Gençlik Gelecek…

Bizim memlekette öğrenci olmak çok zor. Yıllarca emek vereceksin, çalışıp çabalayacaksın, sabah akşam demeden; ailenle, arkadaşınla, öğretmenlerinle, kütüphaneciyle, kitapçıyla, akademisyenle, kırtasiyeciyle, üst sınıftan abin ablanla, not tedarikçinle, ders çalışma grubunla, ders videolarıyla, maddi ve manevi problemlerle, ikamet ettiğin evin veya yurdun okuluna olan mesafesiyle ve daha nicesiyle meşgul olacaksın.


Sabah erkenden yollara düşeceksin; hani bazen mecbur olduğundan bazen estetik haz aldığından gece yarısına kadar izlediğin filmin, okuduğun kitabın, çalıştığın dersin sabahında yarı açık yarı kapalı olan gözlerinin rahatsız edici etkisiyle birkaç saatlik yolculuğu çekecek olduğun yol. “Şehir mi değiştiriyoruz kardeşim, ne abarttın” diyenlere; İstanbul’da sıradan bir durumun aktarımını yaptığımı söylemeliyim. Tecrübeyle sabit üstelik. Biliyoruz ki bizim memlekette tecrübe her şeydir. Şimdiden söyleyelim ki; kuşkularınız mantıklarınıza zulmetmesin.


Bir yerden başka bir yere doğru hareket ederken kullanmış olduğun, dakikalar içerisinde birinden inip diğerine bindiğin toplu taşıma araçlarında zaten huzursuzca yetişmeye çalıştığın varış noktasına gelmeden, onlarca insanın yüzlerinde okunan umutsuzluğa, hayatlarına lanet edişlerine, türlü iç çekmelerine maruz kalacaksın. Somurtkan, çekilmez, karşısındakine hiçbir biçimde katlanmaz onlarca insana.


Telaşla girdiğin dersin herhangi bir sırasına oturduğunda, alanının gerektirdiği öğrenimi, bilimsel ve toplumsal açıdan eksiksiz derecede alman gerekirken çocuk yaşta evliliği savunan, bilim yuvası olması gerekirken tarikat yurdu işlevine bürünen koca koca fakültelerde koltuğa yerleştirilen “insanlardan(!)” ders alacaksın. Yetmeyecek, “Dinî açıdan haksız değil aslında, sadece Türkiye buna hazır mı ve tabii laiklik diye bir şey de var. Bilmiyorum?” sözlerini sarf edecek kadar aklını yitirmiş sıra arkadaşlarınla karşılaşacaksın.


Kampüsünün en gözde, en alımlı çalımlı kişilerinin oturduğu bilmem ne kafede masa ve sandalye kapma yarışına gireceksin. Özden uzaklaşacak biçime ve yalnızca biçime hapsolacaksın: “Bu bluz, bu pantolonun üstüne yakışmış mı?” Grupça sohbet ederken bir bardak çayla dinlenmeye geçtiğin birkaç dakikalık arada: “Türkiye’de yaşanır mı abi? Bak Baltık’a bir sefer. Refah var refah. Hele şu üniversite bitsin. Allahın bir kulu beni tutabiliyor mu? Ee, dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştireceksin.” Söyleyenden başlayarak dinleyenlere kadar hemen herkesin onayladığını göreceksin.


Okul mesaisi sonlanacak ve sosyal varlıkların belki de en sosyali olan öğrenci geziye, tiyatroya, sinemaya, sahile, çay bahçesine sohbete gidecek. Tabii, imkân dâhilindeyse. Değilse; okurken çalışmak zorunda kalan binlerce öğrencinin yalnızca istatistikî açıdan değerlendirildiğini ve düzen içi siyasette amaca giden her yolun mübah olması sebebiyle çeşitli açılardan emellerine gidecek yolda bir “oy pusulası” gözüyle bakıldığını bileceksin.


Kafede, meyhanede, kitapçıda, orada burada 8-10 saat çalışacak, emeğini satacak, azar işitecek, yorulup tükenecek ve hemen ardından eğitimde memleketin başarısızlığının faturası birilerine iade edilecek. İade edilen kabul ettirilecek. Bu sırada Milli Eğitim Bakanı, tarlada mevsimlik işçi olarak çalışmakta olan “çocuklara” hediye ettiği kitapların ve hediyeyi veren kendisinin reklamını yapacak. “Yolunuzu tarlalara düşürün bu yaz. Çocuklara kitabını verin, sohbetinizi verin lütfen…” Sorgulamayacaksın. Demeyeceksin “Çocuğun tarlada, öğrencinin işte ne işi var.” diye.


İşten çıkacak yurduna aynı rezaletlerle yeniden dönmenin verdiği mutsuzluğu göğüsleyeceksin. Birkaç bin kişinin aynı çatı altında yaşadığı mekânda, kantinin duvarına asılı televizyonun karşısında kavga eden iki grubun ne için kavga ettiklerini gördüğünde apışıp kalacaksın: “Bu akşam bizim istediğimiz izlenecek. Sen ertuğrulcu musun yoksa sen anlat karadenizci mi?” Dakikalarca süregelen mücadele sonucunda bir tarafın galibiyetini ve istediği diziyi izlerken kendinden geçen halini görüp üzüleceksin. Haftaya aynı gün aynı mücadelenin sonucunda kim bilir bu defa kazanan öteki olur.
Birkaç kişiyle paylaştığın odana adımını atar atmaz yalnızlaşacaksın. 40 metrekareye sığdırılmış birkaç yatağın üstünde uzanmış olan ve ellerindeki telefonlarla hayattan kopan arkadaşlarının ufacık bir sohbete dahi neden girişmediklerini anlamayacaksın. Şehirden uzaklarda yalnızlaşan yurtlar ve odalarında yalnızlaşan insanlar…


Yazdıklarım sadece bir durum tahlili olarak algılanmamalı ve o şekilde okunmamalı. Bahsedilenler, öğrenci kesiminin hayatlarının somut analizlerinden ziyade karşı karşıya kalınanların nedenlerine inmenin gerekliliğine bir işarettir. Bugün bizim memlekette “şu” olmak çok zor cümlelerinin bitip tükendiğine şahit olan var mı? Öğrenci, kadın, işçi, çocuk, emekli, yaşlı, memur, sanatçı, aydın… Hangisi? Mesele işte burada başlıyor.


Bir şey gereksizse kullanılmaz. Kullanılmaya devam edilirse sonuçlarına karşı sitem etmek ise bilinçsizlikten başka bir şey olamaz. Değişim toplumsal gelişimde ilerleyişin şartıdır. Bugün gelinen noktada kapitalist düzenin toplumsal herhangi bir kesime vaat edebileceği bir şey yok. Onun yerini ise yozlaşarak ve insanlığı yozlaştırarak doldurmaktan başka çıkış kapısı da bulunmuyor. Hiçbir toplumsal düzen kendiliğinden ortaya çıkmaz. Mücadelelerle ve fikirlerle yaratılır. Kapitalizm insanlığın tarihsel misyonunda ve ilerleyişinde atılması gereken bir adımdı ve miadını on yıllar önce doldurdu. Sonraki aşaması gerçek kılınmayı bekliyor.


Gençliğin yapacak çok işi var. Yozlaşmayı, yılgınlığı, tembelliği, bireyciliği ve faydacılığı hayatlarından defetmeden, o istenilen veya arzulanan günlere ulaşılamayacağını görmek zorunda. Öneri değil çağrıdır. Güzel günler ise elbette ellerimizdedir.

M. Yıldırım