Emek ve Emekçinin Gözünden Fotoğraf: Elif Eylül Gül ile Söyleşi

Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu, salgın süresince internet üzerinden çeşitli etkinlikler düzenlemeye başladı. 1 Mayıs öncesinde “Emek, Emekçi ve Dayanışma” başlığıyla belirlenen etkinliğe ulaşan yüzlerce fotoğraf arasında başarılı bulunan 10 fotoğraftan biri, TKG üyesi Eylül tarafından çekildi. Fotoğrafçılık, emek ve yeni bir düzen üzerine kendisiyle sohbet ettik. Yarışmada başarılı bulunan diğer fotoğraflara buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Merhaba Eylül, seni tanıyarak başlayalım. Fotoğrafçılığa nasıl başladın, bize biraz anlatır mısın?

Merhaba ben Elif Eylül Gül. Fotoğrafçılığa okuduğum meslek lisesinde  3 sene süren eğitimim ile başladım. Benim için okuduğum bir bölüm ve yaptığım iş olarak bakmanın yanı sıra, çektiğim fotoğraflar düşüncelerimi  temsil ediyor. Tür olarak Sokak Fotoğrafçısıyım (Belgesel Fotoğraf) ve çektiğim fotoğraflardaki insanları ”hiç yoklarmış” gibi davranan, onlara acıyanların gözü önüne sermek için çekiyorum. Çünkü amacım bu gerçeği gösterebilmek; sokakta yaşayan binlerce insan var ve bu tamamiyle sınıfsal bir mesele.

Peki bu yarışmaya neden katılmak istedin, özel bir anlam ifade ediyor muydu senin için?

Katıldığım tema ”Emek ve Emekçi Dayanışma” adı altında 1 Mayıs haftasını kapsayan bir temaydı. En başta da söylediğim gibi yarışmada güttüğüm amaç kazansam da kazanmasam da etkileşim sayesinde insanların görebilmesini sağlamaktı.

Nasıl bir deneyim oldu? Mesela nelere dikkat ettin fotoğrafları çekerken, neyi öne çıkarmaya çalıştın?

Fotoğraf çekmek için her zaman Avrupa Yakası’nı seçiyorum. Yarışmadaki fotoğrafım da 2017’de Sirkeci Garı’nda çekilen bir fotoğraf. Sokak Fotoğrafçılığının en önemli kısmı kadrajın içinde ”insan” barındırması. Bu fotoğraflardaki diğer gerekleri de karşılar. Ben direkt  bir odak olarak insanları çektiğim için fotoğrafta insan aramaktan ziyade, insandaki duyguyu aramaya başladım. Bu duygular kimi zaman çok değişken; sinirli, üzgün, donuk vs. bir çok insan. Bir çok kere sinirli olanlarına denk geldim. Haliyle çoğu insan onlara kamera doğrultulmasından hoşlanmıyor. İtekleyenler , bir şeyler fırlatanlar, sözlü tacizde bulunanlar binbir çeşit insan… Bunların yanı sıra oturup sohbetler edebildiğim, sevgisini paylaşan, bana hayat tecrübesi kazandıran binbir çeşit insan daha var.

Hepimiz belirli gündelik rutinlerin içerisindeyiz, bu rutinlerin bir bölümünde de emek sömürüsüne maruz kalıyor, çalışıyoruz. Ve çoğunlukla bu keşmekeşin içerisinde ne yaptığımızı, ne için çalıştığımızı da fark edemeyecek kadar meşgul oluyoruz. Fotoğraf bu faaliyetleri dondurup, dışarıdan bir göz olarak görmemizi sağlıyor. Örneğin senin fotoğrafındaki gibi iki işçi bankta dinlenirken kendilerini gördüklerinde sence neler hissedebilirler?

Şöyle düşünelim; fotoğraftaki iki emekçiyi hiç tanımıyorum, onlar da beni. Bu fotoğrafı gören yüzlerce emekçiyi de tanımıyorum, fotoğraftaki emekçiler de. Ama fotoğraftaki durumdan da görüyoruz ki bu işçiler “emek sömürüsü” nü gayet iyi tanıyorlar. Bu fotoğraf sayesinde tanımayanlar da tanıyor belki de. Kendilerini görmelerine gelirsek belki anlattığım diğer örnekteki insanlar gibi sinirlenebilirler, ama işçi kendi sınıfının penceresinden bakarsa, bu fotoğrafı daha  anlamlı hale getirip, bu iletinin onlar sayesinde olduğunu anlayıp sevinebilirler de.

Öyleyse fotoğraf çekmek senin için bir yandan da politik bir faaliyet diyebiliriz, çünkü sana göre sınıf ayrımını kadraja almak fotoğrafçılar için mümkün.

Kesinlikle öyle. Zaten çoğu insan farketmese de bugün dert yandıkları, rahatsız oldukları her sorunun temeli sınıfsal ayrıma dayanıyor. Önemli olan bizlerin ne kadar sınıfımızın penceresinden bakabildiği. Zor bir şey de değil, iki sınıf var; patronlar ve işçiler. Patronların her alanda üzerimizde hüküm sürmeye çalıştığı, ”para” egemenliklerine dayanarak bizlerin egemenliğini sömürdüğü gerçeğini somut hale getirdim fotoğraflarımda. Bir fotoğrafı çekerken ne amaçla çektiğimiz, bakarken ondan ne alabildiğimiz önemli. Hele  ki Sokak Fotoğrafında bu çok çok önemli. Yani evet, özellikle de bir Sokak Fotoğrafçısı’nın sınıf ayrımını kadrajına alması fazlasıyla mümkün. Kadrajına almayı tercih etmeyen fotoğrafçılar da ne yazık ki bu gerçeği zaten örtemeyecekler. Sokaklar bu insanlar ile var, sokaklar hiçbir zaman  ne yazık ki bomboş değil. Bunu bilmek bile sınıfsal ayrımın görülmesi için gayet açık bir gerekçe.Salt  sanat yapma kaygısı gütmüyorum, yeri ve zamanında o da çıkar kadrajımdan. Şu anki önceliğim farkındalık ve (öyle değerlendirilirse) sanat. Kimilerine göre birbirlerini nötrleyen iki olgu olabilir ve zaten ”sanat” diyebilmek de bir noktada subjektif bir yorum olacağı için karar fotoğrafa bakan kişide.

Son soruyla bitirelim, farklı bir düzenden, insanların özgür ve eşit biçimde yaşadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Sence o düzenin sokaklarında hangi kareleri göreceğiz, sen nasıl hayal ediyorsun?

İnsanların özgür ve eşit yaşadığı düzeni, Sosyalist Cumhuriyet’i kurduğumuzda kafamda genel anlamda beliren tablo her köşe başında dışarıda yatan çocuklardan ziyade; birbirleri ile eğlenebilen çocuklar. Düzeni değiştirdiğimizde çalışan ”emekçi” çocuklar değil, gerektiği gibi oyunlar oynayan mutlu çocukları fotoğraflamak istiyorum. Bu fotoğrafları çekmek istememin sebebi baktığımızda mutlu olmanın yanı sıra, diğer ülkelere de ”Bakın Sosyalizm böyle bir şey” demenin yine somut kanıtlarını elde edebilecek olmamız. Çürümüş düzen fazlasıyla yansıdı kadrajlarıma. Kendi kadrajımızı kendimiz yarattığımız gibi, istediğimiz düzeni de kendimiz yaratacağız ve mücadelemize devam edeceğiz. Ta ki o fotoğraflar çekilene dek…