Gezi’nin Gençleri O Günleri Anlatıyor: “Gezi’nin Ülkesine Varacağız”

Haziran Direnişi’nin üzerinden tam 7 yıl geçti. 7 yılda, direnişin sembolü haline gelen İstanbul’un göbeğindeki Park’a dair binlerce sayfa yazıldı, tartışıldı… Şüphesiz o günlere dair karalamalar, Gezi’nin kendisinden hiçbir şey eksiltmedi, meşruiyetini baltalayamadı: En büyük ispatı da orada tüm güzelliğiyle durmaya devam eden parktır.

Memleketimiz 7 yıl evvel reddediyordu; hem üzerine boca edilen gericiliği, hem de o gericiliğin özneleri olan yağmacıları. “Türkiye’de bir şey değişmez” argümanı haklılığını Gezi’de ispat etti: Türkiye’de yalnızca “bir şeyin”, halkın ayakları üstüne kalktığında egemenleri tir tir titreteceğinin değişmeyeceğini tekrar anladık.

Anlamak aynı zamanda mücadele demek, Nâzım’ın dizeleriyle “bahtiyarlık” ile eş anlamlı. Gezi, aynı zamanda mücadele ettiğimiz düzenin de zalim yüzünü açığa çıkardı, zaten bildiğimiz karakterini tam manasıyla anlamamızı sağladı. Aramızdan kopartılan genç kardeşlerimizin, yoldaşlarımızın varlıklarını omuz başlarımızda hissediyoruz, hissedeceğiz.

Gezi, var olmaya devam edecek. Mücadele edenlerin, örgütlü olanların, yaşamlarını bu onurlu direnişe adayanların el birliğiyle. Biz de bugün Haziran Direnişi’ni o dönemde lise öğrencisi olan, şu anda da üniversitelerinde mücadele etmeye devam eden üç yoldaşımızla konuştuk.

Merhaba arkadaşlar, Haziran Direnişi Türkiye tarihindeki en kitlesel eylemlilik oldu, şüphesiz birçok şeyi değiştirdi ve değiştirmeye devam edecek. Sizler o dönemde gençliğe ilk adım attığınız yaşlardaydınız, öncelikle kişisel deneyimlerinizden başlayalım. Gezi’de kaçıncı sınıftaydınız, nasıl katıldınız, hafızanıza o günlerle ilgili kazınan şeyler neler oldu? Önce bunlarla başlayalım.

Ege: Merhabalar, bizim yaşıtlarımız için Gezi’nin “hafızası”, şüphesiz, çok diri. Ancak Gezi kadar öncesindeki süreç de benim için etkiliydi, kısaca bahsetmek istiyorum. Gezi Direnişi başladığı sıralarda lise ikinci sınıfın sonundaydım, okumakta olduğum lisenin imam-hatipleşmesi gündemi patlak vermişti. Okulun bulunduğu çevrede çok çeşitli toplantılar ve eylemler söz konusu oluyor, bu gerici adımı durdurmanın yolları aranıyordu. Aynı sıralarda, memleketin pek çok yerinde, farklı yerel ya da ulusal gündemle alakalı direnişler ve eylemler söz konusu oluyordu. Bu yüzden Gezi’den önceki yaklaşık altı ay, giderek ısınan bir politik atmosferin içinden geçiyordum diyebilirim.

Gezi’ye gelince… 31 Mayıs Cuma günü, halk İstiklal Caddesi’ne akın etmiş ve polis şiddetini yararak kitlesel şekilde Gezi Parkı’na çıkmıştı. Okul çıkışında yaptığımız bir toplantıdan sonra eve dönüp, televizyonu açtım ve kanallarda gördüğüm manzara karşısında uzun süre bakakaldığımı hatırlıyorum. Hemen arkasından, hem kapı komşumuz hem de sıra arkadaşım olan, lise mücadelesinde beraber hareket ettiğimiz arkadaşımın kapısına dayanmıştım. Kişisel olarak çok çarpıcı bir andır. Bu arada, Gezi Parkı’ndan başlayan mücadele, bütün bu irili-ufaklı mücadele dinamiklerini kapsamıştı. Bu anlamda, Taksim’de başlayan eylemlerin çok kısa sürede İstanbul’un diğer bölgelerine ve oradan da tüm memlekete yayıldığını söyleyebiliriz. Aslında, kimi zaman Gezi’yi, Taksim ve Gezi Parkı çevresiyle düşünebiliyoruz ama o günlerde gerçekten “Her Taksim, her yer direnişti’’ ve İstanbul’un birçok yerinde katılabileceğiniz bir yürüyüş ya da gösteri bulabilirdiniz.

Buse: Ben de Gezi eylemlerine katıldığımda lise 2. sınıftaydım. O zamanlar sadece Denizleri, onların mücadelesini biliyordum. İçimde büyük bir heyecan vardı. Okuduklarım gerçek oluyor gibiydi. Tarihi bir süreç yaşanıyordu sanki yeniden. Bunun gerisinde duramazdım, orada olmalıydım.

O günlerde aklıma en çok kazınan şey, Atatürk Kültür Merkezi’ne asılan Boyun Eğme pankartı olmuştu. Pankart asıldığında heyecanla slogan atarken ne kadar güçlü olduğumuzu fark etmiştim.

Şems: Gezi eylemleri başladığında lisenin ortasında, 10. sınıftaydım. Eylemlere katılımım da bir liseli nasıl katılabilirse aynı o şekilde oldu. Arkadaşlarımda kalacağım bahaneleriyle evden kaçarak, çoğu zaman gizlice katıldım eylemlere. Herhalde en aklıma kazınan an da AKM’nin tepesine ilk boyun eğme bayrağının asıldığı andır. O sırada içimde oluşan heyecan ve cesareti tarif etmesi son derece zor.

Aslında geniş sayılacak bir yaş kuşağının ya doğrudan politikleşmesine ya da ilk politik eylemine katılmasına vesile olan bir direnişten bahsediyoruz. Büyüklüğü itibariyle belki yüzbinlerce genç için geçerli olduğunu söyleyebiliriz bunun. Sizce siyasete bakışınızda, anlayışınızda neleri değiştirdi Gezi?

Buse: Olayları uzatan takip ederken oraya gitmekle ilgili kaygılar vardı aklımda. Çünkü tek başıma düşünüyordum ve yalnızdım. Ama oraya gittiğimde, örgütlü olduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu çok iyi anladım. Gezi’de birçok şeye tepki vardı. Önce bunlardan heyecan duymuş olsam da tüm bu tepkilerin aslında tek bir nedeni olduğunu sonradan anladım. Düzene karşı bir mücadele veriyorduk. Bunu Gezi’de tecrübe etmiş olmam çok önemliydi.

Şems: Açıkçası bugün umutsuz ve karamsar değilsem ve bir noktada hayalimdeki ülkenin kurulabileceğine olan inancım gezi eylemlerinde yaşananlardan büyük güç alıyor. Çünkü herkesin karamsarlaştığı ve herkesin memleketinden ümidi kestiği anda aslında tam da o günlerde söylendiği gibi insanların o deli gömleğini giymesinin aksine nasıl yırtıp attığını görmek bana gelecek için çok umut veriyor.

Ege: Halkın bir araya gelince kolektif bir hayatı kurabileceğine ilk kez burada inandım, ilk kez burada peşinden gidilmesi gereken mücadelenin çok kesin olarak bir kopuşu gerektirdiğini düşündüm. Daha önemlisi, düzenden ‘’kopuş’’ fikrini edinmem Gezi’yledir. Yerel bir mücadelenin, neden yerelinden kazanılamayacağını görmüş oldum ve bu nedenle adeta yöntemsel bir “kafayı kaldırıp memlekete bakma” anıdır, Gezi. Şöyle diyelim, okulumuzu teslim almaya çalışan gericiliğe karşı, sadece fiziksel olarak değil hatta daha çok düşünsel olarak “mahallemizin sınırlarında kalarak” mücadele edemeyeceğimizi, gericiliğin bir “kişi sorunu” değil de, sistemin bir yüzü olduğunu ve çok daha köklü bir dönüşümün ancak bütün bir halk olarak, tüm gövdemizle mücadele ederek gerçekleşebileceğine kanaat getirdim. Gezi’nin yarattığı yükseliş, dalga dalga büyüyerek lise mücadelemizi dahi kapsayıp ona aşama atlattı ve bizimkisi gibi birçok irili ufaklı mücadele dinamiklerini bir araya getirerek gerçek bir hedefe, siyasal iktidarın da kendisine doğrulttuğunda mücadelenin yordamına dair zihnimde bir netleşme söz konusu oldu.

Şu anda Türkiye Komünist Gençliği ile birlikte okuduğunuz üniversitelerde mücadele ediyorsunuz. Sizi TKP’ye yaklaştıran, örgütlenmenizi sağlayan ögelerden biri Gezi oldu diyebilir miyiz?

Buse: Kesinlikle öyle oldu. İstiklal Caddesi’nde Hükümeti istifaya çağırdığımız o gün ve diğer günler hissettiğim inanç hiç geçmedi. O günlerde Türkiye Komünist Partisi bir program sunuyordu. Gezi’de verdiğim mücadeleye Türkiye Komünist Partisi programı altında devam etmeliydim, öyle de oldu.

Ege: Açıkçası bir önceki soruda altını çizdiğim arayışın çok önemli bir rolü var. Şöyle izah edeyim; Gezi’ye dair birçok değerlendirme yapılabilir ama sanıyorum ki en somut çıkarımım, gerçek bir değişim için mücadele ancak özne olarak verilebilir. Düzen içi çözümler, restorasyon ve reformizm söylemleri bizi adım adım ileriye götürmüyor, aksine adım sayarak olduğumuz yerde kalmamıza neden oluyor, hatta bazen geriye de gidiyoruz. Günün sonunda kendinizi devamlı olarak bir “savunma” pozisyonunda buluyorsunuz ve “kazanımlar” üzerinden siyasi başarı tayin etmeye başlıyorsunuz. Oysa her şey bizim; her şeyi üreten, her şeyi yaratan bu halk, bu sınıf!

Esasında çok temel iki şey saydık: Bir, özne olmak. İki, düzenle bağları kesin olarak koparmak, reformist eğilimlere prim vermemek. Ve ilk ikisinin sizi zorunlu olarak getirdiği bir sonuç, bütün bunları sosyalist iktidar yürüyüşünün merkezine koymak. İlk ikisinin penceresinden bakıp üçüncüsüne vardığınızda, orada bir tek Türkiye Komünist Partisi’ni görüyorsunuz. Şunu samimiyetle söyleyebilirim, o dönem yaşadığım tüm kafa karışıklığına rağmen 2013’te de benim o pencereden bakıp gördüğüm, Parti’ydi. Keza bugün de, TKP, Türkiye’de “amasız – fakatsız” sosyalist iktidar mücadelesini yürüten yegane öznedir. Bugün kafa karışıklığı yaşayan liseli ve üniversiteli arkadaşlarıma da, Türkiye siyasetine bu pencereden bakmalarını öneriyorum. Orada TKP’yi görecekler.

Şems: Ben öncesinde de TKP üyesiydim fakat açıkçası partili olmak ne demek herhalde en yalın haliyle o zaman gördüm. TKP, ben gençlik heyecanı içinde öne atılmak isterken bana kızıp geride tuttu, beni hem hukuki hem de fiziki olarak korudu fakat bir yandan da beni hem politik olarak hem de etkisi itibariyle doğru eyleme yönlendirdi. Bunu sadece Gezi’de yapmadı tabii fakat Gezi eylemleri bana partili olmak ne demek en çok gösteren anlardan biri oldu.

Peki bugüne uzanan nedir sizce Gezi’den? En azından sizler için siyasete atılan ilk adım olarak başlayıp daha sonrasında örgütlü mücadeleyle devam eden bir süreçten bahsediyoruz. Gezi değiştirdi demiştik, gençlerin örgütlü mücadelesine ne bıraktı?

Şems: Bence gençliğe dair en güzel gösterdiği şey örgütlü olduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzdu. Birbirimizden ayrı şekilde ne kadar yalnız ve acizsek, örgütlü olduğumuzda o kadar güçlü ve karşımızdakiler için de o kadar korkutucu hale geldiğimizi gördük. O yüzden bence gezi bize en çok örgütlü bir halkı hiçbir gücün yenemeyeceğini de gençlik adına da gösterdi.

Ege: Ben de şuradan başlayayım: Gezi, bir neslin apolitikliğinden dem vurulan bir eşikte ortaya çıktı. Apolitik olduğu iddia edilen o gençler, tüm memleket ayağa kalktığında en önde durdular. Bizler umudu gördüğümüzde herkesten önce mücadelenin içine atılıyor ve buraya aklımızı katıyoruz. Peki bugün umudu nerede aramalı? Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Umut örgütlülüktedir diyoruz, çünkü mücadeleyi bir döneme, bir yere sıkıştırmayıp, hayatımızın merkezine aldığımızda, her yerde ve her konuda örgütlü mücadele yürüttüğümüzde, yaşamın bizatihi örgütleyicisi oluruz ve mücadele ediyorsak yaşamayı arzuladığımız o hayatı kurabilme irademizi de elimize almışız demektir. Tam tersine, bir önceki soruda da ifade etmeye çalıştığım gibi, birilerinden bir şey beklemek umutsuzluğun asıl nedenidir. Yaşamayı arzuladığımız o hayatı kurabilmek için sorumluluğu sırtlanmak zorundayız.

Bir noktaya daha değinmek istiyorum… Gezi, gençliğin sadece kendi sorunlarını merkeze alarak mücadele etmesinin sınırlarını da göstermesi açısından değerlidir. Sadece kendi okulunu kurtarmaya çalışan bir liseli gence, sadece kendi okulunu, mahallesini değil, memleketini de kurtarabileceğini, ve hatta memleketinde bir şeyleri değiştirmediği takdirde okulunu da kurtaramayacağını göstermişti. Bu zaten tarihsel bir doğrudur ama mücadeleye yeni katılanların bu bilince erişmesini hızlandırması açısından Gezi inanılmaz bir laboratuvar oldu.

Buse: Evet, bunlara katılıyorum. Gezi bize mümkün olduğunu gösterdi. Gezi Parkı’nda hepimiz yoldaştık. Ürettik, yeniden yaptık, mücadele ettik. Hep birlikte olunca yapabileceğimizi anladık. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemediğini gördük. Bunu gördükten sonra mücadelemize inançla daha sıkı sarıldık.

Son olarak, Mayıs ve Haziran ayı boyunca ve hatta daha sonrasında Gezi’nin yarattığı bir atmosfer vardı. Tüm ülkeyi saran, meşruluğu tartışılmayacak seviyeye gelen ve geçtiğimiz halk eylemlerine nazaran “yeni bir dili” oluşturan bir atmosferden bahsediyoruz. Bu “yeni dilin” kendisi üzerinde çokça duruldu, hatta bu atmosferi çeşitli anti-komünist liberal çevreler bir “örgütsüzlük” propagandasına dahi çevirmeyi denedi. Sizce bunlar başarılı olabildi mi? Gezi gençlerin hafızasına “örgütsüz ve hedefsiz bir serüven” olarak mı kazındı?

Buse: Gezi bir patlamaydı. Herkes bir şeylere yeter diyordu artık. Bu tepkilerin hepsini kapsayan bir pankart asılmıştı Kültür Merkezi’ne. O pankart imzasızdı. Üzerinde “Boyun Eğme” yazıyordu. Bu pankarttan sonra Atatürk Kültür Merkezi’ne birçok pankart asıldı. Hepsinin altında parti imzaları vardı. Bu durumdan sonra AKM’deki tüm pankartlar söküldü. Bir süre sonra da Gezi Parkı’na saldırı gerçekleşti. Evet biz örgütlü ve güçlüydük, mümkün olduğunu gördük ve gösterdik. Ama bir programımız yoktu. Gezi’de bir programımızın olmaması Gezi’yi değersiz kılamaz. Orada tarihi bir mücadele verildi. Ve biz kazandık. Üzerini ne kadar kirletmeye çalışsalar da bugün geziyi görmemiş gençler dahi bu rüzgardan etkileniyorlar. Gezi, bizlere hala mümkün olduğunu göstermeye devam ediyor.

Şems: Yani açıkçası ben de bu propagandanın çok da başarılı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü gezinin dişe dokunan her başarılı anında örgütlülük vardı. Örgütsüz kitleleri korkmadan bir arada tutan TKP vardı örneğin. Hep gülerek hatırlarım, biz parti olarak alanlara girdiğimizde insanlar hep önümüzü açar ve en öne geçmemizi isterlerdi. Çünkü parola çok basit: Örgütsüzlük yalnızlık, örgütlülük ise eylem kabiliyeti demekti. Ve bence gençliğe kalan en büyük miras bu. Bir eylem kabiliyetimiz olacaksa bu örgütlülüğümüzden gelecek.

Ege: Ben de bu soruya yekten ve kocaman bir “hayır” cevabını vereyim. Gezi’nin söylediği şeyler “sağa” bükülemez ama “solun” ve solda duranların da kendisine bazı görevler yüklediği de bir gerçek. Mesele sadece “üç-beş ağaç” değilse, “yaşam tarzı” değilse, “park” değilse ama bunların hepsiyse, işte burada bir hedef vardır. Sorun, bu hedefin politik olarak doğru kodlanması, anlatılması, örgütlenmesi ve bir siyasi hedefe bağlanması sorunudur. Sorun, tekil mücadele dinamiklerinin, Gezi’de kısmen yaşandığı haliyle değil, bütünlüklü bir program etrafında kapsanması ve buradan hareketle mücadelenin sürdürülmesi sorunudur. Ve bu sorunlar solun, sosyalizmin sorunudur. Sorunlar bu şekliyle ortadayken, örgütsüzlük bir marifet gibi sunulamaz, aksine bütün bunları yapacaksak o örgüte, bunları hep birlikte yapacağımız öznemize ihtiyacımız var. Sorunun ikinci kısmı için, bu eylemlerin özneleri gençlerdir, dolayısıyla da Gezi’nin ‘“genç” bir dili vardır. Bu gençler, 2013 Türkiyesi’nde aklı ve yüreği solda atan Gezici gençler, düzen aktörlerinin “zekasının zekatının” yetmeyeceği bir yeni dili kullanarak, AKP’nin kurgulamaya çalıştığı “yeni hikayeye” karşı başka bir hikayeyi, başka bir Türkiye’yi işaret etmiştir ve orada sol vardır. Bundan önce de böyleydi, yarın da böyle olacak: Mizah varsa, sanat varsa, spor varsa, hoş vakit varsa, bilim varsa alası, “öyle bir Türkiye’de” olacaktır ve bunların tamamı Gezicilerin “solcu” dilinde vardır.

Son olarak şunu söylemek istiyorum… Tüm Gezicileri, yüreği solda atan herkesi, Sosyalist Türkiye’ye giden o gemiye, hepimizin gemisine bekliyoruz. O gemi bizi, “Gezi gibi bir ülkeye”, hatta daha iyisine götürecek. TKP’de yollarımızı birleştirelim, güzel bir ülkeye varacak serüvene beraber atılalım!