Ekmek ve Piyano

Bazen çok dengesiz bir bedenim olduğunu düşünüyor, şikâyet ediyorum. Olur olmadık yerde üşüme, yorgunluk, uyku… Dün de çok üşüyordum. Ayaklarım buz kesiyor. Bir süre sonra da titremeye başladım. Açlıktan mı bilmem ama midem de bulanmaya başladı. En sonunda attım kendimi varilin başına. Varil mi? Ne varili?

Kadıköy Belediyesi önünde grev yapan işçilerin günlerdir; karda, kışta, soğukta ısınmak için ateş yaktıkları varil…

Geçtim başına. Bir güzel sıcak ki… Sonra ayaklarım da ısındı. Bir arkamı dönüyorum ateşe bir yüzümü dönüyorum. Bir taraftan da varilden çıkan duman yakıyor gözümü, boğazımı ama sıcak.

Sonra diyorum ki içimden: “ Helal olsun işçilere. Bu havada, bu soğukta kolay değil.” Arada bir de bir şarkı mırıldanıyorum içimden: “Grev çadırı önünde/ Bir işçi dimdik duruyor/ Grev çadırı önünde/ Kızıl bir ateş yanıyor…”

Sonra zaman geçiyor. Sendika içeride bir şeyler yapıyor. Sonra görünüyor birileri binanın kapısının önünde. Az önce ateşli ateşli konuşan, “Savaşacağız!” diye ortalığı inleten pos bıyıklı görevli ya da artık her neyse diyor ki: “(…)Ne alırsak kârdır… Aranıza işçi olmayan kimseyi sokmayın…” daha söylüyor da söylüyor. Ortalığı bir karanlık is kaplıyor. Yanı başımızda tek tük işçi sesleri, içimizde öfke… 

Sattılar!

Ateş başında, kıyıda köşede konuştuğum işçilerden biri diyordu ki: “X abi öyle şey yapmaz. Güvenirim…” Kalabalık dağılırken, vedalaşırken sordum ona: “Ne oldu? X abi öyle şey yapmaz diyordun” dedim. Güldü…

Satıldılar! Şimdi gel de bu insanlara anlat! Umutlarını kırdılar! Ekmek içindi mücadeleleri. “Ben kendim için değil, çocuklarım için buradayım.” derken kat kat giydiği çorapların arasına geçirdiği poşeti gösteren işçinin belki de mücadeleye olan inancını kırdılar! Mücadele etmişler ve buraya kadar iyi gelmişlerdi. Bir basınç daha belki… Bir gayret daha ve ekmek! Ve gül, karanfil! Ve sıcak bir gülümsemesi sevdiğinin! Ve koşarak kucağına atlaması evladının! Ama olmadı… 

“Değişmez, değişmez.” anlamına gelen bir şeyler diyordu teslim bayrağını çeken ama yine de bağıra bağıra bir şeyler söyleyen görevliye sırtını dönmüş ateş başında konuşan işçi. Evet, haklıydı. Bu düzen değişmedikçe, hiçbir şey değişmez!

Sabah oldu ve yeni bir gün başladı. Haber ve köşe yazılarını okuyorum. Geçtiğimiz günlerde gördüğüm ama artık görmeye alıştığım(!) “iş cinayetleri” arasına karışmış bir intihar haberi üzerine yazılmış bir yazı okudum. Bir doktorun intiharı üzerine… 

İntihar etmeden önce bir de mektup bırakmış arkasında. 6 sayfalık bir mektup. Biraz bakındım internete ve bazı “detaylara” ulaşabildim. Okurken ne hissettim, bilmiyorum. Neler geçti aklımdan acaba? Saçma mı dedim? Acı mı? Yoksa acı bir tebessüm mü ettim? 

Şöyle yazmış:

“Mutlu olmak çok anlamsız geliyor. Artık çok yoruldum. Ne elde edersem, neye sahip olursam olayım sanki hiçbir şeyim yokmuş gibi hissediyorum. Yani sahip olduğum şeyler bana mutluluk vermiyor.”

“İronik olan şu ki; insanların birbirine tahammül edememesine tahammül edemez oldum. İncir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerle birbirine hakaret edenler, birbirini incitenler, kalp kıranlar beni ümitsizliğe sürükledi.”

“En çok utanç duyduğum şeylerden biri de bir enstrüman çalamıyor olmak. Piyano çalamadım. Gittiğim için biraz kendimi ezik hissediyorum. Tüm bunların ötesinde bilim tarihi gezimi gerçekleştiremedim. En çok yarım kalan işim bu diyebilirim. Keşke sevdiğim bilim insanlarının mezarlarını ziyaret edebilseydim.”

Ne acı değil mi? Bu düzen insanlara bir enstrüman çalmayı; mutlu olmayı bile veremiyor. Onun, Mustafa’nın ne derdi vardı ki? Hadi, belediye işçisinin derdi açlık; derdi yoksulluk. Mustafa’nın ne derdi vardı? “Saygın” bir mesleği vardı. Çok iyi bir geliri de vardı belki. Sevgilisi de varmış ve yazdığına göre çok da mutluymuş. Yahu arabası bile var!

Tabii bir de “Yılda on gün yapabilmek için bir yıl çalıştığı deniz tatili”… 

Şöyle bir şey karalamıştım bir iki ay önce:

‘Bir ev ve araba için yıllarca çalışmak istemiyorum… Hiçbir yeteneğim yok… Kendimi tanımıyorum…’ şeklinde bir not bırakarak intihar eden,18 yaşındaki biz. Hemen hatırladınız değil mi? Furkan Celep. O da buna benzer bir mektup bırakıp intihar etmişti. Yaşamdan zevk alamıyordu. Mutlu değildi. Yapmadığı, denemediği şey kalmamıştı. Üstüne bir de “taptaze”, dipdiri bedeni sömürülmekteydi. Yabancıydı artık bu dünyaya. Mustafa da… 

Belki de bir eşikte, bir sınırdaydılar. Ne eşiği, sınırı? Şöyle devam etmişim karalamaya:

Son zamanlarda, okuduğum, öğrendiğim kadarıyla farkına vardım ki bir 100 yıl öncesini tekrar yaşıyoruz. Bazı ‘emekli devlet büyükleri’nin televizyon programlarına çıkıp ‘100 yıl önce, 1.Dünya Savaşı öncesi döneminin aynısı! Şöyle yapmalı, böyle yapmalı!’ diye kabardıkları bir tekrar değil  bahsettiğim: Düşünce ve yaşamda bir tekrar.

Şöyle ki…

İşçi sınıfı fokur fokur kaynıyor. (Memlekette) Her yerde irili ufaklı grevler, işçi gösterileri ile siyasal gösteriler, yürüyüşler, toplantılar gerçekleşiyor. Yeni yeni siyasal, toplumsal oluşumlar ve deneyimler yaşanıyor (ki bunlar bir devrimci dönem ya da durumda üstüne bina inşa edilecek olan temelin yapı taşları; uçmaya çalışan güvercinin kanat çırpışlarıdır). Yalnız memleketimizde değil, dünyanın birçok yerinde devlet şiddeti artıyor. Bir yönetememe hâli kendini gösteriyor. Bir de emperyalizm hiyerarşisinde birtakım kıpırtılar(bir süredir vardı zaten) yaşanıyor. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin son zamanlarda (tabii ki izin verilen sınırlar içerisinde ama sermaye sınıfı da fırsatları değerlendirmiyor değil) askerî alanda yapmış olduğu müdahale ve operasyonlar; yardım vs. gibi adlar altında yapılan sermaye ihraçları, hukukta (sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda ve işlerini kolaylaştırmak için) yapılan ya da yapılacağı söylenen “reformlar”, ve hepsinden de önce ve hepsine ve daha nicelerine yol yapan rejim değişikliği…

Bütün bunlar emekçi halkın gırtlağını sıkan eli daha fazla sıkıyor. Cebinden daha fazlasını alıyor. Çürüme ve dinselleşme artıyor, artıyor, artıyor. Ve insan yine  “…ya bu neyin puştluğu bu…” demeden kendini alamıyor. Ne zaman patlar? O belli olmaz. 

Neyse… 

Bir de düşüncede bir tekrar olduğunu düşündüğümden bahsettim. Evet, bundan neredeyse 100 ya da biraz daha fazla yıl önce de böyle bir siyasal ortam vardı. Bir de bütün bu pisliği görüp de her şeyden elini eteğini çeken; melankoli içinde yüzen, serserice ölümünü arayan “zamanının kahramanı” olan insanlar vardı. Bunların hareketlerinin temelinde dünyanın artık yaşanacak bir tarafı kalmadığı ve ona yapılacak pek de bir şey olmadığı şeklinde (belki) özetlenebilecek bir motivasyon vardı. Ya bir düelloda “kahramanca” ya da sessizce bir köşede intihar ederek yaşama veda ederlerdi. Bir tepkidir tabii ki. Ama nasıl bir tepki?

Baştan başa” karanlık, “baştan başa” umutsuz

“Dili” katrandan acı 

Bir de karanlığa gömülmüş kasabalardan, tek tük şehirlerden ve uçsuz bucaksız steplerin içinden çıkan; belki “(…) ya bu neyin puştluğu bu…”  diyen ama harekete geçen; defalarca buzlar içinde sürgünleri yarmış da çıkmış ve “yaşama müdahale” eden, uçsuz bucaksız ufkuyla onu değiştirmeye ve dönüştürmeye talip ve tarihin gidişatını, insanlığın “kaderini” yırtıp atacak ve ona yepyeni, bambaşka bir yaşamın mümkün olabileceğini gösteren; “Kimseye ihtiyacımız yok. Kendi geleceğimizi kendimiz inşa ederiz!” diyen ve kollarını sıvayarak bir ülkeyi yeniden inşa eden; buzu kıran ve yolu açan her yaştan ve bilmem kaç milletten yiğit kadın ve erkeklerin düşünsel ve tabii ki eylem yolu.

“Baştanbaşa sevda, baştanbaşa tutku 

Dili baldan tatlı”

Şimdi sorarım size, bu karanlığın sardığı ama bir yandan da içindeki ışığın dışarı çıkmaya ama daha da önemlisi bunun için, yani yaşam için bir müdahale bekleyen bu yaşamdan; bu kavga alanından biz de çekilirsek ne olur? “Okumuş insanın halkına karşı sorumluluğu vardır!” denilen dönemden; Dağdaki kurda kuşa, börtü böceğe; kundaktaki bebeğe karşı sorumluluğumuzun olduğu bir döneme geldik. Ve bu dönemde siyaset de bilim de sanat da biz varsak var. 100 yıl önceki o yiğit kadın ve erkekler gibi…  

Ve şimdi:

‘…bir müdahale gerekiyor: tarihe, topluma, dünyaya.’

Muhammed Nalbant