Gençliğe Hicviye

Gökten nazire indi Siham-ı Kaza’sına

       Çapulcu diliyle uğradı Hakk’ın belâsına

Gözümüzü açtığımız her yeni gün ile muhatap olduğumuz “akıl sağlığını yitirme” olasılığına karşı elimizdeki en güçlü araç, belki de insanın kendine yapabileceği en güzel iyiliklerin başında gelebilecek şey gülme edimidir. Fizyolojik olarak incelendiğinde karşımıza koca bir fihrist bile sıralanabilir. Gülme edimi bireysel olduğu kadar gülme ve özellikle güldürme uğraşı da bir o kadar toplumsaldır. Bir üst başlık olarak işlenebilecek “mizah” kavramı sanılanın aksine açıklanmaya ve tanımlanmaya muhtaç, komplike bir olgudur. Her şeyin ötesinde bir mücadele başlığıdır. Ve bu başlık toplumsallaştırma özelliği ile her zaman bir inceltmeyi hak eder. Güldürü toplumsallaştırır çünkü en nihayetinde bir öze dönüştür. Bize biçilen kimlikleri ve sınıfı bölmek üzere kurulan her perdeyi yırtar atar.

     Platon’dan Kant’a, Hobbes’dan Freud’a, Aristo’dan Schopenhauer’a birçok düşünür gülme ediminin harekete geçiş sürecine dair bir dizi açıklama getirmiştir. Bazı ortaklıklardan bahsedilse de üzerinde uzlaşılan bir kuramdan söz edilemez. Bu yüzden pek çok açıklama mevcuttur. Mizahın edebî ve toplumsal olarak işlenişinde, insanlık tarihine bakıldığında göze kesintili bir süreç çarpar. Antik Yunan ve birçok sözlü gelenekte sıkça işlenirken ahlakçılığın birtakım mizahi ve hicvi anlayışlarda belirli olduğu Orta Çağ’da nadir görülür. Kapitalizmin ve “modernitenin” gelişi ile tekrar üretilmeye devam eder. Özellikle sömürülen sınıfın isyanının sesi olduğu düşünüldüğünde baskı dönemlerinde sansürden nasibini alan ilk türdür. Aynı zamanda mücadelenin yükseldiği dönemlerde de bu koşullardan doğrudan beslenir ve gelişme gösterir. Hannah Arendt bu ilişkiyi “Otoritenin en büyük düşmanı itaatsizliktir,  onu sarsmanın en kesin yolu da şüphesiz kahkahadır” sözü ile açıklar.

     Mizah kuramlarının temeline baktığımızda ise mizah ürünü ile bu malzemeyi tüketenin ilişkisini kavrayarak, gülme davranışının açıklanma yoluna gidildiğini görürüz.


     Aristoteles ve Hobbes’a göre: Kişi, bir başkasının zayıf, tuhaf yani gülünç yönünü gördüğünde gülme eyleminde bulunarak adeta bir zafer elde ettiği algısını hisseder. Herhangi bir gülmece içeren ürünü tüketen kişi, konu olan kahramanın sergilediği zayıflığı, tuhaflığı, yanlışlığı kendisinin yapmayacağından hareketle bir üstünlük hisseder ve gülme eyleminde bulunur. Bu kurama “Üstünlük Kuramı” adı verilir.
     Kant ve Schopenhauer’a göre: Her beklenen durumun dışına çıkıldığında meydana gelen uygunsuz durumlar güldürüye neden oldu. Bir durum ve olayın akışı itibarıyla okuyucu, izleyici veya dinleyici onun nasıl sona ereceğine dair beklentiye girer ve bu beklentinin tersi oluşması halinde kişide gülmeye yol açar. Bireyin alışık olduğu düzenin veya kalıpların dışına çıkılmasına verdiği tepki olarak değerlendirilir. Bu kurama “Uyuşmazlık Kuramı” adı verilir.
     Gülmeyi gerginlikten kurtarmanın bir yolu olarak gören ve sanatın katarsis olduğunu söyleyen Aristoteles ve bu görüşü psikanalitik perspektifiyle geliştiren Freud’un ortaya attığı düşünce olan ” Rahatlama Kuramı”na göre ise gülme eylemi, sinirsel enerjinin serbest kalmasıdır. Bilinçdışı yasaklanmış düşünce ve duygularındaki bariyerlerin kaldırılması bir haz verir. Bir bakıma sansür sistemini devre dışı bırakır. “Sinirsel enerjinin boşalması” olarak da tanımlanan mizah, korku ve hüzün gibi duygulara rahatlama getirebilir.

     Lakin bir duygu vardır ki ne kadar bastırılırsa bastırılsın yok edilemeyen. Ne kadar uyuşturulmaya çalışılsa da bir türlü uyuşturulamayan haksız bir üstünlüğün çıktısı: Sınıf kini.

     Ülkemizin yakın tarihine baktığımızda Haziran Direnişi çok önemli bir tarihsel uğrak olarak karşımıza çıkar. Halka giydirilmeye çalışılan deli gömleğinin yırtılıp atılmasıdır. Ve en önemlisi meşru talepleri meşhur yolları ile en yüksek perdeden dile getirmektir. Gezide kullanılan bu yollardan birisi “Orantısız Zeka” olarak da bahsedilmiş olan mizahtır. Halk, gezide adeta bir heccav kişiliğine bürünmüş, dosta düşmana hiciv dersi vermiştir. Hareket için büyük bir moral ve meşruiyet kaynağı olurken mücadelenin dozunu yükseltmiş ve ajitatif özellikleri ile muktedirler için büyük bir tehdit haline gelmiştir.

     Durumun somutlaması için bakılacak en uygun yer belki de mizah dergilerinin dönem içindeki tirajları. Yayıncılar, çizerler ve belki bugün dükkanı kapatan birçok dergi en parlak dönemlerini bu süreçte yaşadılar . Verilen üründeki niteliksel artış başta olmak üzere 50.000 üstü tirajlar bu süreçte görüldü. Halk mizaha, mizah da mücadeleye yöneldi. En sert polis şiddetine karşı en keskin zekalar çatıştı. Nihayetinde yan yana gelen milyonlar haykırdı, “jopunu bırak, kaskını çıkar, delikanlı kim bakalım”. Atılan sloganlardan eşlik edilen her ezgiye, duvardaki her yazılamadan barikat ardında kurulan dayanışmalara bir şenlik ve bir kahkaha hali vardı.

  İncelikli espriler, adresi iyi kodlanmış güdümlü hicivlerden nasibini alan sadece polis şiddeti ve siyasal İslam da değildi. Çarenin Sarıgül olduğunu ileri süren sosyal-demokrasiye “Çare Drogba” diyerek gerekli yanıt da verilmiş oluyordu duvar yazılarında.
     Şüphesiz mizahın bu kullanımı o dönemki koşulların bir çıktısıydı.Şu an ise başka bir dönemin çıktısı olan bambaşka koşullarla karşı karşıyayız. Kalitesi gayet düşük ve içi boş bir mizah janrı hakim. Toplumsal ve politik hicivden ise bahsetmek neredeyse mümkün değil. (Kişiyi merkezine alan hiciv, kişi ne kadar toplumsal olursa olsun bireyseldir.)

     Bir siyaset üretim kurumu olan üniversiteler bu kimliklerinden arındırılmış, geleceğine ve memleketine dair söz söylemek/hak aramak “siyaset” yaftası ile gençlikten uzaklaştırılmış, örgütsüzlük ve bireycilik inşa edilmiş. Doğal olarak dünyaya ve kendi geleceğine baktığında karamsar bir tablo ile karşı karşıya kalmış, yıkılmakta olan aile kurumunun altında ezilmiş, insan hakları hiçe sayılarak hukuksuzca yurttaşların tutuklanmış, kamu iktisadi teşekkülleri birer birer özelleştirilmiş, kuzeyde Ukrayna doğuda Suriye güneyde Libya olmak üzere kor ateşli bir savaşın içinde, dününden ve yarınından koparılmış bir haldeyiz. Bu karanlık ahval içinde ise önümüzde yegane iki seçenek vardır. Ya güneşe yürüyeceğiz ya da karanlığa boyun eğeceğiz. Güneşe yürüyemiyor kişi, çünkü bir başına ve yapayalnız.

 “Uçsuz bucaksız gökyüzünün
 Boşluğuna savrulmuş
 Sarhoş
 Başıboş
 Bir yağmur damlacığı”

     Lakin karanlığa boyun eğmek de içine sinmiyor. Başlıyor bir veryansın, “adamsendecilik”. Düzenin değişmeyeceğine ikna olmuş, üstüne atılan her eleştiri Tweet’inin altına “Silivri soğuktur şimdi” yazıyor. Örgütlü mücadeleyi bir kenara bırakarak sadece politik mizahtan vazgeçmiyor, kendini gülünç bir duruma da sokuyor. Lakin buna mecbur olmadığımızı fark etmek zorundayız. Bu karanlık yırtılacak, bu köhne düzen değişecek. Bunu tarihin motor gücü olan bizler, “gezi”yi yaratan bizler sağlayacağız. Ezilenler, ezenlerin son kez karşısına çıkacak ve onlara en büyük kahkahalarını atacak.

Enes Aydemir