemlerinde gerçekleşen çocuk işçilik deneyimimin ve lise yıllarımın hemen herkes nezdinde karşılaşılan çarpıcılığına gölge düşürmek istemememden; ikincisi ise hayatlarımızın öyle ya da böyle, radikal olsun veya olmasın bir derecede değişim gösterdiği yıllara gereken önemi vermenin yerinde olacağı düşüncesinden.


Orhan Pamuk, Yeni Hayat isimli romanına: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” cümlesiyle başlar. Ben de yazıyı şu cümleyle noktalıyorum. Bir gün bir Parti ile rastlaştım ve bütün hayatım dönüştü!


M. Yıldırım