Hüseyin Kılınç

“Belki ben göremem ama oğlum görecek”. Nazım Hikmet 1957’de Bakü’de bir üniversitede yaptığı konuşmasında böyle sesleniyor dinleyicilere. Umudunu kestiği şey memleketini görmek ama yalnızca bir toprak parçasını, İstanbul manzarasını veyahut memleket insanını görmeyi kastetmiyor. “Nasıl İstanbul’da da bizim üniversitede de böyle salon olacak, nasıl oraya da Azerbaycan’dan bir şair gelecek; mesela şimdi şu genç şair, şu kızcağız…”. Nazım’ın o şairden ricası, selamını gelecekteki sosyalist memleketine iletmesi. Nazım memleketine hasretini gelecekte gidermeyi bir selamla da olsa arzularken, bunu sosyalizmle buluşturarak yapıyor. Şimdi ben de bu arzuyla sizlere seslenmek istiyorum:

“Belki ben göremem ama çocuğum görecek”. 2020 yılındayız. Birçok önemli olayın 100. yılını kutladık veya kutlayacağız. Reel sosyalizmi deneyimlemiş fakat sosyalizmin bir süredir yenik bir dünyaya doğduk. Sovyetler Birliği’nin yıkılışının hemen sonrasında doğan bir kuşak, benim gibi, şimdi sizlere mektup yazıyor. Bu yenilgiden sonra ödenen hesapların en ağırını sanırım bizim kuşağımız ödemekte.

Benim kuşağım komünistlere “Gençliğinizi yaşamak varken neden göremeyeceğiniz bir ütopya için emek verip mücadele ediyorsunuz?” diyorlar. Sizler böyle bir mücadelenin sonucunda, bizim için ütopya olan bir düzende yaşamaktasınız. Ne yalan söyleyeyim övünüyorum.

Birkaç gün önce Lenin 150 yaşına girdi. Anti-komünistler onun öncülüğünde kurulan Sovyetler Birliği’nin bireyin özgürlüğünü kısıtladığını yazıp çizdiler. Eskiden komünist parti üyesi olan bazı “romancılar” geldi aklıma. “Parti, benim üretimimi kısıtlar. Bana at gözlüğü takar. Özgün olamam.” diyerek ütopyasından vazgeçenler; insanlara sadece satmak için “romancıklar” yazarak paraya para demediler oysa roman insanı yüceltir. Onda insanı okur, insanı anlarız. Bizler şuan partimizin bir kampanyası sayesinde sizlere yazıyoruz. Evet parti yönlendiriyor. Evet parti istediği için. Parti insanlık için, gelecek için üretmeye çağırıyor. Bunun neresi kısıtlama? Bir grup komünizm karşıtının; fikren değişmeden, komünist topluma ulaşıp görmesini, yaşamasını ve kahrolmasını isterdim.

Sizlere bu mektupla birlikte romanlar, hikayeler ve resimler üretip bırakabilmişimdir umarım. En çok bunu isterdim.

Ütopyamızda yaşananlara dair merak ettiğim çok şey var ama bunlar uzaydaki keşifleriniz, Mars’taki yeni yaşam değil! Bu karanlık düzende yaşamaya çalışırken “Belki ben göremem ama çocuğum görecek” diyerek yaşama tutunup mücadele etmenin getirdiği merak daha farklı oluyor. Belki siz uzaydaki keşiflerinizle övünüyorsunuz ama birbirinizle olan ilişkileriniz, dönemimizden kalan eserlere yorumlarınız, sanatsal üretimleriniz, hüzünleriniz ve sevinçleriniz… Hüzünlerinizi oldukça merak ediyorum. Eminim çocuklar bisikletten düşüp kollarını bacaklarını sıyırmadıkça hüzünlenmiyorlardır. Kadın cinayeti diye bir şey lügatınızda bile yoktur.

Sosyalist Türkiye’yi göreceğime eminim. Hatta çocuğum komünist toplumun ilk dönemini bile yaşayabilir. Bizler bunu bilerek coşkumuzu, heyecanımızı, umudumuzu koruyoruz.

İnsanız ve insan kalmak için komünist olmaya karar verdik. Dolayısıyla yalnız kendimiz için değil gelecektekiler için de yaşıyoruz, mücadele ediyoruz. Bana sorarsanız ve geçmişten dersinizi aldıysanız; bugünün insanı gibi nostalji tutkunu olmamalısınız. Acı ve hüzün bugünün insanına, bazen bizlere de, haz veriyor ya da biz öyle sanıyoruz. Biz; bugünün komünistleri, daima ileri bakmaya çalışıyoruz. Sizler ileriye daha rahat bakacaksınız. Bunu söylediğime kızabilirler ama bence müzelerinizi sadeleştirin. Koskoca uygarlık tarihi, iyi ve güzel olanları alın gerisini unutun gitsin. Utanç müzelerine ne gerek var?

Tek derdiniz ölüm olacak. Ölüm duygusunu da yenecek insana selam! Sınıfsız, eşit, özgür toplumumuzun başarılarını düşleyerek karanlığı yeneceğiz ve ütopyamızı yaşayan sizler bu mektupları yakın bir yüzyılda okuyacaksınız!
Belki ben göremem ama çocuğum görecek!