Hangi Mizah?

b

Mizahçının neyi nereden ve hangi şekilde mizah konusu haline getirdiği, mizahçının toplumsal ve siyasi konumlanışını yansıtır. Bu nedenle mizah etkili olduğu kadar tehlikeli de bir araçtır ve ciddiye alınması gereken bir sanat dalıdır. Büyük yazar Rıfat Ilgaz bu konuda: “Mizah bir tavırdır, bir tutumdur, bir davranıştır. Topluma, doğaya bakma biçimidir”[1] demiştir. Bu doğru olmakla beraber kaçınılmazdır da çünkü birçok mizah türü değişen toplumsal koşulların sonucu olarak ortaya çıkmış ve doğal olarak içine doğduğu bu koşulları konu edinmiştir. Bu anlamda kara mizahın ilk örneklerinin kapitalizmin bebeklik döneminde İngiltere’de ortaya çıkması tesadüf değildir.

Mizahın nesnel koşullar ile sürekli değişen bir ilişki içerisinde olduğunu söyledik. Bu nedenle mizah içine doğduğu toplumun tarihine, kültürüne, sosyoekonomik koşullarına göre farklılıklar gösterir. Bu anlamda, toplumsal ilişkilerin en belirleyici faktör olduğunu göz önüne alarak genelleyecek olursak mizah ürünleri arasındaki en temel farkın sınıfsal olduğunu söyleyebiliriz.

Bu fark iki sınıfın mizah ürünlerine açıkça yansır. Egemen sınıfın mizahı çok yüzeysel ve işlenen konular bakımından sığ iken; ezilen sınıfın mizahı derin, çeşitli ve gelişkindir. Bu ilk bakışta biraz garip gelebilir ve kültür düzeyi yüksek, eğitimli ve üzerine düşünebilecek daha çok zamanı olan egemen sınıfın daha gelişkin mizah üretebileceğini düşünebilirsiniz. Bunun böyle olmamasının temel nedeni mizahın işlevinin bu iki sınıf için farklı olmasıdır ve bu durum mizah ürünleri arasındaki en temel farkın sınıfsal olduğunun açık göstergesidir.

Mizah egemen sınıf için sadece bir rahatlama ve sinirsel boşalım aracıyken ezilen sınıf için bu işlevlerinin yanında ezilenlerin egemen sınıfa karşı mücadelesinde etkili bir silahtır, içinde bulunduğu toplumsal koşullara isyanı içerir ve egemen sınıfı meşruiyet kaybına uğratıp çürüterek yıkılmasına katkıda bulunur. Bu temel işlev farkı ezilen sınıfın mizahını kalıcı, gelişkin ve derin kılar.

Burada bir denge söz konusudur. Ezilen sınıf bir yandan mizah aracılığıyla rahatlayarak içinde yaşadığı zor koşullarda hayata tutunmaya ve direnmeye çalışırken diğer yandan egemen sınıfa saldırır. Zaman zaman değişen koşullara göre bu iki işlevden biri daha çok ön plana çıkabilir. Örneğin, toplumsal hareketliliğin yüksek olduğu, ezilen sınıfın güçlü olduğu dönemlerde mizahın yıkıcılığı daha çok ön plana çıkarken, ezilenlerin daha umutsuz ve çaresiz olduğu dönemlerde mizahın bir savunma mekanizması olarak zor koşullarda ezilen sınıfı rahatlatma ve bu sayede sınıfa yaşama direnci verme işlevi ön plandadır.

Kılıcı Düşen Mizah

20. yüzyılın sonu ezilen sınıf açısından çok zorlu geçti. Birçok ülkede işçi sınıfına güç ve umut veren ilk sosyalist ülke Sovyetler Birliği çözülürken diğer yandan neoliberalizm darbelerle iktidara geliyordu. Özelleştirmeler, sol birikimin tasfiyesi, sosyalizmin çözülüşünden yararlanarak acımasızca saldıran bir burjuvazi… Türkiye de bu süreçten kendi payını aldı. 1980 darbesi ile başlayan ve hala devam eden bir kâbus bu. Bu süreçte, dinselleşmenin gazına basıldı, Cumhuriyeti yıkıldı, her şey özelleştirildi, laik ve kamucu birikim tasfiye edildi, işçilerin kendi mücadeleleriyle aldığı haklar ellerinden alındı…

Değişen toplumsal hava doğal olarak mizahçıyı ve mizahını da çok ciddi etkilemiştir. Bu süreçte dünyada ve Türkiye’de yaşam koşulları zorlaşan, hayatı ve emeği hunharca sömürülen işçi sınıfı bütün umudu kaybetmiş ve tarih sahnesinden “geçici olarak” ayağını çekmiştir. Bu koşulların ürünü olan mizahın temel işlevi, bir savunma mekanizması olarak ezilen sınıfı rahatlatma ve bu sayede sınıfa yaşama direnci vermekten ibaret hale gelmiştir.

Olumlu yıkıcılığını kenara bırakmaya başlayan mizahın daha önce bahsettiğimiz dengesi dikkate alınması gereken bir biçimde bozulmuştur. Bu süreçte kılıcını düşüren ve bir savunma mekanizmasından ibaret hale gelen mizah, kapitalizmin çürütücülüğünden kendi payını almıştır. Uzun süre ezilenlerin elinde ezenlere karşı etkili bir silah olarak kullanılan mizah, ezilen sınıfın içinde yaşadığı koşulları kanıksamasının bir aracı haline gelmiştir.

Kitlelerin afyonu olarak Postmodern Mizah

Bahsettiğimiz nedenlerden kaynaklanan çürüme ve kanıksama öyle bir noktaya geldi ki mizah, sınıf aidiyetini kaybetti. Sınıfsal bir konumlanışı olmaması dolayısıyla sahiplendiği herhangi bir değer kalmayan mizah, yapıcı olmayan bir şekilde doğru, yanlış, iyi, kötü her şeyi yıkmaya başladı, her şey alaya alınabilir hale geldi. Türkiye’de mizah denilince akla gelen ilk isim olan Aziz Nesin bu konu üzerine şöyle diyor:

“Gülmece bir yıkıcılıktır. Gülmece yazarı, kızgınlıklarını, öfkesini, bilinçli olarak gerçekten yıkılması gereken hedefe yöneltebilir ve gülmece silahını halk yararına kullanabilirse – bütün büyük gülmececiler böyle yapmışlardır – bir olumlu yıkıcı olur. Bunun tersi, inançsız bir alaycılıktır, kendi ayağını basacak yer bırakmadan her şeyi yıkıcılıktır.”[2]

Bahsettiğimiz ve alıntının sonunda da geçen yıkıcılık türü aslında pasif ve sözde bir yıkıcılıktır. Çünkü aslında temelinde, koşulların boyun eğilip kanıksanması ve koşulların değişmezliğinin kabulü vardır. Dolayısıyla bu tarz mizah, içinde yaşadığımız düzeni meşrulaştırırken bize de içinde yaşadığımız koşulları kanıksatarak, düzene can simidi olmuş olur.

Bu süreçte değişen mizahçı tipolojisi de mizahın geçirdiği dönüşüm ile ilgili bize önemli ipuçları sunuyor. Türkiye’yi ele alırsak 80 öncesi dönemde doğmuş ve önemli mizah ürünleri vermiş yazarlara baktığımızda, mizahçı kimliği ile siyasi kimliği iç içe geçen bir aydın profili görüyoruz. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü… Bütün bu sanatçılar, sol değerleri benimseyen, işçi sınıfı adına üreten aydınlardı. Örnek olsun, Muzaffer İzgü mizah için şöyle demiştir: “Gülmece, sınıfsaldır, sınıfını bilmeyen gülmece başka yere hizmet ediyor demektir.”[3] Bugünkü tipolojiye baktığımızda ise sınıfsal bir aidiyeti, aydın bir kişiliği olmayan, ezilen sınıftan uzak bir mizahçı profili görüyoruz.

Salt bir eğlence aracından ibaret bir hale gelen ve bu haliyle bir tüketim nesnesine dönüşen, hiçbir değeri sahiplenmemesi ve iyi, kötü, doğru, yanlış demeden her şeyi yıkmasıyla “postmodern mizah” olarak adlandırabileceğimiz bu mizah tarzı özellikle biz gençler arasında ciddi karşılık buluyor. Irkçılık, seksizm, anti-komünizm vb. içeren şakalara yaratıcı olması nedeniyle gülünüyor. Bunun bir sınırı da yok, kendinizi bir anda bir pedofili şakasıyla karşı karşıya kalmış bulabilirsiniz. Bu kaçınılmazdır çünkü herhangi bir değer yargısı olmayan ve her şeyi yapıcı olmayan bir şekilde yıkan ve salt bir eğlence aracına dönüşen mizahın geleceği nokta budur.

Yukarıda bahsettiğimiz tarzda mizah yapan insanların, genellersek iki temel argümanı vardır:

  1. Örnek olarak ırkçılık içeren bir şaka yapmak, bu şakayı yapanı veya bu şakaya güleni ırkçı yapmaz. Tam tersine mizahçının ve dinleyicilerin ırkçı olmaması şakayı komik yapar. Irkçı bir insan ırkçılık içeren bir şakayı şaka olarak kavrayamadığından anlayamaz ve sağlıklı bir şekilde gülemez.
  2. Bu tarz mizah, insanların konuşmaktan çekindiği tabu konulara değinerek ve bunları hatırlatarak, insanların bu konularla yüzleşmesini ve rahatlamasını sağlar. Örneğin pedofiliyi konu alan bir şaka, çocukken tecavüze uğramış insanların, bu geçmişiyle yüzleşmesine ve buna gülebilir hale gelerek rahatlamasına yardımcı olur.

Birinci argüman ilk bakıldığında mantıklı gelebilir. Evet, ırkçı bir şakaya gülmek insanı ırkçı yapmayabilir ya da ırkçı bir insan zaten bunun bir şaka olduğunu veya şakanın kendisini anlamayıp gülmeyebilir. Ancak buradaki temel problem bu şakanın insanları ırkçılığa teşvik edip etmemesi değil, bu ayrı bir tartışma konusu. Asıl problem, ırkçı, seksist vs. olmayan, içinde yaşadığı düzenden mutsuz insanların bu olguları kanıksaması. Evet bu insanlar belki şakadan sonra kadın düşmanlığı yapmaya başlamıyorlar ancak öfkelenmesi ve acilen değiştirmesi gereken şeyleri boyun eğip kanıksıyorlar, her gün karşılaştıkları, rahatsız oldukları bu düzenin yarattığı sorunları değiştirmek yerine, bu rahatsızlıklarını alay konusu haline getirerek rahatlayıp geçiştiriyorlar. Bu haliyle mizah kitleler için bir afyon görevi görüyor.

İkinci argüman da yine bazı açılardan akla yatkın gibi gelmesine rağmen ciddi bir doğrultu yanlışlığı içeriyor. Evet, çocukken tecavüze uğramış bir insanın bununla başa çıkabilmesi ve hayatına devam edebilmesi için bir şeylere ihtiyacı olduğu kesin, burada bir problem yok. Ancak burada doğru araç mizah mı sorusunu sormak gerekir.

Bu tarz bir mizah belki bu insanın yaşadığı olayı alaya alarak kişiyi rahatlatabilir, yaşadıklarını geçiştirebilir. Ancak bunu yaparken değişmesi gereken koşulların, çözülmesi gereken sorunların alaya alınması bize bu sorunları kanıksatır ve bu haliyle az önce bahsettiğimiz gibi mizahın uyuşturucudan farkı kalmaz. Çünkü bahsettiğimiz örneği düşünürsek bu ülkede çocuk tecavüzü gerçeği olduğu gibi yerinde durmaya devam ediyor olup her gün böyle haberler okumaya devam ediyor oluruz. Bu şekilde kişiyi yüzeysel olarak rahatlatan bireyci bir mizah anlayışı, toplumsal sorunlara karşı afyon işlevi görerek insanların öfkesini soğurur.Peki, düzenin yarattığı problemlerle karşı karşıya kalan, hayatında bu anlamda ciddi sıkıntılar yaşayan birçok insan nasıl bununla başa çıkıp, hayatlarına devam edebilecekler?

Bu sorunun cevabı mücadeledir. İnsanlar içinde yaşadığı, kendisini zor yaşam koşullarında iğrenç şeylere maruz bırakan bu düzene ve bu düzenin yaratığı problemlere boyun eğip bu iğrençlikleri kanıksamak, alaya alarak geçici yüzeysel bir rahatlamayla hayatına devam etmek yerine, bu sorunların gerçek nedenini kavramalı ve kendisini içinde bulduğu toplumsal sorunlara ve bu sorunları yaratanlara karşı mücadele etmelidir. Ancak bu şekilde, insanlar geçmişleriyle, yaşadıklarıyla gerçek ve kalıcı bir şekilde yüzleşebilir ve dimdik durarak güçlü bir şekilde hayatlarına devam edebilirler.

Nasıl bir Mizah?

Yazı boyunca cevaplamaya çalıştığımız soruya gelirsek, mizahtaki çürümenin temel nedenini umutsuz mizahçının sınıf aidiyeti kaybetmesi ve dolayısıyla mizahın kılıcının yere düşmesi olarak özetledik. Bu değerlendirme, bize cevabını aradığımız soru için yol gösteriyor.

İlk olarak, çürümüş olanı reddederek işe başlamak gerekir. Umutsuz, düzeni değişmez kabul eden, doğru, yanlış, iyi, kötü her şeyi yıkan ve bu nedenlerle egemen sınıfın lehine olan mizah tarzı reddedilmelidir.

İçine doğduğu toplumsal koşulların ürünü olan mizah, bu koşullar içinde bir taraf olmalıdır. Egemen sınıfın yarattığı düzene ve sebep olduğu sorunlara karşı mizah, yere bıraktığı silahını tekrar eline alarak ezilen sınıfın yani ait olduğu sınıfın yanında konumlanmalıdır. Mizah ancak bu sayede gelişkin, kalıcı ve ilerici hale gelebilir. Bu anlamda siyasi bir konumlanışı ve mücadelesi olmayan mizahçı ve mizahının kapitalizmin çürütücülüğüne teslim olması kaçınılmazdır.

Kapitalizm çatırdıyor, bugünlerde çıplak gözle bile bunu açıkça görebiliyoruz. Dünya kapitalizmi ve piyasacı akıl(sızlık) o kadar teknolojik gelişkinliğe rağmen bir virüsle bile başa çıkamıyor. Tersinden sosyalist Küba çok kısıtlı imkana rağmen halk sağlığı konusunda adeta dünyaya sosyalizm dersi veriyor. Diğer yandan, virüsün ivme etkisiyle kapitalizmin kaçınılmaz yapısal krizi hızla derinleşiyor. Hayat pahalılığı, yoksulluk, işsizlik artarken düzen emekçiler için bütün inandırıcılığını kaybediyor.

Peki, bunları neden dile getiriyorum? Bugün nesnel koşullar, mizahın umutsuzluğunu terk edip tekrar ayağa kalkması için çok uygun. Kapitalizm yıkılmayı bekliyor ve çaresiz. Diğer yandan dünyanın birçok yerinde işçi sınıfı düzenin sebep olduğu artan işsizliğe, yoksulluğa, kötü yaşam koşullarına karşı örgütleniyor. Bu anlamda, 21. yüzyıl büyük sınıf savaşımlarına sahne olacak. Bu sahnede, mizahçı da rolünü almalı ve mizah egemen sınıfa karşı kılıcını tekrar eline alarak, sınıfıyla birlikte sınıfsız bir toplum kurmak için mücadele etmelidir.     

  Cemali Coşkunırmak

[1]  Rıfat Ilgaz- Özcan Ercan/Milliyet, 15.12.1991

[2] Aziz Nesin Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı Antolojisi

[3] https://www.egetelgraf.com/kose_yazilari/mizah-yasadigimiz-hayati-sorgulamali/