Eğilip Bükülenler: Toplumsallıktan Bireysellik Çıkarmak

“Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz.”

Yukarıda okumuş olduğunuz başlık, 1995 yapımı Cesuryürek filminden alındı. 13. yüzyılda yaşadığı bilinen İskoç William Wallace’ın kendi ülkesini İngiliz egemenliğinden çıkarma mücadelesini konu ediniyor. Birçok tarihçinin üzerinde hem fikir oldukları nokta; senaryonun güzelleştirilmesi adına tarihselliğe ters düşen birçok olayı filme katması. Amerikan tekeline gittikçe hapsolan sinema dünyası, kan emici finans sermayesinin kâr hırsının sonucunda tarihi yeniden yaratma kudretine de sahip. Hâl böyleyken sinema üzerinden gördüklerimizi yorumlamaya ve çıkarımlarda bulunmaya çalışıyoruz. Doğru kaynağımız ve sınıfsal yaklaştığımız bir tarih bilincimiz de yoksa beklenen ve istenenden öteye ulaşılması, doğru yorumun yapılması başka bir bahara kalıyor. 

William Wallace ve beraberindeki İskoçların özgürlük mücadelelerinin ana kaynağı her şeyde olduğu gibi sınıfsallıktan ileri geliyor. Uzun Bacaklı Edward’ın ülkesi İngiltere, birçok bakımdan Britanya Adası’nda hakim güç durumunda. İskoçları, İrlandalıları, Gallerlileri ve diğer birkaç azınlığı himayelerinde tutmakta. Feodal bağlılıkların hüküm sürdüğü bu dönemde toprak üzerindeki özel mülkiyet çok daha dar bir kesimin elinde bulunuyor; Soylularda. Bu soylular, işlemekte olan düzende, pastanın yarısına sahip durumdalar. Geri kalanı ise düzenin kudretli koruyucusu ve devamcısı krala gitmekte. Soyluların topraklarında bulunan köylü kesimi ise özel mülke ayak bastıklarından dolayı vicdanlı soyluların koruyuculuklarına minnettarlar! Ne pastası ne payı…

Yüzlerce yıl boyunca ezen sınıf ile ezilen sınıf arasındaki çatışma birçok tarihsel olaya sebebiyet verdi. İskoçların ayaklanması bu çatışmalardan yalnızca biri. Bağımsızlık ve eşitlik rüyası her döneme damgasını vurur. Gerçekçidir ve elde edilmelidir. İster 13. yüzyılda yaşamış olunsun isterse de çok daha eski çağlardan birinde. Toplumların yaşam koşullarını ve bu koşulların sonuçlarını üretim ilişkilerinin bizzat kendisi belirler ve sınıf bilincine, öyle ya da böyle, bir şekilde varan toplulukların mücadelesi her dönemde ya bir yaftaya ya da çarpıtmaya maruz kalır. Çarpıtılan ya da yaftalanan her türlü mücadelenin arkasında ise siyasal, sanatsal, bilimsel, tiyatrasal, sinematik veya edebi farklılıkların (burada yönetici sınıfın ve yönetilen sınıfın aynı dönem içerisinde meydana getirdikleri üretimden ve mücadeleden bahsolunuyor) kime ve neye hizmet ettiğinin iyice idrak edilmesi gerekliliği önem arz eder. Dahası geçiştirilemeyecek ve üzerine sünger çekilemeyecek bir dizi sorunu beraberinde getirecektir. Neden mi, çünkü; taraflaşma yalnızca siyasal alana hapsolunacak bir başlık değildir de ondan. Sanatta, sinemada, edebiyatta ve yaşamsal her türlü üretimde taraflaşma sağlanmadan düzenin çarpıklığı ve çürümüşlüğü ile mücadele yarım ya da yanlış sürdürülmeye muhtaçtır. 

Bunları neden dile getirdik, açıklayalım: Biraz önce, yaşanmış olan toplumsal bir mücadelenin, yönetici sınıfça tarihler boyu ne denli değiştirildiğine ve dönüştürüldüğüne şaşkınım da ondan. Ezilen sınıflar tarihin her döneminde mücadeleleri sonucunda çeşitli kazanımlara kavuştu. Üstelik öyle alelâde bir hareketlenmeyle ya da bireysellikle değil. Filmin ana çatısını ise İskoçların mücadeleleri oluşturuyor ama bir farkla, mücadeleye girişmelerinin tarihsel arka planı bireyselliğe dayandırılmakta. Üstelik bunu ‘aşk’ gibi insanlığın bireysel anlamda en can alıcı noktalarından birine bağlamaktan kendilerini alıkoymadan. Yıllara ve hatta asırlara dayanan adaletsizliğin, eşitsizliğin ve zorbalığın adını dahi anmadan. Wallace’ın, İskoçların ya da daha nicelerinin mücadelesi bireysel aşka sığdırılamaz. Ağır gelir. Aşk değerlidir değerli olmasına karşın ama toplumsal bir mücadele ve hak arayışına sebep olduğuna işaret etmek yanlış ve eksiktir. Wallace’ın sevdiği kadın olan Murron’ın ölümüne duyduğu öfke neticesinde özgürlük arayışına giriştiği ya da meselenin burdan başladığı söylemi her şeyden önce ideolojiktir. Kapitalizm ya gerçeği örter ya da eğip büker. 

Buraya ilişkin iki örnek daha vermenin sakıncası bulunmuyor. Zira bugünlerde karşımıza sıklıkla çıkan bu durumun ehemmiyeti aşikâr. Yıllardır Nâzım Hikmet’in yalnızca bir aşk şairi gibi lanse edilmesi, kan emici finans sermayesinin tepesinde oturan ‘koç’larca kanıtlanmaya çalışılıyor. ‘Sansürcü YKY’ den bahsettiğimi anlamışsınızdır. Komünizm’in korkulacak bir tarafı yok. Tabii kaybedecek herhangi bir şeyiniz yoksa ve kazanılacak onlarca şeyiniz varsa. Devam edelim; birkaç sene evvel Spartacus dizisi gösterilirken, Spartacus’ün eşine yapılanın intikamını almak amacıyla direnişe geçtiği tezini de baştan sona izlemişsinizdir. Çok garip ve gülünç mü geldi, öyle değil!

Kapitalizm, insanlığın aydınlanmacı birikimine dört koldan saldırılarla hayatta kalmaya çalışmak zorunda. Hayatını devam ettirmesinin ön koşulu burdan geçmekte çünkü. Sanatı ve sinemayı metalaştırmadan, sanatsal üretimi içeriksizleştirmeden yoluna devam edemez. Tarihi kaynakları değiştirmeye çalışması, doğruların üzerini çeşitli argümanlarla örtmeye çabalaması bundan. 2. Dünya Savaşı sonrası özellikle ABD ve İngiltere sinemasından çıkan filmlere bir bakın. Faşizmi yenen, insanlığı demir parmaklıklardan kurtaran özgür insanların, özgür iki ülkesinin sinemalarına.! Tarihi değiştirme kudretlerinin büyüklüğü yanında bir o kadar da alçak ve yalancılar. Kapital düzen; izlettiği filmlerden giydirdiği kıyafete, okuttuğu kitaplardan dinlettiği müziğe kadar bir bataklık, insanlığın aydınlanmacı gelişiminin önünde ise koca bir engeldir. 

İskoçların ve William Wallace’ın mücadelesi kendini aşmaya çalışan insanlığın hikâyesidir. Yaklaşık 700 yıl önce gerçekleşen olayın tarihsel olarak arka planında sınıfsallığı görmeyen, eşitlik ve özgürlük arayışının bireysel duygulardan öte olması gerekliliğini kavrayamayan bir yorumlamanın herhangi bir geçerliliği yok. Günümüzde bunu çok daha sert bir şekilde hissediyoruz. Yalanlanmaya ya da çarpıtılmaya çalışılan karşısında farkında mısınız bilmem ama tarih bizi göreve çağırıyor.

Mehti Yıldırım