Din ve Sınıf 2

“Dökülen süte ağlamak işe yaramaz derler ama doğru değil bu, bir anlamda eğitici de çünkü bu bize insanların bazı yaklaşımlarının ne ölçüde düşüncesiz olduğunu gösterir; şöyle ki, eğer süt dökülmüşse dökülmüştür ve bezle silmekten başka bir şey gelmez elden ve eğer Habil iblisçe öldürülmüşse birisi onun yaşamını elinden aldığı içindir. Başımızdan aşağı şakır şakır yağmur yağarken düşünmek elbette ki dünyanın en rahat işi değildir.”

Kâbil, José Saramago, s.30

“Din ve Sınıf” başlıklı ilk yazımızdan hemen sonra bir ikincisinin yazımını elzem görüyoruz. Bu sebeple yazımıza yeniden ilham olduğu için Saramago’dan ve ölümünden önce yazdığı son kitabı Kâbil’den alıntı yaparak yazımıza başlamayı uygun gördük.

Çok değil, birkaç on yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, bu günlerden “zor ve bedbaht zamanlar” diye bahsolunacağını düşünüyorum. Zaten insanlık tarihinin kronolojik ilerleyişi esnasında her neslin bir önceki nesle çoğu kez eleştirel yaklaşması, eksikliklerini ve yanlışlarını çok daha fazla vurgulaması ilerleyişin çıktılarından birisi olsa gerek. Yine de yanlışa düşmemek adına, gelecekte ilerleyişe yönelik yapılan yorumların geçmişin salt olumsuz değerlendirmesiyle tabi kılınamayacağını ekleyelim. Materyalist diyalektiğin bize öğrettiği bir şey varsa, bu; maddi dünyanın insan düşüncesine etkisidir ve çelişkiler, zıtlıklar birbiri içerisinde etkileşim hâlindeyken insanlığın kendini aşmaya ve yaşamlarını düzeltmeye olan ihtiyacına yönelik hamleleri mutlaktır. Aksi, zaten yine tarihin bizzat kendisi tarafından yanlışlanmaya mahkûm olacaktır. Geçmişin kimi insanlarca yaratılmış olan kötü yanlarını veya takılan çelmeleri unutacak değiliz ama dikkatli olmakta yarar var çünkü hemen ardından şu sorulabilir: Mevzilenmemenin sebebi neydi öyleyse?

Felsefenin ve insanlığın karşı karşıya geldiği ilk büyük tartışma idealizm ve materyalizm zıtlığıyla yola koyulduğunda, tarihler boyunca süregelecek bir tartışmanın da fitili ateşlenmişti. Sınıflı toplum düzeninde hangi dönem ve çağda olunursa olunsun, karşıt iki toplumsal kesimin kendi aralarındaki mücadeleleri, o toplumun aynı zamanda tarihini de belirler. Yunan senatosunun veya aristokrasisinin çıkarı adına düşünce geliştirenlerin görüşü ile Dünya’yı ve toplumu anlamlandırma adına söz söyleyenlerin giriştikleri kavganın ya da kapitalist burjuvazi ile bilimsel sosyalistlerin bu vesileyle taban tabana zıt olmasının günümüzde hâlâ geçerliliğini koruması, insanlığın tam anlamıyla kendisini aşamadığının göstergesi değilse nedir. Tekrara düşmeyi burada göze alarak maddi koşulların insan düşüncesindeki etkisine yukarıda yer vermiştik. Bu vesileyle Marks’ın öğretisini hâlâ söyleme ihtiyacı duyuyoruz. Siyasette de olduğu üzere, felsefede veya düşünsel herhangi bir eylemde nihai olan bir iddia meselesidir. Tarih sahnesinde iddiasını ortaya koyamamak ise yok olmak ile eşdeğerdir.

İdealizm ve materyalizm çatışması yüzlerce yıl boyunca varlığını muhafaza ederken “din” başlığının da gücünden, kuvvetinden bir şey kaybetmemesi yazının ana temasına girişte okuyucuyu hazırlamak adına dile getiriliyor. Öyle ki, son günlerde bir kere daha meydanlarda ve kitle iletişim araçlarında kutsal kitapların ellerde gözükmesinin, toplumsal olan her mekâna yeniden bir kutsallık atfedilmesinin; halk adına olduğu muallak olan ama halk için yaratıldığı söylenen, eski ya da yeni, yaşam biçimlerinin empoze edilmesindeki çeşitliliğin artmasının bu yazıyı doğurduğunu da söyleyelim. Kapitalist sistemin devlet mekanizmasıyla ve bu mekanizmanın ideolojik aygıtlarından olan dinin kullanımındaki ve gerekirse çivili bir sopa gibi gösterilmesindeki amacın, eğilmiş başların bir şekilde kalkmasına binaen gerçekleştiği, geçmişte ya da günümüzde, bir kesim insan nazarında malum ama konumuz bu değil. Din, ezelden beri yönetmekte olan sınıfa belli olanaklar sağlaması adına yaratılmışken yönetilenlerin yönetilmeye ikna edilebilmeleri adına da koşullara ve değişen dünyaya göre şekilden şekle bürünmeyi bildi. Üretim ilişkilerinin tarihi değişimi aynı zamanda dinin de değişimidir, demenin de bir sakıncası bu sebeple yok.

“Çarmıha gerilen suçlulardan Gestas, “Sen Mesih değil misin? Haydi, kendini de bizi de kurtar!” diye küfretti.

 Ne var ki, öbür suçlu Dismas onu azarladı. “Sende Tanrı korkusu da mı yok?” diye karşılık verdi. “Sen de aynı cezayı çekiyorsun. Nitekim biz haklı olarak cezalandırılıyor, yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. Oysa bu adam hiçbir kötülük yapmadı.” Sonra, “Ey İsa, kendi egemenliğine girdiğinde beni an” dedi.

 İsa ona, “Sana bugün söz veriyorum ki, yerin cennettir.” dedi.

Luka 23:39-43

Yazımızın bu safhasında iyi hırsız Dismas, kötü hırsız Gestas ve İsa arasında geçen çarmıh diyaloğunu sizlerle paylaştık. Dine veya metafiziğe dayalı her türlü meseleye bir gerçeklik atfedilip edilemeyeceği sorunsalı üzerine yorumumuzu kısa keseceğiz. Dinlerin var oluş tezinin düşünsel olana reddiyesini burada yeniden hatırlattıktan sonra bu yorumlama okuyuculara; “dinsel alana düşünsel yaklaşımın” gerçekleştirilmesi adına serbest alan olarak bırakılıyor. Yine de illâ bir yorumlamada bulunacaksak: “İsa, babasının bostanından bağ bağışlarken kimseye soracak değildi” diyenlerin karşılarında olduğumuzun bilinmesini isteriz. Kapitalizm’in sınırları içerisinde, toplumsal olan ve toplumu etkileyen ya da belirleyen her meselede olduğu gibi dinde de taraflaşma, egemenliklerini perçinlemeye çalışanlara karşı sağlanmalıdır. Dolayısıyla egemen sınıfların egemenliklerini yaratmadaki ve sürdürmedeki kararlılıklarının din başlığıyla da kuvvetlendiriliyor oluşunun temel açıklaması, 19. yüzyıl sosyalistlerince ortaya atıldı. Pusulamız orayı gösterir ve serbest alan söylemimiz bu çerçeve içerisinde okunmadığı takdirde deyimi bir nebze değiştirerek: “Bağa giren de bağcı kadar hırsız sayılacaktır.”

Sınıflı toplumlarda din mekanizmasının görevinin, toplumu oluşturan bireylerin yalnızlığa sevkini gerçekleştirmesi olduğunu biliyoruz. Aynı bireyler yaşadıkları yeryüzü parçalarında yaşamlarına yönelik her türden etkiye karşı bilinçli ya da bilinçsiz reflekslerle kimi zaman sorgulamaya girişseler dahi, ateşin samanda yanma süresine ve etkisine benzer bir tablonun defalarca gerçekleştiği de aşikâr. Öyle ki, daha iyi ve daha güzel olan, meleklerle ve herkese ait köşklerle bezeli bir dünya kazanma ihtimalinin var olabileceği düşüncesi onları bu noktaya itmekte. Dinde bir şeyler kazanmanın bazı şeyleri kaybetmekten daha olası olmaması düşüncesinin, kapitalizmin aptallaştırdığı, lümpenleştirdiği ve tembelleştirdiği insanına yakışan bir görüntü vermemesi de olası değil. Hemen hemen tüm tek tanrılı ve modern zaman dinlerinin insana cenneti tek başına kazandırabileceği söylemi, kapitalizmin insana reel Dünya’da yalnız olduğunu kanıtlamaya çalışması dolaysıyla da aynı. Din, insanlık tarihi boyunca süregelen her sınıf eksenli sisteme ayak uydurduğu veya daha doğru bir deyimle; egemen sınıfların çıkarları adına her dönem yeniden üretimi başarıldığı için düzenle bir bütün. Diğeri olmadan öteki sürdürülebilir değil. Ötekinin yokluğunda diğerinin varlık sebebi yok.

İnsan düşüncesinin ve yaşayış biçiminin korku duygusuyla çok daha fazla yönetilebilir olması keşfi, yönetici sınıfın “bunu neyle sürdürülebilir bir hâle sokabilirim” arayışlarını doğurdu ve dinin ortaya konulması veya yaratılması sonrasındaysa bir ölçüde istenene ulaşıldı. Yönetilmekte olan ve her çağda ezilen insanlar ise dün olduğu gibi bugün de hâlâ korkuyla tanrılarını yaratmaya devam ediyorsa, Saramago’dan alıntıladığımız parçanın bizlere bir şeyleri göstermesi açısından önemini vurgulamak isteriz.

 Din, bireyseldir. Toplumsal alana ve reel dünyaya yön vermesi adına egemen sınıflarca kullanılıyor olmasının ezilenlere yönelik ideolojik varlığı görülmek zorunda. Olmuş olanın aksine emekçiler kendileri olan dünyanın kaderine yönelik söz sahibi olmaya, korkularıyla yüzleşmeye ve yaşadıkları dünyayı daha güzel daha iyi bir yer yapmaya karar verdiklerinde egemen sınıflara ilk taşı da yine onlar atacaklar.

Mehti Yıldırım