Geçtiğimiz Yüzyıldan Bugüne Bakarken | 21. Yüzyılı Biz Değiştireceğiz!

Bundan neredeyse çeyrek asır önce “insanlığın yüzyılı”nı geride bıraktık. Bugün gençlerin, en azından birçoğumuzun şahit olmadığı yahut anlamlandıracak yaşta olmadığı yüzyılı… Tarihin en büyük kıyımlarının karşısına en gelişkin umutlarla, en zalim barbarlarının karşısına en onurlu direnişlerle, en köhne düzeninin karşısına en ileri adımlarla çıkılan yüzyılı…

Bir asır önce günümüzün temelleri atılıyor, sanayinin ve üretimin muazzam boyutlara ulaşan gelişimi aynı zamanda o güne değin sürdürülen ülkeler arası dengenin bozulmasına yol açıyor, kapitalist üretimin yerleşiklik kazandığı ülkelerin sosyal yapısı daha önce görülmedik biçimde değişirken bir yandan da yeni üretim biçimi sayesinde zenginleşenlerin iştahı kabarıyordu. Bu iştah bütün siyasi ve toplumsal gelenekleri altüst edecek bir yıkımı hazırlarken, dünya savaş rüzgârıyla sarsılırken, yüzyıllardır din bezirgânlarının altında inleyen yoksullar bilekleriyle var ettikleri değerlerin farkına vardı. Her coğrafyada eşit olmasa dahi emekçiler tarihin çarkını ileriye doğru çeviren adımlar attı.

Bu tarihsel uğrakta, bugün yaşıtlarımız olan gençler 20. yüzyıla gözlerini açtıklarında kapkaranlık bir tabloyla karşılaşmış, erişkin yaşa dahi gelmeden cephelere sürülmüş, yoksulluğun ve sefaletin en derinine şahit olmuş ve çatırdayan düzeni değiştirmekten başka çareleri kalmamıştı. Çatırdayan düzene karşı taraf olmazlarsa karanlık günlerden başka seçenek yoktu; bitmek bilmeyen savaşlar, açlık, saltanat rejimi, gözünü para bürümüş sermayedarların sömürü düzeni… 

Bu yüzyılda (20.yy) karanlığa karşı verilen mücadelede taraf olan gençler, genç devrimciler bütün coğrafyalarda kendilerini ölüme ve yoksulluğa mahkûm eden düzen karşısında aynı sebeplerle mücadele ediyordu. Anadolu’yu işgal etmeyi reddettikleri ve “Kardeşlerimize kurşun sıkmayacağız” dedikleri için idam edilen Yunan komünistler, halkın zenginlerin pay kapma savaşında katledilmesine göz yummayan ve bu savaştan bir devrim çıkartacak olan Bolşevikler veya ülkenin emperyalistler tarafından paramparça edilmesine göz yummayan bizim ülkemizin genç İttihatçılar’ı… Mücadele ettiler, taraf oldular ve hep daha ilerisini aradılar.

Ve işte, daha ilk dönemlerini yaşamasına rağmen emekçileri kanlı bir savaşta öğütmeye başlayan kapitalizm ilk darbeyi Rusya’da aldı. O güne dek insanlığın atacağı en ileri adım olan sosyalizmin inşası Rusya’da komünistler tarafından başlatıldı. Türkiye’de bugün bütün kurumları altüst edilen cumhuriyetin kuruluşu da bu tarihsel ilerleyişin önemli bir parçasıydı. Anadolu’daki genç devrimciler emekçilerin iktidarını kuran Sovyetler Birliği’nden farklı bir yolda ilerliyordu ancak iki ülkenin de emperyalist işgale ve gericiliğe karşı verdiği mücadele tesadüf denemeyecek kadar birbirine yakındı. Biliyoruz ki Anadolu’da uzun yıllardır Osmanlı karanlığını yırtmak için uğraşan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, sadece Çar’ı değil onun tahtına göz koyan burjuvaziyi de devirerek sosyalizmi inşa etmeye başlayan Lenin ve arkadaşlarının tarihsel ortaklığı, bugün ancak gerici düzenleri yıkmaya dönük verilen mücadele zemininde anlaşılabilir. Yoldaşımız Nâzım’ın bir yandan “Asrım sefil, asrım yüz kızartıcı. Asrım cesur, büyük ve kahraman.” derken, bir yandan da bu yüzyıla mensup olmakla övündüğünü söylediği çağa işte böyle bir giriş yaptı insanlık.

“İnsanlığın Yüzyılı”: Sosyalizm Tarih Sahnesinde

Övünülecek çok şey vardı kuşkusuz; kısa bir süre sonra tanrılardan veya onların yeryüzüne inmiş “temsilcilerinden” onların yüzyıllardır süren sömürü çarklarından kurtulmayı başarmıştı emekçiler. Hatta bazıları orada da kalmamış; ürettiklerini eşit bölüşmeye başlamış, ekmeği, toprağı ve barışı bir ütopya olmaktan çıkararak, sosyalizmi inşa etmeye koyulmuşlardı.

Ancak unutmamak gerekir ki bu ilerlemelerin tamamı süregelen sınıf mücadelelerin, devrimcilerin eseriydi. Bu ilerlemelerin taşıyıcısı olan işçi sınıfı bir asır boyunca çeşitli coğrafyalarda onlarca kez tarihsel iddiasını kanıtladı. Egemenlerin kârlarını artırmak üzere saldırılarını hırsla yoğunlaştırdığı her noktada patronlara karşı koydu. Örgütlü sınıf hareketi ücretsiz eğitimden sağlık hizmetlerine, ulaşıma kadar bugün geri alınmaya çalışılan temel hakları bir bir kazandı. Emperyalizmin bugün mültecilik, göç ve insani dramları üretmesine yol açan savaş iştahına karşı işçi sınıfı bütün olanaklarıyla dengeleyici ve sömürü düzenini tehdit edici bir aktör olarak hareket ediyordu.

İnsanların çağı dedik, şüphesiz bu mücadelenin vereceği ilham ne kültürü ne de bilimi dışarıda bırakacaktı. Kendisinden başlayarak bütün sınıfları özgürleştirmek üzere ayağa kalkan emekçilerin eylemi yalnızca özgürlüğü vadetmiyor aynı zamanda somutluyordu. İnsanlığa uzayın kapılarını açan, sanatı belirli zümrelere bahşedilmiş bir ayrıcalık olmaktan çıkaran bu umut oldu. Sanat da, bilim de insana, insanlığı temsil eden sınıfa aitti. Sayısı binleri bulan müzik eserlerinin, romanların, bilimsel faaliyetlerin tamamı o sınıfın mücadelesinde yoğruluyor, bugün dahi baktığımızda gerçekliğini sapasağlam koruma kuvvetini bu mücadelelerden alıyordu. “İnsana ait olan hiçbir şey” insan için üretilmesi gerekenlere yabancı değildi.

20. Yüzyıla Bakarken Gençlik

Sınıf mücadelesi tarih boyunca her zaman siyasetin ve toplumsal ilerlemenin asli belirleyeni oldu. Ancak Fransız Devrimi’nden itibaren bu belirleyenin aynı zamanda siyasette en görünür başlık hâline geldiğini de eklemek gerekir. Bugün düzen siyasetçilerinin süslü laflarıyla siyasete dahil edildiği söylenen gençlerin düzeni değiştirmek adına geçmişte kendilerine belirledikleri yol da böyle bir dönemde sadeleşti ve karakter kazandı. Gençlik, geçtiğimiz yüzyılda ileri olanın mücadelesinde saf tuttuğu için özgün meziyetlere ve dinamikler sahip hâle geldi, bu keskin kırılmadan itibaren kapitalizmin her saldırısında ön saftaki yerini aldı. Artık sermaye diktatörlüğüne, onun uluslararası şebekesi olan emperyalizme karşı verilen kavgada gençlik, işçi sınıfıyla omuz omuza ileri atılacak, sınıfın yorulduğu anlarda güç verecek, mücadeleye kendi özgünlüklerini katacaktı. Bugün çok karmaşık ve anlaşılamaz olduğu iddia edilen, kapalı kapılar arkasında dönen karanlık pazarlık komplolarına indirgenen siyaset, kavga verildiği esnada tamamen sadeydi. Bir yanda işçi sınıfı, bir diğer yanda işçi sınıfının ürettiği değere el koyan asalak patronlar… Bu sadelik sayesinde gençlik safını belirleyebilmiş, geleceğini karartacağı apaçık olan düzen karşısında daha ilerisini kuracak olan işçi sınıfının sosyalizm talebiyle buluşmuştur.

Ancak günümüze bakıldığında da anlaşılacağı üzere geçtiğimiz asır da dikensiz gül bahçesi değildi ve emekçilerin kurtulmak için çaba sarf ettiği zincirler de sıkı sıkı bağlanmaya çalışılıyordu. Eli kanlı faşistleri dünyanın başına bela eden sömürü düzeni, 2. Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nden aldığı esaslı bir mağlubiyetin ardından çareyi başka yollara başvurmakta buldu. Zira dünya emekçileri yanı başındaki coğrafyada Sovyetler Birliği örneğini görüyor, yaşanan siyasi ve ekonomik krizlerin hepsi halk ayaklanmalarıyla çığ gibi büyüyordu. Sermaye düzeni için ihtiyaç, emekçilerin siyasete sosyalizm talebiyle katılımını engellemektir. Sermayenin bu çabalara karşılığıysa siyasetin halksızlaştırılması, işçi sınıfından uzaklaştırılması ve sosyalizm talebinin geri çekilmesi oldu. Kapitalizm, özgürlüğü vadettiğini öne sürüyordu. Ancak ne anlama geldiği pek muallak olan bu özgürlük, görüldü ki pekâlâ emekçileri sınırsız sömürme, gençlere, kadınlara karşı bir cehennem yaratma özgürlüğü de olabilirdi!

Memleketimizde Amerikancı 12 Eylül 1980 darbesiyle somutlanan ve emekçilerin örgütlülüğünü sıfırlayan saldırı Türkiye adına bahsettiğimiz dönemin kapanmasıydı. Türkiye’de sosyalizm mücadelesi, bu mücadelenin en dinamik ve nicel olarak önemli unsurlarından biri olan gençlik hareketi aynı zamanda sosyal hakların, laikliğin, kamuculuğun, daha iyi bir gelecek adına umudun sigortası anlamına geliyordu. Ancak Türkiye’de sermaye sınıfı bu birikimin tamamını mağlup etmesi gerektiğinin, bunun da sosyalizm mücadelesine darbe vurmak anlamına geldiğinin farkındaydı. Gençliğin başka bir siyasi iktidar görmediği ve memlekette görülmemiş bir yağma perdesini aralayan AKP döneminin işaret fişeğini de işte bu saldırı çaktı. Sosyalizme dönük saldırıyla açılan yol, aydınlanma ve bilim karşıtlığı, kadın düşmanlığı, bütün kamu varlıklarının satılması ve özelleştirilmesiyle devam etti.

20. Yüzyıl Bitti! Peki ya Mücadele?

21. Yüzyılın egemen düşüncesi sınıfların ve sınıf mücadelesinin tozlu raflara kalktığına, siyasetin “sınıflar üstü” bir üst yapı kurumu olduğuna herkesi ikna etmeye çalışırken; Türkiye Komünist Gençliği, geçtiğimiz yüzyılı minnetle yâd edilecek bir nostalji unsuru yahut yenilgilerle dolu ve unutulması gereken bir tarih kesiti olarak görmüyor. Çünkü gençlerin çağımızda yaşadığı onca sorun karşısında, dünyaya baktığında hissettiği umutsuzluk karşısında gerçek öznenin, değiştirecek olanın kendisi olduğunu anlamasını sağlayacak olan tam da bu kavrayıştır. Çünkü bugün sömürü düzenini örtmek için orta çağdan kalma düşünceleri tekrar çağıran egemen sınıf, bir yandan da sosyalizm mücadelesini çağırdığının farkında değil ve bu yüzden mağlup olmaya mahkûm.