Fatih Yaşlı: ‘Z kuşağı’nın yaşamını kapitalizmin krizi belirliyor

Sandık hesaplamaları özellikle sosyal medyada siyasetin ana tartışma unsurlarından biri. ‘Kimin görev onayı hangi aya göre değişmiş, sokaktaki vatandaşın ekonomiyi beğenmeme oranı kaç, gençler neden iktidara uzak duruyor?’ Sorular böyle uzayıp gidiyor. Elbette toplumsal muhalefetin bu kadar gerilediği ve tüm beklentinin işlevini kaybetmiş mecliste yapılan bireysel polemiklerle varlığını sürdüren düzen muhalefetine indirgendiği dönemde bu hesaplar normal. Ancak gençlik tartışmasının, iktidarın tutmayan politikalarına bakılırsa gerçek bir dinamiği yansıttığı da açık, bu tartışmanın bir yaş kuşağına indirgenmesi ise tam anlamıyla çarpıtma. Konuyla ilgili sorularımızı Fatih Yaşlı’ya yönelttik.

Son birkaç aydır herkes Z kuşağı üzerine konuşuyor. Sadece siyasi partiler değil, şirketlerin satış ve pazarlama departmanlarının da bu kuşağın eğilimleri üzerine odaklanması yeni de değil. Medyada güncel olarak karşımıza siyasete tesir edecekleri konumları, daha doğrusu oy davranışları üzerinden çıktılar.
2023 seçimlerinde belirleyen olacakları tezi etrafında şekillenen bir anlatı var şu an Türkiye siyasetinde. Tüm siyasetin sandığa sıkıştırıldığı, mücadele yöntemlerinin, örneğin örgütlenmenin, unutturulduğu bir ülkede böyle tanımlı bir grup insanın iddia edildiği kadar büyük bir etki yaratma imkânı var mı?

X, y, z… Bu tür kuşak tariflerini burjuva dünya görüşünün ve bilim anlayışının bir parçası olarak görüyorum. Her yerde olduğu gibi burada da “sınıfsızlaştırma”, meselelerin sınıfsal niteliğini görünmez kılma çabası var. “Z kuşağı” diye homojen bir yapı yok, farklı sınıflardan gençler var karşımızda. Ve bu gençlerin “Z kuşağı”nın özellikleri diye tarif edilen niteliklere sahip olup olmadığını belirleyen şey de sınıfsal konumları ve sınıfsal konumlarından kaynaklı olarak maddi imkânlara, örneğin bilgisayara, tablete, internete sahip olup olmadıkları ya da sahiplik dereceleri. 

Çok basit bir örnek vermek gerekirse, bugün “Z kuşağı”na mensup olduğu söylenen gençlerin çok küçük bir bölümü, uzaktan eğitim söz konusu olduğunda her türlü donanıma sahip bir şekilde ve itinayla özel okullardaki öğrenim hayatlarına devam ederken, ezici bir çoğunluk bu imkâna kavuşmanın maddi altyapısından yoksun bir şekilde yaşıyor. Ya da aynı kuşağın ciddi bir bölümü okula dahi gidemiyor, çalışmak zorunda kalıyor. Başka bir düzlemde ise kız çocukları/genç kızlar ne okula ne de işe gidebiliyor, eve kapatılıyor ve sonra da evlendiriliyor.

Dolayısıyla karşımızda, üç beş özellik üzerinden ortaklaştırılıp üzerine analiz yapılabilecek bir inceleme nesnesi yok; aynı yaş grubuna mensup olup aynı dünyanın içine doğmakla birlikte, farklı sınıflara mensup gençler var ve bu gençlerin de birbirlerinden farklı farklı dünya görüşleri bulunuyor. Hatta ezici çoğunluğunun bütünlüklü bir dünya görüşü dahi bulunmuyor. Eğer illa ki bir ortak nokta aranacaksa, bu da yine sınıfsal konumları üzerinden yapılabilir. Şöyle ki hem alt sınıfların hem de orta sınıfların şiddetli bir yoksullaşma sürecine tanıklık ediyoruz ve bu elbette çocukların/gençlerin yaşamlarını da doğrudan belirliyor. Eğer siyasette bir etkileri olacaksa, göz önüne alınması gereken şey, bu gençlerin önümüzdeki süreçte bu yoksullaşmaya nasıl tepki verecekleri ve politize olup olmayacaklarıdır. 

Kuşkusuz bu kuşakta biriken bir tepki, alttan alta bir öfke var, bu doğru. Ancak bunun hem “kendiliğinden” bir karakteri var, yani örgütlü değil hem de düzen siyasetinin kendileri için tarif ettiği tek politik tutum sandığa gidip oy vermek, bunun dışındaki her türlü politik davranış biçiminden uzak durmaları isteniyor kendilerinden. Dolayısıyla “Z kuşağı”ndan düzen muhalefetinin beklediği şey, kafalarındaki “restorasyon” ve “yumuşak geçiş” planına uygun bir şekilde, bu gençlerin radikalleşmeden, düzen dışına çıkmadan, gerçek anlamda isyan etmeden “tıpış tıpış” sandığa gidip oy vermeleri.   

Z kuşağı üzerine bu kadar araştırma yaptıran, binlerce lirayı onları etkileyebilmek için harcayan düzen muhalefetinin hesabı yalnızca oy mu peki? Özellikle sağ partilerin ciddi bir çaba içerisinde olduğunu görüyoruz, şeriat savunusu yapan siyasi hareketler dahi “genç söylemler” ile ortaya çıkıyor. Bu çıkışların çoğunun eğreti durduğunu kabul etmekle birlikte, düzen siyasetinin konuya odaklanmasının tek sebebi oy hesabı olamaz diye düşünüyoruz.

Hem dünyada hem Türkiye’de geçmişten günümüze gerici ve faşist hareketlerin hedef kitlesi her zaman gençler olmuştur, bugün de aynı durumun yaşanması tesadüf değil. Bu hareketler gençliğin dinamizmini, ataklığını, heyecanını manipüle eder, onu kendi gericilikleriyle, ırkçılıklarıyla kuşatır, zehirlemeye çalışır. Hatta dinci akımlar bunu daha çocuk yaştan başlatır. Tarikatlarda, cemaatlerde, Kuran kurslarında küçücük çocuklara yapılanların hepimiz şahidiyiz. Bu nedenle elbette ki meselenin sadece oy hesabına indirgenmesi söz konusu olamaz. “Ağaç yaşken eğilir” sözünün gereği, hem düzen hem de düzenin en gerici unsurları, gençliğin sol fikirlerle, ilerici fikirlerle tanışmasını engellemeye, daha baştan bu seçeneği bertaraf etmeye çalışırlar. Bunun için bir yandan gençliğe alttan alta sopa gösterilir ama bu yeterli olmaz, aynı zamanda ona kimi “fikirler”in de sunulması gerekir.

Zaten bu nedenle dünyanın her yerinde düzen, devlet ve gerici akımlar iç içe geçmiştir, bu iç içe geçmişlikle gençliğe saldırırlar, onu yontmaya ve “ailenin, devletin, özel mülkiyetin” bekçisi yapmaya çalışırlar. Bugün de tam olarak buna tanıklık ediyoruz, gençlik bir yandan depolitize edilirken, bir yandan dinci gericilik ve ırkçı milliyetçilik tarafından bir ideolojik kuşatma altına alınmak isteniyor.  

Z kuşağının bu kadar ön plana çıkma sebeplerinden biri dünyadaki benzer trend de diyebiliriz. ABD’de başlayan ve Avrupa’ya yayılan eylemlerde, hatta Güney Amerika’da çeşitli toplumsal hareketlerin ön saflarından “genç” fotoğraflar aldık, hatta yer yer siyasi içerik açısından da alışıldık eylem biçimlerinin daha ötesine taşındığını gördük. Ön saftaki bu insanları bağlayan şey basitçe bir kuşak tanımlamasına sıkıştırılabilir mi? Kapitalizmin belirli bir dönemine gözlerini açmaları daha büyük bir ortak payda değil mi? Sonuçta Z kuşağı, emperyalizmin sosyalizmin kırıntılarını dahi yok ettiği ve kriz üzerine kriz yaşadığı bir dönemde doğdu ve büyüdü.

Haklısınız, “Z kuşağı” kapitalizmin hâlâ etkilerini hissettiği ve üstesinden gelemediği 2008 krizinin içerisine doğdu ve bugün de yaşamını belirleyen esas şey kapitalizmin çok boyutlu krizi. Kapitalizm tüm dünyada bir hegemonya kriziyle karşı karşıya, sermaye sınıfının farklı fraksiyonları birbiriyle keskinleşmiş bir rekabet içerisinde. Öte yandan Çin’in yükselişi, ekonominin merkezinin Batı olmaktan çıkışına dair işaretler, popülizm, radikal sağın yükselişi gibi fenomenler söz konusu. Tüm bunlar olurken henüz ortada gerçek anlamda bir işçi hareketinden, bir gençlik hareketinden, genel bir muhalif yükselişinden ise söz etmek mümkün değil. Dünyanın farklı yerlerinde birtakım kıvılcımlar mevcut ama bunlar şimdilik küresel bir yangına dönüşmekten uzak görünüyor.

Ancak özellikle salgın süreciyle birlikte dünyanın yeni bir dönüm noktasına girmiş olduğunu görmemiz gerekiyor.

Piyasalaştırılmış ve özelleştirilmiş sağlık sisteminin nasıl yıkıcı sonuçlarının olabileceği özellikle kapitalizmin merkez ülkelerindeki yoksullar tarafından yaşanarak öğreniliyor. Salgın zengini daha zengin yoksulu daha yoksul yaparak hem ulusların kendi içinde hem de uluslar arasında gelir uçurumunu derinleştiriyor, kapitalizmin üzerindeki o mistik örtüyü kaldırıyor. Kapitalizmin salgın sonrası kendiliğinden rehabilite olacağı, ehlilleşeceği, sosyal devletin yeniden ön plana çıkacağı vs. bunlar hayalci bir bakış açısının ürünü. Ancak yeni bir toplumsal dalganın gelme ihtimali, kapitalizm karşıtı mücadelelerin yükselme ihtimali giderek artıyor. Burada elbette ki “Z kuşağı”nın, yani kapitalizmin hayatını kararttığı gençlerin ne yapacağı, bu mücadelenin neresinde duracakları büyük önem taşıyor. Bu yüzden tüm dünyadaki ilerici hareketlerin gençlikle çok daha yakın, “zamanın ruhu”nu anlayan bağlantılar kurmaları gerekiyor. 

Son olarak, görüyoruz ki gençlerin siyasi taleplerini öne sürdüğü başlıklar bizim literatürümüzde “üstyapı” diyeceğimiz kategoride yoğunlaşıyor, bu elbette sürpriz sayılmaz. Ancak Türkiye kuşağındaki ülkelere baktığımızda ilginç olan dinamik, bu ülkelerin aynı zamanda hızla yoksullaşması. Yani dünyada kapitalizmin yan çıktılarına dair duyulan güvensizlikten doğan sosyal patlamalar, Türkiye’de sanki çok daha merkezî bir çelişkiden alevlenmeye müsait. Pandemiden hemen önce TKG de buradan hareketle “21. Yüzyılı Biz Değiştireceğiz” sloganıyla bir çalışma başlatmıştı. Değişimin kaçınılmazlığına inancımız tam, ancak burada Türkiye’nin merkezî, öncü bir ülke olma ihtimaline dair ne söylemek istersiniz?

Bu soruya tek bir cümleyle yanıt vereyim: “Türkiye’de sosyalist bir devrim ihtimali, Türkiye’nin kapitalizmle düze çıkma ihtimalinden daha yüksek.” O yüzden hepimize kolay gelsin, yolumuz açık olsun.