İki kadının hikayesi ve içimizdeki faşist

Sinema sektörü dünya üzerinde kadınların erkeklere oranla en büyük ayrımcılığa uğradıkları sektörlerden biri. Dünyanın pek önemsediği Oscar’ın küçük adamını bugüne kadar elinde tutan sadece bir kadın yönetmen oldu. Dolayısıyla kadınlar bu sektörde bir yerlere gelebilmek için çok uzun yıllar uğraş verdiler. Sonuç olarak bir yerlere de geldiler. İzleyiciler bu kadınların kimileri için “büyüleyici” kimileri içinse “eşi olmasaydı yapamazdı” dediler. Komünist kadınlar adları duyulmadan çok başarılı yapımlara imza attılar. Faşist yönetmenler ise övgü üstüne övgüler aldılar.

Leni Riefenstahl “İradenin Zaferi” adlı meşhur belgeselin yapımcısı. Bu belgesel 1970’li yıllardan bu yana bir kadın tarafından çekilen en iyi belgesel diye nitelendiriliyor, üniversitelerin sinema bölümlerinde dahi okutuluyor. Oysa belgesel Hitler’in ısmarlaması sonucu yapılmış hatta meşhur Nürnberg Mitingi de bu belgesel için kurgulanmış. İradenin Zaferi için Hitler tarafından 120 kişilik bir ekip ve sınırsız kaynak da Riefenstahl’in önüne serilmiş.   

Hızını alamayan Riefenstahl, 2. Dünya Savaşı sırasında tutuklanana kadar dört film daha yaptı. Bu filmlerin hiçbiri ise onu başarıya ulaştırmadı. 1954 yılında yaptığı Tiefland filmi yıllar boyu gösterime dahi girmedi. Oysa Film Hitler’e bir hediye olarak yapılmıştı. 1970 yılında, Afrika kabilelerinden birini çektiği  ve erkek güzelliğini övdüğü fotoğraflardan derlediği kitabında, Alman propaganda bakanı Goebbels’in saf propaganda filmi yapmasını istediğini ve kendisinin bunu reddettiğini söylüyor.

Faşist yönetmenin hayatını size uzun uzun anlatmak niyetinde değilim, sonuçta Riefenstahl bu filmlerin propaganda filmi değil “gerçek sinema” olduğunu hayatının sonuna kadar iddia ediyor. Oysa 1935’te yayımlanan kitabında, mitingin kendi filmi için kurgulandığını, sahnenin kameralara uygun olarak planlandığını ve her şeyin mükemmel bir görüntü vermek üzerine tasarlandığını söylüyor.

Riefenstahl ölümünden sonra üne kavuşanlardan. 1973’te  New York film festivalinde ilk 20’ye giren ve festivalin posterinde bir kadın resminin göğsünde ismi yeralan Riefenstahl, liberal sanatseverler tarafından “güzeli arayan bir sanatçı” olarak tanımlanıyor.

Bunların tümünü akademinin haylaz kız çocuğu olarak adlandırılan Susan Sontag’ın “Büyüleyen Faşizm” makalesinden öğreniyoruz. Sontag, “Büyüleyen Faşizm” makalesinde Riefenstahl ve onun “uydurmalarından” bahsedrek faşist yönetmenin belgesellerini şöyle anlatıyor: “Nazi filmleri, gündelik gerçekliğin kendinden geçmiş bir öz denetim ve boyun eğme yoluyla aşıldığı başarılı toplumun destanlarıdır, bu filmler gücün zaferi ile ilgilidir.”

Boyun eğmenin övülmesi, güzelliğin aranması ve erkek olmanın yüceltilmesi. Üstelik faşist bir estetik ve ahlakla bütünleştirme. İlginçtir, Sontag 1950’lerde 20’li yaşlarda bir kadın olarak akademik hayata atılıyor. Döneminde evli olmayan bir kadın akademik hayatta saygı görmüyor. Sontag hocasıyla evlendiğinde pantolonlu,üniversite öğrencisi genç bir kadın olarak hocasının dikkatini çekiyor. Ve yine aynı hoca, koca olduğunda eşi pantolonlu bir genç kadın olduğu ve akademik ideallere sahip olduğu  için evliliğini sonlandırmak istiyor.

Susan Sontag, Riefensthal’i yerden yere vuran makalesinde onu usta yönetmen Dziga Vertov ile şu sözlerle karşılaştırıyor. “Vertov’u övenler, Sovyetlerin ilk dönemindeki propaganda filmlerinin soylu bir ideali gösterdiğini fakat sonradan bu ideale ihanet edildiğini kabul ederler, fakat Riefensthal’i övecekseniz onu tamamen ideolojisinden arındırarak övmeniz gerekmektedir.” Büyüleyen Faşizm makalesine bakacak olursak Sontag’a göre Riefensthal ve Vertov’un ikisi de propaganda filmleri yapıyor. Sontag iki kadın yönetmeni de sanatsal anlamda aynı yere konumlandırıyor ve ekliyor: “Aslında ikisi de erkek bedeninin övüldüğü faşist bir estetik duygusunun yüceltilmesini ele alıyor.”

Akademinin eski topraklarından ve gücünü gerçek anlamda kanıtlamış biri olan Susan Sontag ile yarışacak değiliz ancak yine de bir karşılaştırma da biz yapalım ve yaklaşık aynı dönemlerde yaşayan Elizavetha Svilova ile bu iki kadını karşılaştıralım. Vertov’un eşi olarak bilinen yönetmen, eşinin ölümüyle  bağımsız bir editör direktör olarak yayın hayatına devam ediyor.

Svilova işçi bir ailenin kızı, 1922 yılında Vertov ile tanışıyor ve filmlerinde oynamaya başlıyor. Bugünden  ömrünün sonuna kadar Svilova yüzden fazla kurgusal olmayan  film yönetiyor. Yani o da Riefensthal gibi belgeseller yapıyor. 1946’da Stalin Ödülünü “Fall Of The Berlin”  filmiyle alıyor.

Yine de Riefensthal New York film festivalinde kadınların göğsünde yer bulurken Svilova “eşinin gölgesinde kalmış” bir kadın olarak adlandırılıyor. Peki neden?

Riefenstahl ve bu iki kadın, kadınlıkları anlamında aynı üçlemenin içinde durabilirler. Bir tarafta boyun eğmeyi öven, lideri arayan ve bundan haz duyan bir de erkek bedenini övmekle hayatını geçirmiş Riefenstahl. Diğer tarafta yıllarını sosyalizmin inşasına adamış, Vertov’un ezbere bilinen filmlerinin kurgularına imza atmış başka bir kadın. Svilova evlenmeden önce ustası olarak Vertov ile yönetmen koltuğunu paylaşırken Sontag ABD’de evli olmadığı için akademik hayatına devam edemeyecek durumdaydı. Sontag ABD’de kadın bir akademisyen olmak için mücadele ederken, Svilova Berlin’in eli kanlı faşist iktidardan kurtuluşunu anlatan belgeseliyle ödül alıyordu. Propagandadır evet. Ama karşılaştırılamaz çünkü bir tarafta insanlığın propagandası yapılıyordu. Diğer tarafta insanlık katliamının, kabullenişin, boyun eğmenin ve erilliğin propagandası vardı. İşte bu nedenle kadınlar bugün Riefensthal’i göğsünde taşımıyor.

Peki Sontag bunu bilmiyor muydu? Sontag karşılaştırmayı bitirirken Vertov’un filmlerinin sanatsal değeri anlamında da güçlü olduğunu söylüyor. Riefenstahl’in filmlerinin etkileyici olmasını ise, bizim içimizdeki faşist estetik duygusunun yenilenmesine bağlıyor.

Yanılıyor. Liberal dünya Riefensthal de olsa faşistin hakkını faşiste verdiğinde “‘iyilik” dolu bir yer haline geliyor. Bu durum 1945’lerde Riefenstahl’de cisimleşirken, şimdilerle Fransa’da Le Pen ile, Türkiye’de Meral Akşener’le kendini gösteriyor. Bu sayede kadınlara, eşitsizlik gözetmeksizin erkeklerin dünyasında yalnızlaştıklarını ve tutunacakları güçlü dallar olan diğer kadınlara ihtiyaçları olduğunu düşünüyorlar. Bu güçlü kadınlar, bellerinde silahla devrimci avlayarak, patronluk yaparken altlarında çalıştırdıkları işçileri sömürerek güç topluyorlar. Kadınların da esaretlerini erkeklerin yarattığına inanması bekleniyor. Kapitalizm kendi gücünü bu sayede devam ettirebiliyor. Liberal feminizmin kadın kahramanları elleri kanlı da olsa kahraman olmaya devam edebiliyorlar. Riefenstahl bu sayede kızkardeş oluyor. Faşizm ise kadınların örgütlü mücadelesinden daha az tehlikeli hale geliyor.

E. Zeynep Özipekçi

Kaynakça:

Susan Sontag: Entelektüel bir ikon-Daniel Shreiber

Büyüleyen Faşizm-Susan Sontag

Film Editing as Women’s Work- Aron Ouzilevski