Din ve Sınıf

“Ey insanlar! Affedin onu, o ne yaptığını bilmiyor.” 

Portekizli büyük yazar Jose Saramogo, “İsa’ya Göre İncil” romanını yazdıktan hemen sonra, Katolik Kilisesi’ni ayağa kaldırırken, İsa’nın sıradan insan davranışlarını, duygularını ve hareketlerini taşıdığı gerekçesiyle muhafazakâr Portekiz Hükemeti’ni de çileden çıkarmıştı. İncil’in, hemen hemen, kronolojik sıralamasına sadık kalınarak, sorgulayıcı ve yorumlayıcı bir yaklaşımla yazılmış olan roman, Saramago’yu büyük çapta bir lince sürüklemiş ve Kanarya Adaları’na yerleşmesine sebebiyet vermişti. Komünist kimliğiyle tanınmış olan Saramago, dünyada eşi benzeri fazlaca görülen ‘aydın’ın toplumdan koparılışı senaryosuna bir yenisini eklemekteydi ve 1922 yılında gözlerini açtığı dünyaya 2010 yılında, sürgünde ve sansürlüyken, düşüncelerinden ve işçi sınıfı siyasetinden taviz vermemiş olarak, görevini yerine getiren bir aydının kararlılığı ve dik duruşuyla veda etti. 

***

İnsanlık ilericiliğinin karşısındaki en büyük güçlerden birisi kuşkusuz dindir. Din ya da dinler tarihi, vâr olduğu ve süregeldiği ilk günden bu yana, toplumun uyuşturulması ve hegemonya altına alınması için, yöneten sınıfın en güçlü silahı ve yöneticiliğinin teminatıydı. Tersinden ilerleyecek ve aksini iddia etmek için çırpınacak olsakta, yönetilen sınıfın din karşısındaki eli kolu bağlı tutumunun, tarihsel olarak izleri bugün hâlâ, çarpıtılmış olsun ya da olmasın, elimizin altında yer almakta. ‘Cennetten arazi ısmarlama zamanları’ öyle kolay kolay unutulacak, üzerine set çekilecek basitlikte değildi de ondan. 

“Orta ya da Karanlık Çağ” diye anılan dönemin, kendisinden önceki zamanlara nazaran daha ilerici olmasına karşı, neden bu isimle onore edildiğini merak edenlere bir müjdemiz var: “Şimdiye kadarki tüm tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir.” (Komünist Manifesto’nun birinci sayfası. Henüz okumayanlar için aynı zamanda bir öneri mahiyetinde.) Meselenin devamını getirecek olursak, karanlıktı çünkü; sınıflar arası geçişkenliğin en aza indiği ya da sınıflar arası çatışmanın ayyuka çıkıp, yönetici sınıfın elinde bulunan çeşitli araçların yönetilen sınıf üzerinde, o zamana kadarki, en etkin biçimde uygulandığı dönemdi. Burjuvazi diye nitelediğimiz asalak sınıfının doğuşu ise bilinenin aksine bu zamana rast gelmekteydi. Shekespeare’in Hamlet’i ve “Olmak ya da olmamak” repliğinin perde arkası, merak edenlere sunulan ikinci bir öneri… Karanlık Çağ’ın delicilerine olan minnettarlığımızı göstermemiz açısından, hepsinin ismini geçiremesekte, bu öneriyi “Son Akşam Yemeği” tablosunun tasviriyle üçleyerek noktalayalım. Unutmadan söylemeliyim ki; İsa, ekmek ve şarap ile havarilerine son talimatlarını verdiğinde, asırlar sonra Karanlık Çağ’ın kapanışına sebebiyet veren Fransız İhtilali’nin ‘ekmek’ten çıkacağını eminim hayal dahi edemezdi.

Buraya kadar değindiğimiz noktaların birbiri içindeki bağlantılarına ya da tarihsel ilerleyişlerine dair kafalarında soru işaretleri oluşan arkadaşlarımıza şu açıklamayı borçluyum; Saramago’nun İncil’e yaklaşımı ile Katolik dünyasının İncil’i arasındaki farkı açıklamanın en doğru yollarından birinin bu olduğu kanısındayım çünkü İncil ya da dinin hegemonik taarruzu en fazla bu döneme damgasını vurmuştur. En azından kendisinden sonraki döneme gelininceye kadar. Saramago ise ele aldığı romanını salt din eleştirisi çizgisinden çıkarıp, sorgulamanın keskin tadına alayı ve küçümsemeyi eklemeden bırakmıyor. Kolay değil, koskoca bir sınıfın aklıyla asırlar boyu dalga geçen mekanizmaya ve o mekanizmanın garantörlerine, asırlara dayanan alay ve kandırmacanın karşılığı nihayet ödenecekti. Romanın, kimi kesimleri (ki bunların kimler olduğunu defaatle dile getirmeme rağmen, kudretlerine yeniden şahit olmak amacıyla ‘Burjuvazi’ diyerek pekiştirmede bulunayım) çılgına çevirip kudurtmasının sebebini hepimiz artık daha net bir şekilde anlıyoruz: “Sınıf farklılığı.”

Tarihte, her daim ileriye doğru atılış gerçekleşmediği gibi geriye doğru düşüşün engellenmesi meselesi çoğu zaman ya ertelenen ya da hiçe sayılan bir durum olarak günümüz düşünce yapısının ne yazık ki temmellerinden birini oluşturuyor. 1789 İhtilali, 1848 ve 1871 Devrimleri, 1917 Ekim Devrimi, 1923 Cumhuriyeti gibi örnekler, insanlığa yeni bir yol öğretirken, konumuzun çatısını oluşturan din başlığının, bu örneklere ve daha nicesine boyun eğmeyişi, kudreti ilâhi olanda aratan asalak sınıfın dersini iyi biliyor oluşundan kaynaklanmıyorsa nedir? Diğer yönünden bakacak olursak, bu sınıfın ortadan kaldırılamayışından kaynaklanan sorunun, yüz yıllardır sömürücü sınıfa sağladığı olanakların, sömürülen sınıfça kavranamayışının ortaya çıkardığı kimi sonuçları olduğunu yabana mı atacağız?

 Göreceğiz!

Elbette yabana atmayacağız. İşçi sınıfı yüz yıllardır tarih sahnesinde bürüneceği rolün ne denli büyük ve farklılık yaratacağı konusu üzerinde düşünmedi. Meselenin özü de burada yatıyor. Herhangi birimizin kendisi, ailesi ya da sınıfdaşı fark etmeksizin, başına gelen bir hak olayı sonucunda ellerini “sema”ya açıp şükretmesiyle ilerleyen olaylar silsilesinde, yalnızca hava ile kaplı olan ellerine baktığında gerçeğin farkına varması, bugün kemiğe dayanan bıçağın yakıcı gerçekliği kadar gerçek. Üstelik yeni bir gerçeklik olamayacak kadar da eskidi. Dünya birkaç yüzyıl önce vebadan kıvranırken, kilisenin sınırları içerisinde, ‘ilahi gücün vermiş olduğu güçlü bağışıklık sistemine sahip din adamları’, alt sınıfların ürettiğine el, tükkettiğine ise göz koyuyordu, ne olur ne olmaz diyerek. Sonuçta tanrının işine akıl sır ermezken, ondan alınan kudreti kendileri adına daha iyi kullanabilmenin yollarını bulmak adına kırk takla atılıyordu.

Birkaç yüzyıl sonra olanlara da bir bakın. Tarih yalnızca tekerrürden ibaret olamaz ama kan emicilerin neslinin devam ettiği ortada. Yeni bir tür virüsten tek başına etkilenenin işçi sınıfının kendisi olmaktayken, bu konuda, Türkiye’de söz sahiplerinden birinin din kurumu oluşu, emekçi kitlelerin boyun eğmesine yarayacak en güçlü araç olması sebebini taşıyor. Taşıyor çünkü; kendimize olan inancımızı bir türlü ellerimize almamakta ısrar ediyoruz. Onun yerine ‘Allah belamızı vermiş olabilir mi?’ cümlesi gibi ve benzeri kimi gericilikten yana saf tutmaların ardı sıra ilerliyor ve sermayenin bilmem kaçıncı kırk taklasına alkış tutmasak bile, yaratıcının yeryüzünde sesi soluğu olanların dokunulmaz olmalarını saydığımızdan mıdır bilmem, gıkımızı çıkarmadan seyrediyoruz. Gökten üç elma düşüyor, üçü de sermaye sınıfının kollarına iletiliyor. İşçi sınıfı bekleyedururken, göklerden gelen karara her gün bir yenisi ekleniyor. 

Peki, dinin hegemonik boyutu karşısında işçi sınıfını tutumu ne olmalı? İlk olarak kendisine olan güvenini yeniden kazanmak zorunda. Yüzlerce yıl boyunca sanatın, bilimin, sorgulamanın ve eleştirmenin yasak olduğu çağları aşan ne tanrının kendisiydi ne de kudretiyle bezedikleri. Yüzlerce yıllık saltanatları tek günde deviren ne kaderin bir cilvesi ne de peygamberlere bahşedilen mucizelerin bir başka örneğiydi. Öz güveni ve iradesi dışında bir şeye de ihtiyacı yoktu. 

İkincisi; örgütlü mücadelede yer almadan, ‘insan bireyciliği’ yalanına kapılarak sağ duyudan, onurdan, özgürlükten ve eşitlikten, kardeşlik ve dayanışmadan azade bir şekilde yaşamayı içine sindirmemesi gerekiyor. Tarihin hiçbir anında ve hayatın hiçbir alanında gelişmişliğin ve ilericiliğin tek başına kazanıldığına şahit olamazsınız. Kendilerini tanrının yeryüzündeki halifeleri yerine koyanlar ezelden beridir varlar ve sınıflı toplum düzeninin idamesi adına söylediğimizin tersini söylemekten geri kalmayacaklar. Düşündüklerinin, söylediklerinin ve gerçekleştirdiklerinin elle tutulur hiçbir yanının olmaması; gericiliğin, çürümüşlüğün, yozlaşmış olanın devam ettirilişinin önünde engel teşkil ederken, ilâhi olana yaslanıp işçi sınıfını da buraya mahkum etmeye çalışıyorlar. Ne yazık ki çok uzun zamandır bunu gayet iyi beceriyorlar. Ne de olsa, “İsa havarilerini yaratmasaydı, kaçınılmaz olarak kaçık olacaktı.”  Saramago, İsa’ya Göre İncil romanını yukarıda epigraf şeklinde asılmış olan cümleyle noktalar. Tanrıyı kastederek söylediği bu cümle, İncil’de şu şekilde geçmekte: “Baba, affet onları, ne yaptıklarını bilmiyorlar.” Bunun üzerinde daha fazla durmak istemiyorum ama son söz olarak şunu biliyorum: İşçi sınıfı kendisine yapılanı ne unutacak ne de affedecek çünkü onlar ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar.

Mehti Yıldırım