Geçmişten Bugüne Kadının Konumu

Günümüzde mücadelenin içinde olan her bir özne için, temel konu başlıklarından biridir kadın mücadelesi ya da tersinden bir ifadeyle kadın sorunu. Bu mücadeleyi ya da sorunu hangi çerçevede ele aldığımız konunun çözümüne yönelik de farklı yaklaşımları beraberinde getiriyor. “Kadın” başlığını tarihsel çerçevede nereye oturttuğumuz, kadını toplumsal yaşamın neresinde konumlandırdığımız; sorunun çözümüne yönelik geleceğe açılan bir pencere görevi görüyor, umudumuzun zeminini oluşturuyor. 

O halde cevaplandırılması gereken ilk soru “Nedir kadın sorunu?”

Bu soruya herkes tarafından verilebilecek bazı yanıtlar vardır. Bunlar; baskı, kayıt dışı güvencesiz çalıştırılma, şiddet, sömürü, eşitsiz çalışma koşulları ve ücretler gibi şeyler olabilir. Ancak bu yanıtlar birer doğru olmakla birlikte sorun dediğimiz şeyi tarif etmekte yetersiz kalmaktadır. Çünkü bunlar sorunun birer yaşanma, görüngü biçimidir ama kaynağına dair yeterince fikir vermemektedir.

Marksizm açısından kadın sorunu; iki sınıf arasındaki kavga var olduğu andan itibaren üretim ilişkileri içerisinde uzlaşması mümkün olmayan sınıfların, her bir uğrakta biçim değiştirerek, yeniden kendini var etmesi ve bu kavganın bir tezahürünün de kadının sömüren sömürülen ilişkisinde sömürülen olarak, ikincil bir pozisyona yerleşmesidir. 

Sınıflı toplumların oluşum sürecinde, üretim fazlası ürünlerin ayrıcalıklı bir grubun elinde birikmeye başlaması ve bu artık ürüne el koyma ile birlikte özel mülkiyet oluşmuştur. Böylece önce yönetenler ve yönetilenler, sonra da bildiğimiz aile ve devlet gibi kurumlar ortaya çıkmıştır. Daha öncesinde kolektif üretimin bir parçası olan cinsiyete dayalı iş bölümü, sınıflı toplumlarla birlikte  ortaya çıkan hiyerarşinin bir parçası haline gelmiştir. Oluşan bu sınıfsal eşitsizlik, kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği de beraberinde getirmiştir. Bu sayede anlıyoruz ki karşıtlık kadın ve erkek arasında olmamakla birlikte, ezeli ve ebedi de değildir. Kadın sorunun ve de kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin temelinde sömürü ilişkileri yatmaktadır. Marksistlerin de bu sorunun çözümüne yönelik yanıtı, sömürü düzenin alt edilmesi ve tüm sömürülenlerin ortak mücadelesidir. Sömürü düzenini ortadan kaldırmak beraberinde pek çok sorunun çözümünü getirecek, aynı zamanda alışılagelmiş sorunlu davranış biçimlerinin ortadan kalkmasının da önünü açacaktır. 

Baskı ve Sömürü Mekanizması Olarak: Din

Sömürücü sınıfın sömürüyü olağanlaştırmak ve süreklileştirmek konusunda elini en çok rahatlatan araçlardan biri dindir. Kadına yönelik şiddetin veya eşitsizliğin kabullendirilmesinde ya da tüm yaşananların kaderden ibaretmiş gibi değerlendirilmesinde ve sorgulanmamasında büyük bir alan kaplar. Yani sömürünün de, şiddetin de meşrulaştırılmasında görev alır. 

Tarihsel olarak sınıflı toplumların oluşması ile birlikte tek tanrılı dinler de oluşmaya başlamıştır. Bu dinlerde kadının ezilmişliği doğal kabul edilmektedir. Bu durum sadece İslamiyet için değil, diğer tek tanrılı dinler için de geçerlidir. Orta Çağ’da Katolik Kilisesi’nin erkeğe karısını dövme hakkını tanıması, ruh sağlığı bozuk kadınların ve hatta iddialara göre eşitlikçi cinsiyet ilişkilerini savunan kadınların şeytana ruhunu satmış cadılar olduğu söylenerek diri diri yakılması, Havva’nın Adem’in kürek kemiğinden yaratıldığı iddiası gibi örnekler kadının ve bedeninin denetlenmesini meşru gösteren ve bunu bugüne kadar aktaran dini kabulleri oluşturmuştur. Günümüzde kürtaj yasağından örtünme zorunluluğuna bu dinsel bedensel denetim hala sürmektedir.

Din bir yandan insanlar arasındaki ilişkiyi mülk sahibi sınıflar lehine yorumlarken, öte yandan kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği de meşru görerek yeniden üretir ve düzenin işleyişine vazgeçilmez bir katkı koyar. Her ne kadar kapitalizmin gelişimi ve Aydınlanma döneminin etkisi ile dinin toplumsal alanda kapladığı alanda gerileme olmuş olsa da, kapitalizm hiçbir zaman din ile bağını koparmamış, çıkarları doğrultusunda dinin toplumsal alandaki etkisini belirlemiştir. 

İktidar sahipleri her ne kadar dini, baskı mekanizması olarak kullansalar da, üretimden/üretici olmaktan gelen gücünü fark edenler için “kavga” bugünün konusu olmak durumundadır, öte dünyaya bırakılacak bir hesaplaşmanın konusu değil. 

Kadının Toplumsal Yaşama Katılımı 

Üretici güçlerin gelişimi ve artan iş gücü ihtiyacıyla birlikte kadınlar toplumsal yaşamda vazgeçilemez bir rol edinmiş, kadınların üretim sürecinde kendilerini var etmelerinin yolu açılmıştır. Öncesinde ev içine hapsolmuş, gündelik işlerin içinde boğulmuş, kendisini sadece evi ve çocuklarıyla tanımlayan kadın; şimdilerde bir yandan plazada ya da fabrikada üretim sürecine katılan aynı zamanda ev işlerini de yürütmeye çalışan bir vaziyettedir.

İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu isimli kitabında Engels makineler öncesi dönemi tarif ederken “… ham maddeler işçinin evinde eğiriliyor, işçinin evinde dokunuyordu. Kadın ve kız çocuk, babanın dokumada kullanacağı ipliği eğiriyor ya da baba ipliği bizzat kullanmıyorsa satıyorlardı.” diyor. Ancak eğirme makinesinin icadıyla birlikte üretim sürecinde büyük bir hızlanma ve dönüşüm yaşanmış, kırdan kente akın akın gelen işçi yığınları oluşmaya başlamıştır. Bu sayede emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçi sınıfı da tarih sahnesine çıkmıştır. Daha öncesinde dokuma ve eğirme işleri aile içi iş bölümü ile gerçekleştirilirken artık biçim değiştirmeye başlamış; çıkrığa sahip bir patron ile çıkrıkta ipi eğiren emekçi arasında uzlaşmaz sınıfsal bir karşıtlık oluşmuştur. Bu süreçte üretim süreci de gelişmeye devam ediyordu. Upuzun demiryolu ağları, dokuma fabrikaları oluşurken; kadınlar da üretim sürecinde yer almaya başladır. Öncesinde aile ve ev içinde üretimde yer alan kadın, bundan sonra dışarıda da üretimin bir parçası oldu. 

Birlikten Güç Almak, Birlikte Mücadele Etmek

Akla şu soru gelecektir mutlaka, ‘Kadınların üretim sürecine katılması ne işe yarayacak?’. 

Öncelikle evin sınırları dışına adım atabilen kadın en temelde yalnız olmadığını, bu hayatta kendisi gibi başkalarının da olduğunu ve çözümünün de ortak bir yerde olduğunu görmeye başlayacaktır. Ve de belki de en önemlisi “kadının dostu kadındır”ın bir palavra olduğunu; patron kadınla, işçi kadın arasında uzlaşmaz bir çelişki olduğunu deneyimleyeceklerdir. 

Örneğin geçtiğimiz aylarda TR İnter tekstil işçileri mücadelelerinden sonuç aldılar, kazandılar ve haklarını vermeyen patronları için şöyle diyorlardı: “Ayten Aslan belki de kadın olduğu için güveniyorduk başlarda, sözünü dinledik, inandık, bekledik. Çoğumuz kadınız, halimizden anlar diye düşündük. Ama biz çocuklarımıza ekmek götüremezken o bizim hakkımız olanla bilmem kaçıncı yazlığını alıyormuş.”

Görüldüğü üzere kadınlar da toplumda uzlaşmaz iki sınıfın üyeleri olarak yer almakta, bizim emekçi kadınlarımızın mücadelesi de emek mücadelesiyle birleşmektedir ve bunda hiçbir zorlama yoktur. Peki insanlık tarihinde bu iki mücadele birleştiğinde emekçiler, emekçi kadınlar neler kazandılar? 

1789 Fransa’sında kadınlar çok temel ihtiyaçları için, günlük ekmek ihtiyaçlarını karşılayabilmek için saraya karşı sokağa çıkıyorlardı. Adım adım daha ilerisine gidiyorlar ve ilk kez kurulacak olan Ulusal Meclis’te temsiliyet kazanıyorlardı. Kadın erkek fransız proletaryası gelecekleri için Fransız Aristokrasisi’ne karşı mücadele ediyordu. 

1917 Ekim Devrimi’nde kadınların mücadeledeki varlıkları her momentte kilit rol oynamış; devrim öncesinde, emperyalist savaş sırasında ya da eşitlik ve özgürlüğün ülkesini yoktan var ederken de. Örneğin tüm kadınların ilk kez sahip olacağı seçme ve seçilme hakkı, bu ülkenin kadınlarına Devrim Anayasası’nda tanınmıştı. Kadınları evin içine hapseden görevleri kadınların üstünden alıyorlar, dinsel dogmalarla boyunduruk altına alınmış herkesi kurtarıyorlardı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kadın çalışması birimini oluşturan Jenotyeller Doğu halkları kadınlarının dinci gericiliğin boyunduruğundan ve koca baskısından kurtulmasında önemli roller üstlenmişlerdir.

Bugün ise hala dimdik ayakta, bizlere ışık tutan Küba’yı da ele almalıyız devrimci dönüşümlerin kadınların hayatına etkisini anlamak amacıyla. Yeni yıla devrimle giren Küba, devrimin hemen ardından, 23 Ağustos 1960’ta Küba Kadın Federasyonu’nu (Federación de Mujeres Cubanas-FMC) kuruyor. Ülkede gelişen toplumsal ve ekonomik değişimlerin yanı sıra kadınların topluma ve çalışma hayatına tam katılımı için mücadele etme amacı taşıyordu bu federasyon.  

58. yaşında olan FMC’nin kurduğu Kadınlar ve Aileler için Rehberlik Merkezleri’nde, şiddet, yasal meseleler, aile dinamikleri ve başka konularda sorun yaşayan kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve erkeklere yardımcı olacak eğitsel ve düzeltici çalışmalar yürütülüyor. 

Bu merkezlerde aynı zamanda ev kadınlarının sosyal hayata daha çok katılımını sağlamak için sınıflar ve eğitimler mevcut. Ve bugün Küba’da sağlık sektöründe hekimlik yapanların %78,5’i ve bilim insanlarının neredeyse yarısı kadın. Kadınlar, ülkedeki en nitelikli teknik ve mesleki pozisyonların %66’sını oluşturuyor ve eşit işe eşit ücret alıyorlar.

Birlikte Üreten Biziz, Birlikte Yöneten de Biz Olacağız!

İnsanın insanı ezdiği sömürü düzeninde kadınların sahip olduğu bu eşitsiz pozisyon şaşırtıcı değildir. Ancak şaşırtıcı olmaması, bunu kabul edeceğimiz, değiştirmek için mücadele etmeyeceğimiz anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de yaşayan kadın erkek tüm emekçilerin ekmek kadar, su kadar temel ihtiyacı haline gelmiş; eşitlikçi, sömürünün olmadığı bir düzene ihtiyacı vardır. Çocuklarım aç diye kendini yakanlardan, evine ekmek götürmek için tacize boyun eğmekten başka çıkar yolu olmadığını düşünenlerin ülkesinde; bu düzen değişmeli demekten, atölye atölye, fabrika fabrika, okul okul bu mücadeleyi örgütlemek ve onun için harekete geçmekten başka çıkar yol yoktur. 

8 Mart’ın kısa tarihi: Uluslararası emekçi kadınlar günü, sömürücü sınıflar tüm barbarlığıyla emekçi kadınlara saldırırken, buna son vermek için yola çıkan dünyanın sosyalist kadınlarının, mücadelelerini büyütmek için belirledikleri gündür.    Kollontay’ın öz ve çarpıcı anlatımıyla: “Kadınlar Günü ya da Emekçi Kadınlar Günü, uluslararası bir dayanışma günüdür; proleter kadınların gücünü ve örgütlülüğünü yeniden değerlendirme günüdür. Ancak yalnız kadınlara özgü bir gün değildir. 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gündür. 1917 yılında bugün, büyük Şubat devrimi gerçekleşti. Bu devrimi başlatan Petrograd’ın işçi kadınlarıydı; Çar ve ortaklarına muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Bu yüzden emekçi kadınların günü bizim için çifte kutlamadır.” (soL, 2019)

Ekin Şen