Kadın mücadelesinde geri düşüncelere karşı materyalizmi güçlendirmek

Bu makale, 20 Mayıs 2020 tarihinde soL Haber Portalı’nın Gelenek Dergisi sekmesinde yayımlanmıştır. Yazının orjinaline ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Perry Anderson, bir eserinde1 Marksizmin maruz kaldığı bir çeşit kendi üzerine katlanma dinamiğine değiniyor. Ona göre, bilginin gelişmesi çoğunlukla uygun bir direnç katsayısının varlığına bağlıdır.  Tarihsel materyalizm kendi döneminde öylesine güçlüdür; sağ eleştirilere karşı öyle üstün, sol eleştirileri marjinal kılmakta öyle başarılıdır ki, bu durum onun bazı atıl yanlarına ve kusurlarına kalıcılık kazandırmıştır. Yazar, sonrasında konuyu marksizmin yükselen kadın hareketi tarafından sorgulanmaya başlamasına bağlıyor ve bu gelişmeyi tarihsel materyalizm için bir şans olarak yorumluyor.

Gerçekten de, materyalist bilgi teorisinin temel kabullerinden biri kendi sistemine ait bir unsurun gelişmesinin genellikle o unsurun incelediği nesnelliğin gelişmesine bağlı olduğudur. Nesnelliğin gelişimi, önümüze yeni sorunlar koyar. Bu sorunlara temas ettikçe nesnelliğin kendisiyle birlikte bu yolda kullandığımız araçları ve kendimizi de değiştiririz. Tarihsel materyalizmin gelişimi kendini nesnelliğin gelişiminin bir işlevi, özel bir türü olarak gösteriyor. Maddeyi şekillendirmeye çalıştıkça onun hakkında daha çok şey öğreniyoruz. Demek ki maddenin özelleşmiş bir biçimi olarak bizler de içinde yaşadığımız toplumda nesnelliğin bilgisini üretmeyi ve genellemeyi salt teorik değil siyasi bir süreç olarak anlamak durumundayız. Güncel gelişmeleri kavrama faaliyeti tarihsel materyalizmin doğrularını önümüzdeki sorunlar karşısında sürekli olarak somutlamayı ve yeniden üretmeyi gerektiriyor.

Ancak eleştirinin kendisine mutlak bir geliştirici güç atfetmekte bir sorun var. Bilgiyi üreten bilginin kendisi değil, öznenin amaçlı eylemi. Anderson’ın başladığı yerden devam edersek, kendiliğinden kadın hareketinin kadın konusunda ürettiği bilgiyi tek başına bir çeşit teorik bileyleyici değil, gelişen nesnelliğin bir parçası olarak almak durumundayız. Diğer bir deyişle kadın sorununa dair tarihsel materyalizm dışındaki teoriler, örneğin feminizm, Marksizm için “muhatap” değil, nesnedir. Marksizm feminizmden öğrenmez, nesnellikten öğrenir. Feminizm o nesnelliğe dair bir veridir. Pudingin tanıtını en nihayetinde onun tadı hakkındaki çeşitli beyanlardan değil, onu tatmamızdan üretiyoruz. Bu beyanları dikkate alabiliriz. Ama sabah akşam onun tadını beğenmeyenleri dinleyerek daha iyi bir puding tarifi geliştiremeyeceğimiz kesindir.

Ürettiğimiz bilginin genellenmesi de aynı faaliyetin parçası olarak görülmeli. Böylece sınıflı toplumun kendi rahminde geliştirdiği çeşitli muhalif unsurların teorik temellerindeki burjuva ideolojisi tekrar ve tekrar daha fazla bilince çıkarılabilir. Bu, kendimizi müdahale ettiğimiz nesnellikten ayrıştırmamızı sağlar ve anılan unsurlarla yürütülecek ideolojik mücadelenin değişmez bir parçasıdır. Genel kanının aksine -ve Ne Yapmalı’nın öğrettiği üzere- onlara karşı verilen ideolojik mücadele muhalif düşüncelere sahip kimseleri siyasallaştırmanın tek yoludur. Bundan feragat ettiğimiz ölçüde siyasal özneler olmaktan çıkıyoruz.

Burjuva ideolojisi derken neyi kast ediyoruz? Bu deyim Marksizmin bazı vulger yorumları ve feminizm tarafından ortak bir şekilde aşağılayıcı bir tamlama olarak anlaşılıyor. Oysa burjuva ideolojisi kavramı nesneldir ve “burjuvaların ideolojisi” anlamına gelmez. Engels 18. yüzyıl Fransız filozoflarını tanımlarken onların referansı olan “ölümsüz aklı”, bir burjuvanın o dönemdeki evriminin ta kendisine tekabül eden orta sınıf yurttaşın idealize edilmiş bir anlığı olarak tanımlıyor. Burjuva ideolojisi kavramından anladığımız esasen bundan başka bir şey değil. Burjuva ideolojisi, temel direği klasik tarih dışı “insan” soyutlaması olan, önündeki sorunları bu soyutlamaya göre metafizik şekilde saptayan, sınıflı toplumun genel akıl yürütmesidir. Bu, burjuva doktrininin olduğu kadar postmodern kabullerin de temelidir. 

Doğal hukukla sınırsız rölativizm arasındaki karşıtlık ilginç görünse de çelişkili değildir. Çünkü ikisinin de temelinde idealist burjuva akıl yürütmesi vardır. Bu düşünme tarzı insanın özünü toplumsal ilişkiler bütünü olarak anlamaz. İnceleme nesnesi yaptığı herhangi bir konuda da süreklilik-kopuş, öz-görüngü, nicelik-nitelik, aşma-içerme gibi materyalist kategorilerin uygulanmasını imkânsız hale getirir. Maddeyi bağlamından yalıtır. Gerçekliği evrensel akılda ya da kişisel beyanda tanımlamaya çalışır ve çoğunlukla da bu ikisini aynı anda yapar. İnsan haklarının evrenselliği ile cinsiyetin beyanla belirlendiği yönündeki epistemolojik bakımdan zıt görünümlü iki söylemin aynı bünyelerde bir araya gelebilmesinin açıklaması budur.

Bugün İslamcılığı, faşizmi, ırkçılığı, kadın düşmanlığını vb. burjuva ideolojisinin parçası olarak görmekte elbette hiçbir yanlış yok. Burjuva ideolojisi iktidara geldiği andan itibaren geri yapılarla eklemlendi, kendi bağrından da gerici varyantlar türetti ve çok kısa süren saf halini çoktan yitirdi. Burjuva düzeninin ideolojik krizi bundan başka bir şey de değildir zaten. Kendi yarattığı maddi ve düşünsel güçlerin önüne setler çekmek onun doğasıdır. Burjuvazinin gelişimi kendi temellerini yadsıdığı ölçüde geniş anlamda burjuva ideolojisiyle burjuva teorisini birbiriyle aynı şey olarak anmak güçleşir. Ama bunlar birbirini birer öz olarak daima içinde taşır. Aslında sosyalist teoriyle sosyalist ideolojinin birbirlerine indirgenemeyecek olmasının temelinde yatan da aynı olgudur.

Zaten bilinen bunca şeyi not düşmeye neden ihtiyaç duyulduğu merak edilebilir. Burjuva ideolojisinin en çok bulandırdığı alanlardan birinde tartışmanın, öncelikle önümüzdeki sorunu tanımlama aşamasında bir akıl netliğini gerektirdiğini düşünüyorum. Bu netlik, kadın sorunu literatüründe Marksizmden şu ya da bu düzeyde etkilendiği anlaşılan kişilerin pek sahip olmadığı bir özellik. 

Bunların çoğu feminizmin geliştirdiği kavram bolluğunda kendine bir yol açmaya çalışıyor. Bu şekilde parçalı ve göreli bazı doğrulara erişebiliyorlar. Ama bilgilerini genelleyemiyor, genel bir kurtuluş perspektifine ulaşamıyorlar. Bu literatürün yapısı ve kavramları onu kullanmaya çalışanları kendi akıl yürütmesini kabul etmeye, sorunu kendisi gibi koymaya zorluyor. Onun doğurduğu engelleri aşmaya çalışırken eğilip bükülenler sonunda o engellerin şeklini almak zorunda kalıyor.

Sorunun bununla ilişkili bir diğer yanı ise tarihsel materyalizmi bir teorik sistem değil, bir bilgi yığını olarak kavramaları. Bu sayede onun bazı “olumlu” ve “olumsuz” yanlarını birbirinden ayıklamayı mümkün hale getiriyorlar. Bu, aynı zamanda onu inceleyen kişinin meşrebine göre Marx’ı bir felsefeci, antropolog, sosyolog ya da ekonomiste indirgemek anlamına geliyor ve onu inceleyen kişiyi Marksizmin karşısına bir teorik sistemle çıkma zahmetinden kurtarıyor. Bu sebeple feminist literatürün en uç unsurları bile “eleştirel” olmanın ötesine geçemiyor. İşte bu yüzden “sosyalist feminizm” gibi feminizm türevlerini gerçek yaşamda elle tutulur bir özne formunda değil; en fazla akademik bir kategori, dağınık feminist gruplar ya da internet kişilikleri olarak gözlemleyebiliyoruz.

Bu çerçeveyi ortaya koyduktan sonra kadın sorununa dair bazı başlıklarda bu konuda gözüme çarpan bazı yaklaşım sorunlarını somutlamak üzere serbest şekilde fikir yürütmek istiyorum. Elbette bunlar sadece çerçevenin içine yapılan bazı eskizlerden ibaret olup üzerinde daha odaklı durulmaya, sistemli hale getirilmeye ve detaylandırılmaya muhtaç tartışmalardır.

Marksizmin sorunu koyuş tarzı üzerine

Feminizmin (elbette “sosyalist” türevlerinin de) temel kabulü Marksizmin kadın sorununa yeterince eğilmediğidir. Dolayısıyla daha yola çıktıkları ilk noktada tarihsel materyalizmi teorik bir sistem olarak yadsırlar. Buna göre Marksizm sınıf indirgemecidir. Feminizmin türevleri Marksizmin hayatı sınıflarla açıklayan köşeli yanlarının yumuşatılması ile tamamen reddedilmesi arasındaki bir tartışma yelpazesinde bulunur desek yeridir.

Bu kavrayışın klasik temsilcilerinden Hartmann; Marksizmin çözümlemeleri tarihsel gelişim yasalarına, özellikle sermaye yasalarına dair bir içgörü sağlayabilse de Marksist kategoriler cinsiyet-körüdür, der.2 Ona göre cinsiyetler arasındaki ilişkileri sistematik olarak sadece feminist bir çözümlemeyle inceleyebiliriz. Hartmann, çözümlemesinde ataerkinin ayrı bir toplumsal ve tarihsel bir yapı olarak tanımlanmasından faydalandığını açıkça ifade eder.

Şu ya da bu tali unsurları farklılık gösterse de feminizmin omurgası bu kavrayıştır. Yazarlar bu tali unsurlara ne ölçüde önem verileceğine dair yaklaşımlarında birbirinden ayrılıyor. Genel yaklaşım kapitalizm ve ataerkini yapay bir şer ortaklığı içerisinde görüyor. İlginç uçlar da var; ataerkini ayrı bir üretim tarzı olarak nitelendiren görüşüyle Christine Delphy bunlardan biri… Bu literatürde, Marksist kategorilerin kadın sorununa şu ya da bu ölçüde adapte edilebileceği ya da kadınların ev içi emeğinin üretken emek vb. ekonomipolitik kavramları çerçevesinde açıklanabileceği, öne çıkan yaklaşım tarzları oluyor. Ama nihayetinde bu konuda yazılıp çizilen her şeyin içerisinde aynı temel, yani Marksizmin yetersizliği ve onun feminizmle ikame edilmesi gerekliliği iddiası hep korunuyor.

Bu tartışmalar ülkemizde de karşılık buluyor. En bilinen yazarlardan Gülnur Acar Savran yıllardır kararlılıkla bu tezi savunuyor. Ona göre kapitalizm ve ataerki bir bütünü oluşturan iki ayrı sistem. Bu konuda çok sayıda eserinden sayısız alıntı yapılabilir. Literatürde Marksist klasikleri kronolojik şekilde ayırarak bu eserlere ayrı ayrı ilericilik-gericilik atfedecek düzeyde bir akademik otopsi merakı bile vücut bulabiliyor. Örneğin Melda Yaman’a göre3 Kutsal Aile ve Alman İdeolojisi gibi eserlerde kadının ezilmişliği sermaye ilişkileriyle sınırlanmayıp kadın erkek eşitliğine de “genişletiliyorken” Grundrisse ve Kapital’de bundan geri adım atılmış… Bu konuda örnekleri çoğaltmak pekâlâ mümkün. Türkiye’de de Marksizmin kadın sorununa yaklaşımı konusunda akademik vulgerizmin en uç örneklerine tanıklık edebiliyoruz.

Peki, Marksizm sorunu nasıl koyuyor?

Tarihte kimi Marksist karikatürler kadın sorununu “emekçi kadın” sorununa indirgeyen bazı uçlar vermiştir gerçekten. Ama bu durumun Marksist kategorilerin kadın sorununu açıklamaya yetmediği yönündeki feminist iddiayla bir alakası yoktur. Feminizm konuyu “patrona karşı işçi” ve “erkeğe karşı kadın” şeklinde parçalamaktan başka bir şansa ontolojik olarak sahip olmadığı için Marksizm bir bütün olarak salt ilkinin savunucusu gibi düşünülür.

Bu parçalı yaklaşımın temelinde sorunun burjuvaca konulmasının yattığını düşünüyorum. Bu nokta feminizmi Marksizmden kesin olarak ayıran nokta aynı zamanda. Feminizm temel olarak “kadın sorunu nasıl çözülür?” diye soruyor ve buna bir cevap arıyor. Feminizm türleri bu soruya “liberalce” ya da “sosyalistçe” bir yanıt vermeye çalışıyor. Oysa “x sorunu nasıl çözülür?” sorusu burjuva ideolojisinin soru sorma yöntemidir ve bilimsel sosyalizm tarafından aşılmıştır. Bu soru ütopyacı sosyalizmle birlikte defnedilmiştir. Örneğin Marksizmin sorusu “işçilerin geçim sorununu nasıl çözeriz?” değildir. Marksizm geçim sorunu gibi bir kavramın ortadan kalkacağı tarihsel koşulları nasıl yaratacağını araştırır. Sorun çözmekle değil, insanlığın kurtuluşu arayışına bilimsel bir açıklama getirmekle ilgilenir. Bu pekâlâ kadınların kurtuluşunu da içerir.

Son kavramın kritik olduğunu düşünüyorum. Marksizmin kadınlara dair sorunu koyuşu hiçbir zaman Hartmann ve türevlerinin iddia ettiği gibi salt emekçilere ya da emekçi kadınlara ilişkin değildir. Marksizm daha en başta sorunu “kadınların kurtuluşu” olarak koyar. Klasikler bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kadın literatürünün başlangıç (ve reddiye) noktası olan eserden uzun bir alıntı yapmak istiyorum:4 “…Aile içindeki işbölümü, mülkiyetin kadınla erkek arasındaki paylaşımını düzenliyordu; bu, aynı kalmıştı; ama gene de, yalnızca aile dışındaki işbölümünün değişmiş olması yüzünden, evlik ilişkiler şimdi altüst oluyordu. Eskiden kadının evdeki üstünlüğünü sağlayan neden: kadının kendini tamamen ev işlerine vermesi olgusu, şimdi, evde erkeğin üstünlüğünü sağlıyordu. Kadının ev işleri, artık, erkeğin üretken emeği yanında hesaba katılmıyordu; önemli olan erkeğin çalışmasıydı; kadının çalışması, yalnızca önemsiz bir destekti. Daha burada, üretken toplumsal emek dışında,  özel ev işleriyle yetinmek zorunda kaldıkça kadının kurtuluşunun, kadın-erkek eşitliğinin olanaksız olduğu ve olanaksız kalacağı ortaya çıkar. Kadının kurtuluşunun gerçekleşebilir bir duruma gelmesi için, önce; geniş bir toplumsal ölçek üzerinde üretime katılabilmesi ve ev işlerinin onu yalnızca çok önemsiz bir ölçüde uğraştırması gerekir.  Bu da, ancak, yalnızca kadınların geniş ölçüde çalışmasını kabul etmekle kalmayıp,  ayrıca bunu kesinlikle gerektiren ve özel ev işini gitgide bir kamu sanayii yapmaya yönelen modern büyük sanayi ile olanaklı duruma geldi.”

Bu örneğin oldukça doyurucu olduğunu düşünüyorum. Ailenin kökeni konusunda Marx ve Engels’in işlediği tekil antropolojik verilerin doğruluğu, kronolojik isabeti vb. tartışma konusu edilebilir, ama sorunu koyuş tarzı su götürmez: Engels sınıflı toplumun öngününde analık hukukunun yıkılmasını kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi olarak tanımlıyor. Kapitalizmin geliştirdiği üretici güçlerin kadınların kurtuluşu için gerekli zemini yaratmakta olduğunu açıklıyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin bu güçlerin önünde bir engel teşkil etmeye başladığı ortaya konuluyor. Demek ki kapitalizm, kadının kurtuluşu önündeki engel olarak saptanmış. Çalışan-çalışmayan, emekçi-yiyici kadının değil, “kadının kurtuluşu”.

Marksist düşünce sermaye ile ataerki arasında bir ayrım yapmamakla kalmayıp, aksine bunların özdeşliğini ortaya koyuyor. Cinsiyetler arasındaki sömürü ilişkisini kapitalizmle ortak tesadüfi bir yapı olarak değil onun (daha doğrusu sınıflı toplumun) özsel bir unsuru olarak görüyor.

Buradan hareketle, kadın sorununun bir emekçi sorunu olduğunu, sınıfsal bir sorun olduğunu söylerken aslında salt “emekçi kadın” sorunundan bahsetmediğimizi tekrar hatırlamak gerekiyor belki de. Kimi feministlerin “burjuva kadınlar da erkekler tarafından öldürülebiliyor” argümanını Marksizme karşı adeta bir zafer bayrağı olarak sallaması tam anlamıyla cahil cesareti olarak görülmeli. Marksizmin önüne koyduğu sorun kadının kurtuluşudur. İşçi sınıfı mensubu olmayan kadınların öldürülmesi de sınıfsal bir sorundur. Bunların tümü işçi sınıfı siyasetinin konusudur; üstelik basit bir propaganda aracı olarak değil, teorik temelleri itibarıyla… Çünkü sınıflı toplumdan bağımsız bir ataerki olamayacağı gibi, ataerkil olmayan bir kapitalizm de olamaz.

Bu konunun bir yüzünün de ataerki kavramının tarih-dışılaştırılması olduğu açık. Ataerkinin metafizik kavranışı her türden feminizmin a priori unsurudur. Ataerkini kapitalizmle özdeş değil seçimlik bir yapı olarak görmek, onun kapitalizm öncesi toplumlarda da aynı olduğunu ve değişmezliğini kabul etmeyi gerektiriyor. 

Bu yaklaşım, tarihte artı emeğe el koyma biçimleri gibi cinsiyet eşitsizliğinin biçimleri arasındaki nitel farkları da hiçe sayar. Oysa tarihsel materyalizm için nasıl Roma İmparatorluğu’ndaki para bugünkü para değilse, nasıl serfin sömürülmesi işçinin sömürülmesiyle aynı değilse, kapitalizmde cinsiyetler arası işbölümü de kapitalizm öncesi toplumlardan nitel olarak farklıdır. Kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin öncülleri kapitalizmin öncülleri içindedir. Diğer bir deyişle meta üretiminin, ya da sınıflı toplumun… Ancak bu öncüller uygarlığın her sıçramasında aşılır ve yeni bir içerik kazanır. 

Bunu anlamamak en başta kapitalizmde cinsiyetler arası eşitsizliğin aldığı geçmiş çağlara göre çok daha dehşet verici biçim ve boyutları küçümsemek anlamına gelir. Diğer yandan, bu kavrayışa sahip olmayanlar tarihsel ilerleme konseptinin de bilincine varamazlar. Bu konuda en karikatür örneklerden birini geçtiğimiz yıl Nükhet Sirman vermişti.5 Ona göre cumhuriyetin kadını daha fazla özgürleştirdiği doğru değildi. Feodal ailenin kadın sömürüsüyle kapitalist ailenin kadın sömürüsü arasındaki tek fark değişen güç ilişkileriydi…

Engels bunlara tanık olsaydı muhtemelen günümüz liberallerini de Rousseau’nun gerisine düşmekle suçlardı.6 Çünkü bir burjuva ideoloğu olarak Rousseau bile tarihsel kurumların diyalektik gelişimini kavramış, “eşitsizliğin doğuşunda bir ilerleme görmüştü”. Uygarlıktaki her ilerlemenin antagonist karakterini anlamıştı. Bu, cinsiyetler arasındaki işbölümünün aldığı biçimler bakımından da böyledir. Feodalizmde kadınların siyasete katılma hakkı yoktu, ancak pornografi de yoktu. Bugün kadın cinsi üzerindeki sömürü değil geçmişle aynı olmak, insanlık tarihinin en taşkın düzeyindedir.

İnanması güç, ama bu konuda cinsiyetler arası eşitsizliği sınıflar tarihini aşarak arkaik topluluklara ve insan fizyolojisine kadar dayandıran görüşlere dahi rastlanabiliyor. Bunları daha ilk bakışta “insan doğası” argümanı altında doğrudan çöpe atabiliriz aslında. Çünkü bu görüş için maddi olan ile toplumsal olan arasında hiçbir fark yoktur; doğal işbölümü ile bunu bir sömürü ilişkisi olarak mutlaklaştıran toplumsal işbölümü aynı anlama gelir… Kapitalizmin en kaba yorumlarının, hatta faşist görüşlerin bile bu akıl yürütmeden beslendiğini biliyoruz. Ama bu kavrayışın çağımızın muhalif düşünce dünyasından da bu kadar kolay ayıklanabileceğini düşünmeyelim. 

Sözgelimi, kadının doğurganlığıyla kadın sömürüsü arasında doğrusal bir nedensellik kuran ve hatta çözümü de bu çerçevede önermeye çalışan Savran bu düşünme tarzının “sosyalist” feministler arasında bile ne kadar derin temellere sahip olduğunun ibretlik bir örneğini verebilmişti.7 Savran yeniden üretimin “toplumsal” niteliğinden bahsederken lafzen doğru bir noktadaydı. Ancak Savran kadının doğurganlığı üzerindeki denetimin hangi sınıfın elinde olduğundan çok hangi cinsiyetin elinde olduğunu belirleyici unsur olarak görüyor ve bunun adını “toplumsal” koyuyordu. Kapitalist devletler ile “bürokratik devletler” arasında fark olmadığı sonucuna böyle varıyordu. Ona göre sömürünün temelinde kadının doğurma yeteneği ve üretim ilişkileri vardı. Kadının kurtuluşuna giden yol da kadınların kendi bedenleri üzerindeki denetiminin artmasından geçiyordu.

Halbuki “kadınların ezilmişliğinin en genel düzeydeki temeli” Savran’ın iddia ettiği gibi “doğurganlıkları” değildir. Bu, şunu söylemeye benzer: “İşçilerin sömürülmesinin en genel düzeydeki temeli alet yapan bir hominid cinsinden gelmeleridir.” Oysa sömürü koşullarımızı “doğamız” üretim ilişkileriyle “birlikte” belirlemez. Örneğin sömürülmemizin sebebi “alet yapıp kullanabilmemiz ve” üretim ilişkileri değildir. Kurtuluşumuza giden yolu alet yapma yeteneğimiz (ya da herhangi bir fizyolojik özelliğimiz) üzerinde daha fazla denetim geliştirmemiz olarak saptıyorsak kesinlikle akıl dışı bir sonuca varmışız demektir. İşte sınıf mücadelesini temel referansı yapmayan düşünceler çoğunlukla böyle sonuçlara varırlar.

Elbette feminist literatürde vücut bulan benzer örneklerin her zaman kendini bu kadar kolay ele verdiği düşünülmemeli. Sınıflı toplumun bugününe ait ataerkil üretim ilişkilerini metafizik bir şekilde tarihin geneline yaymak, reel sosyalizmdeki toplumsal yaşama dair feminist eleştirinin de temel felsefi dayanağını teşkil ediyor. Bunu bir sonraki başlıkta daha detaylı tartışmaya çalışacağım.

Sorunu koyuş tarzını geçmeden değinmek istediğim bir husus daha var. Genellikle gözden kaçan kritik bir nokta olduğunu düşünüyorum. Sömürü ilişkilerinin farklı yapılardan oluştuğu düşüncesi feminizmin kavramlarını ve soyutlama şekillerini de belirliyor. Teorik bütünsellik yerine akademik (dilerseniz eleştirel) isabetlilik arayışı kavramlara en dar ve kaba anlamını yüklemeyi gerektiriyor. Bu konuda örnekler sınırsız. Biz birini ele alalım. Feminist literatürde çok tipik olarak “sınıfsal” deyiminin işçi ve patron arasındaki ilişkiye, “sınıf mücadelesi” kavramınınsa bu ikisi arasındaki çatışmaya indirgendiğini görüyoruz. Oysa bu tarz bir soyutlamanın Marksist teoriyle ilgisi çok azdır. Marksist çözümlemede sınıf mücadelesi sosyalist feministlerin düşündüğünün aksine sendikal bir çatışma ya da daha sık başvurulduğu üzere iktidara ulaşma araçlarından biri değil, tarihin motorudur. Sınıf mücadelesi şu ya da bu kişi tarafından verilen bir şey değil, zaten nesnel olarak var olan bir şeydir. Sınıf mücadelesi; paylaşım savaşlarını, ulusal baskıyı, toplumun gericileştirilmesini, kadınlar aleyhine hukuksal düzenlemeleri ve sınıflı topluma dair daha pek çok başka fenomeni kendisi aracılığıyla tanıtladığımız siyasal bir kavramdır. 

Aynı şekilde, sınıf mücadelesi çeşitli toplumsal çelişkiler arasında kadın mücadelesine denk unsurlardan birisi de değildir. Sınıf mücadelesini sendikal bir anlama indirgemenin siyasi karşılığı hepimizin malumu: sosyalist iktidar mücadelesini kadın mücadelesi karşısında ikincil bir noktaya itmenin yolunu açmak…

Buradan hareketle, sadece kavramları nasıl kullandığını görmenin bile feminizmin kadın sorununa hangi siyasi perspektifle baktığını anlamaya yeteceğini düşünüyorum. Kadın sorununu tartışırken işbölümü, yeniden üretim gibi kavramların kullanılış tarzını bu bağlamda tartışma konusu etmemiz gerekiyor.

Evet, feminizm türevlerinin birbiriyle aynı olmadığı doğru. Bunlar birbirleriyle gerçekten tartışırlar. Ama bunların tartışmaları yüzeyde gerçekleşiyor, temelde değil. Bunların tümü ortak teorik temelleri, aynı önsel kabulleri paylaşıyorlar. Feminizmin türleri sordukları ortak soruya verdikleri farklı cevaplarda birbirlerinden ayrılıyorlar. Marksizm ise daha sorduğu soruda onlardan ayrılıyor. Bu yüzden “sosyalist feminizm” sıkça iddia edildiğinin aksine Marksizmin değil, burjuva düşüncesinin bir türevi.

Erteleyicilik suçlaması ve halkçı aşı üzerine

Sosyalist mücadele içerisinde feminizmin felsefi temellerinin önsel kabuller olarak benimsenmesi sadece meselenin çözümlenmesi değil ona dair eylem geliştirmesi konusunda da büyük bir bozulmaya yol açıyor. Bu kabuller burjuva ideolojisini sosyalizme sıçratıyor ve sosyalist dünya görüşünün iktidara açlığını azaltıyor.

Bu konuda ilk akla gelen elbette “erteleyicilik” suçlaması. Buna göre sosyalistler kadın sorununun çözülmesini en iyi ihtimalle devrime -ya da bir bilinmezliğe- erteliyorlar. Bu konudaki en büyük dayanaklardan biri de reel sosyalizm deneyinin kadın sorununu çözememiş olduğu yönündeki iddiadır. Sözcükler tanıdık gelmiştir: “sorunun çözülmesi”.

Feminizm her konuda olduğu gibi burada da meseleyi metafizik şekilde koyar. Burada bahsedilen “sorun” da bağlamdan ve tarihten kopuk bir “sorun” ve aslında hiç kimsede gerçek bir tanımı yok. Dünya üzerindeki hiçbir feministin aklında bu “sorunu” nasıl “çözeceğine” dair somut bir fikir yok. Çünkü böyle bir şey imkânsızdır. 

İnsanlığın kapitalist aşamasındaki bazı örneklerden hareket edelim. Mesela eşit ücret sorununu ele alalım. Kapitalist kurumlar varlığını sürdürdüğü müddetçe işçi sınıfının tüm katmanlarının birbirine eşit olması mümkün müdür? Elbette değildir ve bunlar çok çeşitli dinamikler altında şu ya da bu cinsel, mezhepsel, ulusal vb. ayrımlara konu olacaktır… Yahut eşit haklar sorununu düşünelim. Kadınların kamusal yaşama görece daha fazla katıldığı emperyalist merkezlerin kadınları kafeste dolaştıran terör örgütlerini finanse etmesine engel olmadan kadının kurtuluşundan söz edilebilir mi?

Yukarıda eşitlik kavramına metafizik anlamlar yüklemenin Marksizm tarafından nasıl alay konusu edildiğine atıfta bulunmuştuk. Gerçekten de insanlığın önündeki sorunları tek bilinmeyenli denklemler gibi idrak eden ilkel sorun-çözüm diyagramları burjuva ideolojisinin en tipik özelliğidir. Bu yaklaşımın, karşısında bulduğu herhangi bir olguyu bütünsel olarak çözümlemesi de imkânsızdır. Bir de tarihsel materyalizmin önümüzdeki sorunları nasıl kavradığına bakalım:

“Komünizm ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, fiilen var olan öncüllerden doğar.” 8

Tekraren: ‘Var olan öncüllerden doğar’

Bir alıntı daha: “İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemedi. Onun, halk kararıyla hayata geçireceği hazır ütopyaları yok. Kendi kurtuluşunu ve onunla birlikte bugünkü toplumun kendi iktisadi gelişimi aracılığıyla karşı konulmaz şekilde yönelmiş olduğu daha yüksek yaşam biçimini hazırlamak için, kendisinin, yani işçi sınıfının, koşullar gibi insanların da tümüyle dönüşmesini sağlayacak olan uzun mücadelelerden, bir dizi tarihsel süreçten geçmek zorunda olduğunu biliyor. Onun, hayata geçireceği idealleri yok; tek yapacağı, yıkılmakta olan burjuva toplumunun rahminde şimdiden gelişmiş bulunan yeni toplum öğelerini serbest bırakmak.”9

Açık ki feminizmin tuhaf iddiasının aksine tarihsel materyalizmin “sorun çözmek” gibi bir derdi yoktur. Zaten böyle bir “çözüm” de yoktur. Marksizmin elinde geleceğe dair hazır reçeteler hiç olmadı. Marksizm önüne tek bilinmeyenli denklemler koymadı. Kesin olarak bildiğimiz şu ki kadının kurtuluşu için gerekli olan maddi ve düşünsel güçlerin serbest kalabilmesi ancak kapitalizmin tasfiyesiyle mümkündür. Koşulları gerçekleşmeyen bir şeyin “ertelenmesi” de olanaksızdır. Feminizm ise tuhaf bir şekilde tartışmanın “işçi sınıfı sorunu” ile “kadın sorunu” arasındaki bir öncelik tartışması olduğunu sanıyor. Alt türleri de bunlardan birine öncelik tanımayı ya da ikisini eşit saymayı öneriyor; ve işte aralarındaki tüm fark da bundan ibaret. Oysa bu, kapitalizm ile ataerkinin iki ayrı yapı olduğu yönündeki önsel kabulün kaçınılmaz bir sonucudur.

“Sosyalist feminizmin” aynı kabuller çerçevesinde gösterdiği arızalar arasında iki unsurun öne çıktığını düşünüyorum. Bunlardan ilkine yukarıda değinmiş olduk: sınıf mücadelesi kavramını sendikal bir içeriğe indirgemek ve onu kadınların hak mücadelesiyle eşitlemek. Oysa sınıf mücadelesinin varlığını kabul etmek ve hatta ona olumlu bir anlam yüklemek ile hayata sınıfsal bakmak arasında bir fark vardır. Sosyalist feminizmin genel çizgisi bu karşıtlardan ilkine denk düşüyor. Ona göre kadınların kurtuluşu yine sosyalizmdedir, ama Marksizm kadın konusunda yetersiz kalmıştır. Sosyalizm kavramına Alman İdeolojisi’nden aktardığımız ifadeyle “gerçek hareket” değil, bir “çözüm” gözüyle bakar. Burada sosyalizmin ütopyacı bir kavranışı söz konusudur.

Aynı düşüncenin bir uzantısı da kadın hareketi ve -sendikal anlamıyla- sınıf mücadelesinin egemen sınıfa karşı verilen savaşımın iki öncü unsuru olarak görülmesidir. Hem Türkiye’de hem de uluslararası literatürde erişilebilen aşağı yukarı her “sosyalist feminist” metin bu temayı işler. Oysa kafasına kapitalizmi tasfiye etmeyi koymuş, ancak Marksizmin güncel olarak kadın sorunu hakkında yeterince üretmediğini düşünen birinin (bu şüphesiz doğrudur) “sosyalist feminist” olmasına hiç lüzum yoktur. Bu kişinin kadın sorunu hakkında üreten bir komünist olması yeterlidir.

Muhalif ideolojilere bulaşık olan ikinci arıza ise daha inceliklidir. Bunun genel olarak daha büyük bir tehlike içerdiğini düşünüyorum, çünkü tasfiye edici bir nitelik taşıyor. Bu düşünceye göre eskiden bir yanda demokratik sorun ya da yurttaşlık sorunu olarak kadın sorunu vardı, bir yanda da işçi sınıfı mücadelesi. Neoliberal dönemde kapitalizmin saldırısı o denli şiddetlendi ki bu ikisinin menfaatleri örtüşmeye başladı. Yani bu ikisinin ortak bir mücadele vermesi önündeki engel ortadan kalktı… Aynı yaklaşımın başka türevleri de var: işçiler arasında kadınların, kadınlar arasında işçilerin sayısı arttıkça işçi sınıfı da feminize oluyor; bunların gündemleri ister istemez ortaklaşıyor, gibi… 

Temellendirmedeki unsurlar değişiklik gösterebilse de bu düşüncelerin tümü özünde aynı. Bu iddianın temeli, Marksizmin sorunu kadınların kurtuluşu olarak koyduğu gerçeğini yadsımak. Bu düşünceye göre kadınların yeterince “işçileşmediği” eski dönemlerde kadın sorunu “sınıfsal” değildi. Ya da bugün kapitalizmin eşitsiz gelişimi çerçevesinde işçi bileşiminin yeterince kadın içermediği ülkelerde kadın sorununa “sınıfsal” diyemeyiz…

İnsanlığın kurtuluşunu kapitalist gelişimin işçi bileşiminde yarattığı değişiklikler gibi tesadüfi olgularla temellendirmesi bir yana, bu düşüncenin en tehlikeli yanı güncel siyasete dair çıktılarıdır. Her şeyden önce işçi sınıfı mücadelesini toplumun demokratik gündemlerinden bir tanesine indirger. “Sorunları” çözülmesi gereken bir toplum kesimi, gibi… İkincisi, bu şekilde kurulan bir çözümlemenin varacağı -ve görüldüğü üzere vardığı- yer açıktır: “Feministler Marksistleşmeli, Marksistler Feministleşmeli.” 

Bu tezin Leninizme açıkça bir saldırı olduğunu belirtmeliyiz. Bir kere, son sınıflı toplum olan kapitalizmin “neoliberal aşamasında” ortaya yeni sınıflar çıkmamış, işçi sınıfının tarihsel rolünde bir değişiklik gerçekleşmemiştir. İkincisi, Marksizmin diğer muhalif hareketler üzerinde hâkimiyetini sağlaması için onlarla sürekli olarak ideolojik mücadele vermesi bir tercih değil, zorunluluktur. Siyasi koşulların bir muhalif hareketin şu ya da bu bölmesiyle zaman zaman yan yana gelmeyi gerektirmesi ile onlara karşı verilecek ideolojik mücadele birbirinden ayrı iki durumdur. Bunlardan ilki göreli, ikincisi mutlak bir gerekliliktir. Bu mutlak gerekliliği “anti-feminizm” kavramı altında kabalaştırmak ve onu İslamcı, faşist vb. kadın düşmanı görüşlerle aynı kefeye koymak açıkça gericiliktir.

Görüldüğü gibi, bu tez, özünde sorunun hak mücadelesi ile iktidar mücadelesi arasında mekanik bir ayrım tanımlayan burjuvaca konuluşuna verilmiş bir tavizdir. Oysa erteleyicilik eleştirisine karşı bir aşı olarak geliştirilmeye çalışılan bu post-Marksist düşünceler sosyalizmi ehlileştirmekten başka hiçbir amaca hizmet etmedi. Evet, bu tez yeni bir buluş da değil… Sınıf gündemini çeşitli halk gündemleriyle “ortaklaştırma” arayışını Sınıftan Kaçış ile sonuçlandıran Avrupa solunun tarihi bu konuda ibretlik bir referans teşkil ediyor. Dönemin tezlerine göz attığımızda neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynı düşüncelerin 1960-70’li yıllarda çoktan ileri sürülmüş olduğunu görüyoruz.

Oysa Marksistlerin feministleşmesi feministlerin Marksistleşmesiyle sonuçlanmaz. Sadece Marksistlerin feministleşmesiyle sonuçlanır. Bu beklenti burjuva ideolojisi kavramını fena halde hiçe sayar. Bu akıl dışı tutum, bir doktorun kendi bedenine virüs bulaştırarak hastasının iyileşmesini beklemesine benzer. Oysa doktorun görevi elindeki araçları bir kenara bırakarak hastanın yerine kendini koymak değil, hastalığı tedavi etmek için o araçları seferber etmektir. Halkçı ya da demokratik muhalefetin kendini sınıfsal temalarla daha fazla ifade etmeye başlaması göreli ve nesnel bir durumdur. Bu durum bir “ortak mücadele” daveti değil, sadece Marksizmin hegemonya mücadelesine davet anlamına gelir.

Bu, en başta çizmeye çalıştığımız çerçeveyle alakalı bir sorundur aslında ve Marksist epistemolojinin temellerine dokunur. Özne, nesne karşısında kendini tanımlamalı ve kendi tasarımlarına göre ona müdahalede bulunmalıdır. Nesneyle arasındaki çizgiyi muğlaklaştırdığı ölçüde kendisi de nesneleşir. Feminizmin de görünümlerinden biri olduğu nesnellikten değil, feminizmin kendisinden öğrenmeye çalışan bir Marksist, Marksist olmaktan hızla uzaklaşıyor demektir. Böyle bir “Marksistin” kadın hareketini siyasallaştırması, kendi fikirlerini toplumsallaştırması imkânsızdır.

Sosyalizmde kadın üzerine

Sosyalist feminizmin sorunu tanımlama tarzının ilginç örneklerinden birinin de sosyalizm tasavvuruna dair tartışmalar olduğunu düşünüyorum. Bu konudaki literatür reel sosyalizm deneyimleri hakkında eleştirileri ve sosyalist topluma dair gelecek tasarımlarını içeriyor. Kapitalizm ve sosyalizm açısından, bunların herhangi bir özsel ortaklık taşımayan birtakım unsurları arasında biçimsel benzerlikler kuran kaba yorum tarzı burada kendine sıkça yer buluyor. Bu yolla aile, cinsellik, nüfus politikası gibi konulardaki sosyalist uygulamalar ile kapitalizmin sadece demokratik değil faşist biçimleri arasında bile benzerlik icat edilebiliyor.

Sosyalizm kavramına olumlu bir anlam yükleyen feministlerin düşünce tarzının iki yönünü incelemek yerinde olabilir, diye düşünüyorum. Bunlardan ilki, yukarıda değinilen tarih-dışı ataerki anlayışı. Bu kabulde, ataerkinin sosyalist toplumda da aynı biçimde devam edeceği iddiası, temel hareket noktasını oluşturuyor. Burada sosyalizmin bir ön gereklilik olduğu genel olarak kabul edilmekle birlikte sosyalizmin gerçek amaçlarına erişebilmesi için sosyalizmde (ve evleviyetle kapitalizmde) bağımsız bir kadın hareketinin varlığı mutlak bir şart olarak saptanıyor. İkinci yön ise, ilkiyle alakalı olmak üzere, tarihsel materyalizmin birey-toplum diyalektiğinin genel olarak yadsınması şeklinde ifade edilebilir.

Daha önce Marksist kategorilerin kadın sorununu çözümleyemediği iddiasına yapılan faydasız “sosyalist feminist” yamalardan birinin Marksist kavram ve kategorileri kadın sorununa “uyarlama” çabası olduğuna değinmiştik. Bu çaba “feminist yöntem”, “diyalektik feminizm” hatta “kadının kurtuluşu için iktidar perspektifi” gibi tuhaf kavramlar doğurabilmektedir. Sosyalizm deneylerinin eleştirilmesi yolunda ortaya atıldığı açık olan bu kavramlar esasen Marksizmin kadının kurtuluşu perspektifine sahip olmadığı yönünde bir ön kabule sahip ve sosyalist topluma karşı kadınların hak mücadelesinin aynı şekilde devam edeceği varsayımına dayanıyor. Oysa tarihsel materyalizme sadık yorumlar reel sosyalizmdeki sorunların Marksizmin yetersizliklerinden değil Marksist anlayıştan çeşitli şekillerde sapmaktan kaynaklandığı konusunda ortaklaşıyor. Bu konuda eleştirinin yönü ve kavramları daha en başta eleştirinin nihai amacına dair bir fikir verebilir. Diğer bir deyişle “ereği isteyen, araçları da ister.”

Bu araçlardan bir diğeri de “akademik bir yöntem” olarak “Marksizmin” uygulanacağı inceleme nesnesinin merkezi bir unsura dönüştürülerek mutlaklaştırılması ve tarihsel olarak ileri-geri olanın bu nesne etrafında anlaşılmaya çalışılması.

Örneğin “Cinsel Devrim” adlı eserinde sosyalizm ve faşizmi “tek parti yönetimi” kavramında eşitleyen Reich’a göre nüfus azalması ya da sağlık bir bahanedir, nüfusbilim siyaseti bir cinsel baskı dizgesidir ve dikkati cinsel doyuma ulaşabilme koşullarının gerçekleştirme sorununda uzaklaştırmanın bir aracıdır. Reich, nüfus politikasının savaş tehdidinden kaynaklanan zorunluluklarını teslim ettiği satırlar içerisinde bile kürtaja ilişkin düzenlemeleri “cinsel zevkin” olumlanmasının karşısına koyar.10

Feminizmin cephaneliğinde, cinsellik örneğinde olduğu gibi pek çok farklı unsura merkezi roller atfeden ve sosyalist toplumun zorunluluklarını bu unsur çerçevesinde çözümlemeye çalışan çeşitli üretimler söz konusudur. Marksizmin özgürleştiriciliği bu belirli unsur çerçevesinde sınanır. Bu unsur karşısındaki konumuna göre birbiriyle esaslı bir alaka taşımayan olgular kolayca yan yana getirilebilir. Örneğin uluslararası tekellerin dünya proletaryasının ürettiği artı değere daha fazla el koymak için başlatacağı savaşlara yönelik nüfus politikalarını Sovyetlerin sosyalist sistemi savunma ve sürdürme ihtiyacıyla aynı kefeye koymak tam anlamıyla böyle bir tuhaflıktır.

Bu yaklaşımın altında “sorun çözme” mantığı ve hazır reçete anlayışı hemen sırıtıverir. Bunun arka planında siyaseti bireye indirgeyen, bireyi toplumla ebedi bir çatışma halinde kurgulayan burjuva felsefi temeller olduğunu düşünüyorum. Özgürlük kavramı bu soyut birey üzerinde metafizik şekilde tanımlanıyor ve asla zorunlulukların kavranması olarak ele alınmıyor. Böylece gerçek yaşama dair neredeyse her gelişme bu “özgürlüğü” zedeleyen birer leke gibi görülüyor. Bu hataya sadece bireyin kendi bedeni üzerindeki özgürlüğünü sınıflı toplumda bile varsayan liberaller düşmüyor. Sosyalizmi “benim bedenim benim kararım” ilkesinin gerçekleşeceği bir “çözüm” olarak gören ya da buna dönüştürmek isteyen “sosyalist feminizmin” düştüğü hata da aynı. 

Oysa tarihsel materyalizm hiçbir yerde zorunluluklardan vazgeçmeyi vaat etmiyor. Marksizmin birey ile toplum arasındaki çatışmaları tam anlamıyla ortadan kaldırmak yönünde bir iddiası yoktur. Aksine, tarihsel materyalizm toplumsal yaşamın zorunluluklarına işaret eder. Marksizm bireyle toplum arasındaki çatışmanın kapitalizmde antagonist karakterde olduğunu saptar, çünkü kapitalist toplumun zorunlulukları sermaye sınıfının lehine işlemektedir. Sosyalist toplumun da zorunlulukları vardır ve bu doğal olarak tek tek bazı bireylerle çatışmayı zaten daha en başta “zorunlu kılar”. Ama burada zorunluluklar toplumun kendisine hizmet eder. Çünkü sömürücü sınıflar ortadan kaldırılmıştır. 

Konu alakasız görülebilecekse de burada Lenin’in bir saptamasına atıfta bulunabileceğimi düşünüyorum.11 Şöyle diyor: “…devleti sadece komünizm tümüyle gereksiz kılar, çünkü komünizmde baskı altına alınacak hiç kimse (bir sınıf anlamında, nüfusun belirli bir bölümüne karşı yürütülen sistemli bir mücadele anlamında ‘hiç kimse’) bulunmaz.” Lenin, devamında tek tek bireylerin toplum karşısındaki aşırılıklarının mümkün ve kaçınılmaz olduğunu, bunun yine toplumun kendisi tarafından bastırılması gerekeceğini söylüyor; bu aşırılıkları doğrudan yadsımanın ütopyacılık olduğunu belirtiyor. Burada örneklenen şey elbette kriminal bir durum; ama vurgulamak istediğim, akıl yürütme bakımından bireyle toplum arasındaki çatışmanın antagonist karakterinin Lenin tarafından kapitalizme bağlandığıdır.

Cinsel özgürlükler de böyledir. Kapitalist koşullarda kürtajın serbest ya da yasak olmasının da bireysel bir özgürlükle esasen çok az ilgisi vardır. Kürtaj kapitalist toplumun bir gerçeğidir ve çoğunlukla onun ahlaki çarpıklığından ya da geçim sorunundan kaynaklanan toplumsal bir “zorunluluktur”. Kadının bedeni üzerindeki denetim kapitalist toplumun ihtiyaçları doğrultusunda şekillenir. Burada bireyin özgürlüğü önündeki engeller antagonist niteliktedir. Kapitalizmde “serbesti”, “özgürlük” sonucunu doğurmaz. Kapitalist toplumda kürtaj ister yasaklansın, ister serbest kalsın, özgürleşen sadece sömürücülerdir. Kürtaj ancak sınıf egemenliğine ihtiyaç ortadan kalktığında tam anlamıyla bireysel bir konu olarak ele alınabilir. Kadın bedeni üzerindeki politikalar tarih öncesi bir uygulamaya dönüştüğünde kürtaj yaptırmak ya da yaptırmamak bireysel bir tercih düzeyine geriler. Ancak o zaman şu ya da bu yurttaşın birlikte olduğu kişinin kürtaj yaptırmasını yasaklaması ya da onu yapmaya zorlaması basit bir adli vaka halini alır. Elbette böyle bir toplumda tıbbi teknolojinin, kültürün ve yurttaşların çocuk sahibi olup olmamak konusundaki tercihlerinin de esaslı bir biçimde değişeceğini varsaymak gerekir.

Bir geçiş toplumu olan sosyalist toplumda da özgürlük arayışı mutlak bir serbestinin garantisi olarak görülemez. Sosyalizm, diyakronik bir anlama gelmemek üzere özgürlüğün maddi koşullarının hazırlanması sürecidir. Bu süreç iktidardaki yapının siyasi gelişkinliğinden ülkenin ölçeğine, kaynaklarına, savaş tehdidine vb. sayısız belirleyen altındadır ve çeşitli ileri-geri adımlara konu olabilir. Bu sürecin kişisel çatışmalar yaratmaması olanaksızdır. Sosyalist toplum bir ütopya toplumu değildir. Onun da zorunlulukları vardır. Ancak onun zorunluluklarını yerine getirdiği ölçüde bir bütün olarak toplumun kendisi özgürleşir. Belli tarihsel koşullar altında uygulanan nüfus politikaları her tekil örnekte bir bir yurttaşların talepleriyle örtüşmeyebilir, ama nihayetinde toplumu genel olarak özgürleştirir. Üretici güçlerin gelişmesi ve emek üretkenliğinin artması; ev emeğinin toplumsallaşması, annelerin çocuk bakımından bağımsızlaşması için daha fazla imkân yaratır ve onların yaşam koşullarını yükseltir. Özgür aşka dayanan sivil birlikteliklerin önündeki engeller böyle kalkar. Cinsellik ancak böyle özgürleşir. Marksistler bu anlamda özgür cinselliği savunurlar. Ama özgürlüğü cinsellik üzerinde tanımlamazlar.

 “Sosyalist feminist” kütüphanenin demirbaşlarından Mies’in “feminist emek” kavramı altında işlediği “tezler” de cinselliğin metafizik kavranışı bakımından feminizmin özcü ve gerici yapısını oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. Mies’e göre doğa üzerinde egemenlik kurmamızı sağlayan makineleşme bizi doğadan koparıyor ve cinsel hazlarımızı yok ediyor. Hatta endüstrileşmiş toplumlarda cinsel şiddetin sebebi duygusal ve bedensel hislerini cinsellik yoluyla gideremeyen erkekler kadınlara karşı saldırganlaşması…12 Tabii ki bu çözümlemede de kapitalizm ve Marksizm -hatta bu kez teorik düzeyde- birbirine eşitleniyor.

Oysa Marksizmin temel tartışması Mies ve türevlerinin iddia ettiği gibi salt teknik bir gerekli emek-zamanın azaltılması süreci değil. Sosyalist toplumun, ileri üretim tarzının karmaşıklığı içinde toplum için üreten kişinin aslında kendisi için ürettiğini anlamasını sağlayacak şekilde yabancılaşmayı ortadan kaldırması bir zorunluluktur. Sosyalist yurttaşın menfaati sosyalist toplumun ve onun değerlerinin yükselmesidir ve sosyalist yurttaş bu zorunluluğu kavradığı ölçüde özgürleşir. Bu kavrayışın gelişmesi sadece bir eğitim sorunu değil, aynı zamanda toplumun kendini yönetmesi anlamında siyasal bir sorun. 

Bu da bizi aynı konunun ikinci bir boyutuna getiriyor. Burjuva çözümlemesinde, yukarıda anılan tekil inceleme nesnelerine merkezi roller atfedilirken onlara yönelik politikaların hangi öznenin eseri olduğu da ustaca gözden kaçırılıyor. Oysa sosyalist toplumda karar mekanizmalarına katılım koşullarının dört yılda bir kendi sömürücülerini seçmeye mahkûm edilen kapitalist toplumun siyasete katılma biçimleriyle hiçbir ilgisi yok. Dolayısıyla sosyalizmde alınan kararlar ya da genel olarak yasama faaliyeti dışsal bir unsur tarafından dayatılma imasını taşıyan “ahlakçılık” deyimi altında gerici kapitalist uygulamalarla denk tutulamaz.

Sosyalist toplum örgütlü toplumdur ve merkezindeki yoğun örgütsel ve ideolojik çember çevresinde örgütlülüğünü sürekli olarak büyütür. Bu örgütlülük basit bir dayanışmadan ibaret değildir ve hayatta kalmak için sürekli artan bir güvene ve ideolojik kaynaşmaya dayanmak zorundadır. Böyle bir yapının geliştirdiği ahlak ve onun uyguladığı zor ile kapitalist toplumdaki ahlak ve zor arasında da nitel bir fark vardır. Bu ikisi “ahlakçılık” altında eşitlenemez. Sosyalizmin özgürlük yolunda ilerlemesi için gereken şey metafizik bir “ahlak” eleştirisi değil, ancak sosyalist toplumun menfaatlerinden başka bir şeye hizmet etmeyen bir sosyalist değerler sistemini, dilerseniz sosyalist ahlakı, yükseltmek olabilir.

Örgütlülük nosyonu bize birey-toplum ilişkilerinin düzenlenmesi bakımından bir başka temaya sıçrama fırsatı da veriyor. Bir komünist partiyi ele alalım. Leninist tarzda örgütlenmiş bir parti yukarıda değinilen ideolojik kaynaşıklığın en konsantre biçimlerinden biridir ve bu tohumu henüz kapitalizm koşullarında oluşturur. Devrim mücadelesi aşamasındaki böyle bir partide bir üyenin bir başka üyeye eşcinsel olduğu için hakaret ettiğini varsayalım… Bu fiilin disipliner karşılığı nedir? Örneğin LGBT’lere karşı işlenmiş bir suç mudur bu? Buna karşı alınacak önlemler “homofobiyle mücadele” olarak konulabilir mi?

Konuyu böyle ele almanın burjuva ideolojisine verilmiş bir taviz olacağını düşünüyorum. Çünkü burada suç bizim açımızdan bireye değil, partiye karşı işlenmiştir. Burada zedelenen LGBT hakları değil, yoldaşlık hukukudur. Aksi, meseleyi “örgüte karşı birey” formülünde idrak etmek olur. Böyle bir konuda pürüzleri düzleyen referans siyasi erek olmalıdır. Örgütlü insanları ahlaki olarak terbiye eden birbirlerine karşı ileri sürecekleri haklar değil, onları bir araya getiren siyasi doğrultudur. Örneğin kadınları aşağılayan lümpen dil kullanımı konusunda partilileri eğitecek olan “kadın partililer” değil, “partidir”. Bu görevi yerine getiren kişinin kadın ya da erkek olması bu noktadan sonra önemsizdir. Aynısı kadın kotası uygulamaları bakımından da geçerlidir. Kadınların karar mekanizmalarına katılımı bir hak değil, görev olarak görülmelidir ve bu yoldaki engelleri kaldırmak kadınların değil herkesin işidir. Örnekleri artırabiliriz…

Böyle bir siyasal yapının önderlik ettiği bir toplumda da benzer bir akıl yürütmenin hâkim olması gerekeceğini düşünüyorum. Örneğin sosyalist bir toplumda siyasal katılım kadınlar için burjuvaca bir hak değil, bir görev olarak anlaşılmalıdır. Bir kadına karşı şiddet uygulayan bir erkek “kadına” değil, aslında topluma karşı bir suç işlemiştir. Bu anlamda düzenin tesisi “kadınların” değil, “toplumun” görevi olarak anlaşılmalı. Aksini kabul etmenin sosyalizm koşullarında da birey ve toplum arasında antagonist bir çelişkiyi varsaymak anlamına geleceğini düşünüyorum. Konuya bu şekilde bakan birisi elbette sosyalizm koşullarında da aynı şekilde bağımsız kadın mücadelesinin, hatta antagonist çelişkilerin ortadan kaldırılması anlamında “devrimin” sürmesi yönünde bir siyasi kurgu geliştirecektir.

Feminizm genel olarak “benim bedenim, benim kararım” mottosunu evrensel bir ilke sayar. Onun “sosyalist” versiyonları da bu ilkenin sosyalizmde mümkün olacağına inanır. Oysa bu ilke baştan yanlıştır ve Marksizm asla onun gerçekleşmesinin garantörü değildir. Toplumla yaşayan, onunla alışveriş yapmak zorunda olan her insan toplumsal yaşamın zorunluluklarına uymak zorundadır. Marksizm bu zorunlulukların bilincine varmaktan başka bir şey vaat etmez. Bu anlamda kimsenin kendi bedeni üzerinde mutlak bir sahipliğinden söz edilemez. Örneğin kimse aşı olmama lüksüne sahip değildir. Sosyalizm aşıyı bireysel bir tercih değil, bir toplum sağlığı sorunu olarak koyar. Bundan sonra toplum sathında tartışılacak olan kişilerin aşı yaptırmama hakkının olup olmadığı değil, aşının toplum sağlığı açısından bilimsel bir zorunluluk olup olmadığıdır. Şu ya da bu yurttaşın inancının aşıyı günah sayması bu durumu değiştirmez. Bireysel kararlar toplumu ilgilendirdiği ölçüde toplumun siyasetinin konusu olurlar. Sosyalist toplumun zorunluluklarını içinden geçtikleri tarihsel ve toplumsal koşullar belirler. Bu koşullara karşı geliştireceği tutumu ise sosyalist toplumun kendisi belirler.

Kadın sorununun “çözümünün” sosyalizm koşullarında da bilinmez bir geleceğe ertelenmemesi için sosyalist topluma karşı mücadele veren bir kadın hareketine mutlak bir ihtiyaç yoktur. Sosyalist düzende bağımsız kadın hareketlerine müsaade edilmemelidir, demiyoruz. Bunun, sorunu Marksistçe koymakla bir alakası olmadığını ifade etmeye çalışıyoruz. Elbette sosyalist toplum da çelişkilerden ari değildir ve burada da toplumun siyasallaştırılması faaliyeti sürer. Bu, burjuva akıl yürütmesine karşı ideolojik mücadelenin de süreceği anlamına gelir. Bunun barışçıl biçimlerde gerçekleşmesi bu nesnel durumu ortadan kaldırmaz. Sosyalizmde bu tarzda kadın hareketlerinin var olacağı neredeyse kesindir. Yanlış olan konunun burjuvaca konuluş tarzı, yani bağımsız kadın hareketine mutlak gereksinimdir. Burada ihtiyacın Marksistçe kavranışı toplumun kendi niteliğini sürekli yükseltmesi şeklinde olmalı ve toplumsal çelişkiler ancak bu uğurda tartışma konusu edilmeli. Kadın sorununun “kadınlara” terk edilemeyecek kadar toplumsal olduğuna yönelik Marksist saptamayı, “kadınlar kenara çekilsin ve biz erkekler olarak konuya el atalım” gibi bir anlamda çarpıtmak teorik ciddiyetsizlikten başka bir şey değil.  Kadın sorununun sadece kadınlar tarafından çözülebileceği düşüncesi yukarıdaki tüm diğer arızalarda olduğu gibi ataerkinin geri kalan toplumsal sorunlardan yalıtık ve tarihten bağımsız bir olgu olduğunu önsel olarak varsayıyor. 

Sosyalizmin kadınlara yönelik kurtuluş vaadinin salt ekonomik bir düzeyde kaldığı da aynı yaklaşımın vardığı bir diğer hatalı sonuçtur. Bunu aşağıda tartışmaya çalışacağım.

Kapitalizmin kadını nereye kapattığı üzerine

Konuyu tartışmak için iki yazara atıfta bulunmak istiyorum. Ellen Meiksins Wood’a göre13 kapitalizm sömürdüğü insanların toplumsal kimlikleriyle ilgilenmiyor. Artı değerin ücretli işçilerden elde edilmesi süreci özgür ve eşit bireyler arasında. Hukuki ve siyasi eşitsizliklere kapitalizmin birer ön koşul olarak ihtiyacı yok. Hatta kapitalizm bu eşitsizlikleri azaltma eğiliminde. Ona göre, sermaye cinsiyetçilik gibi geri yapılardan, ekonomi dışı baskı unsurlarından yararlanıyor, çünkü bunlar sınıfı bölmeye yarıyor. Kapitalizm bunlar olmadan da yapabilir; dahası, kapitalizmin gelişmesi cinsel farklara karşı bir ideolojik baskı teşkil eder…

Perry Anderson da14 kapitalizmin ileri safhalarının kadınların genel durumunu olumlu yönde hareket ettirdiğini, kâr mantığının cinsel açıdan kör olduğunu vurguluyor. Ona göre çok derin toplumsal kökleri olan cinsel ayrımcılığın hala varlığını sürdürmesi üretim araçlarının cinsel eşitliği çağıran yanı karşısında bir delil teşkil etmiyor. Sınıflar, aile ve cinsiyet engelleri olmadan da varlığını sürdürebilir. Ancak cinsiyet ayrımının toplumsal kökleri sınıfsal sömürüden daha derindir. Öyle ki bu eşitsizlikleri düzlemek sınıflar arasındaki farkları düzlemekten daha büyük güç ister. Bu gücün bir kez ortaya çıktığı, yani cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılabildiği koşullarda sınıf ayrımı evleviyetle tutunamaz.

Bu düşüncelerin her ikisi de kadının kurtuluşunun sınıfsız bir toplum yürüyüşünde aranması gerektiği sonucuna varıyor. Yine de akıl yürütmede bana sorunlu gelen bir yan var. Bu yan, belki de kapitalist gelişmenin nitelendirilmesine dair bir çeşit iyimserlik olarak adlandırılabilir. Çünkü tezlerin her ikisinde de kapitalizmin özsel olarak cinsel ayrımları ortadan kaldırıcı nitelikte olduğu konusunda ortaklaşılıyor. Ancak bunların ilkinde cinsiyet ayrımı gibi geri yapılar kapitalizm tarafından seçimlik olarak kullanılan tesadüfi birer unsur olarak alınıyor. İkincisinde ise esasen kapitalizmin tarihsel geri yapıları ortadan kaldıracak patlayıcı gücü yaratamadığı, bunun ancak cinsiyet eşitliğini sağlama yönündeki bir devrimci patlamayla mümkün olacağı ileri sürülüyor. Bunlarda göreli doğrular bulmak elbette mümkündür ama bu tezlerin kapitalizmin iradi yapısını fazla küçümsediğini düşünüyorum.

Kapitalist sömürme gücünün temel olarak ekonomi dışı otoriter unsurlara dayanmadığı yönündeki düşünce tarzına göre kapitalizmde üretimin ve sömürünün düzenlenmesi genel olarak ev düzeniyle çok ilgilenmiyor. Kapitalizmin üretimi disipline etmesi işyeriyle sınırlı bir durum ve bu durum eve karşı kayıtsız…

Bu düşüncenin genel olarak “sınıfsal” olanı ekonomik bir anlama indirgeyen genel mantığın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce, ev içi (ya da genel olarak cinsel) eşitsizlikleri sınıfsal-dışı olarak kodluyor. Bunun, tarihsel materyalizmin önündeki sorunun kadının kurtuluşu olduğu gerçeğini yadsımanın bir yolu olduğuna yukarıda değinmiştik. Diğer yandan cinsiyetçi politikaların bir hanede tanımlı tekil işçileri değil, işçi sınıfını konu edindiği de göz ardı ediliyor. Oysa sınıf mücadelesi ideoloji kavramından ari tartışılamaz. Sermaye sınıfı tarafından disipline edilen “işçiler” değil “işçi sınıfıdır”.

Devamla, kapitalizmin cinsiyetler arasındaki ayrım konusunda barutunun yetersizliğinden ziyade imkânsızlığından söz edilmesinin de daha doğru olacağını düşünüyorum. Kapitalist gelişimin geri yapılarla eklemlenmesi, onun doğrusal gelişiminin dışsal bir etken yüzünden aksamasından ziyade onun doğası olarak işlenmeli. Aksi halde sermaye sınıfının bilinçli olarak toplumu gericileştirici faaliyetlerini açıklamak zorlaşmaktadır. Bu, kapitalizmin aslında dine ihtiyacı yok, demek gibi bir şeydir. Buna ek olarak kadın sorunu gibi köklü toplumsal olgular sınıflı toplumun bağrından gelen unsurlar değil, sadece kapitalizmle sonradan eklemlenen bazı tesadüfi yapılar olarak anlaşılmaktadır. 

Ayrıca bu tarz çözümlemeler emperyalizm ve eşitsiz gelişime ilişkin dinamikleri dışarıda bırakarak sermayenin hareketini neredeyse tek ulusta gerçekleşen bir süreç olarak soyutlamaktadır; ki bu da emperyalist merkezlerdeki göreli eşitlik ile emperyalizmin dış katmanlarındaki uluslarda cinsiyet eşitsizliği arasındaki nedenselliği tartışmayı imkânsız hale getirir.

Birinci soru: 2020 yılında Türkiye’de klasik bir işçi ailesi Türkiye yeterince kapitalist olmadığı için mi cinsiyetçi değerleri muhafaza eder, yoksa yeterince kapitalist olduğu için mi? Buraya kadar bu sorunun cevabını birkaç kez bulduğumuza inanıyorum.

İkinci soru: Gericilik kadını eve mi kapatıyor, yoksa işyerine mi?

Buradan feminist ideoloji ile sosyalist ideoloji arasındaki farkı işlemeye devam edebileceğimizi sanıyorum. Yukarıda geniş anlamıyla burjuva ideolojisinin burjuva teorisine indirgenemeyeceğine, ancak bunların birbirini birer öz olarak korumak zorunda olduğuna değinmiştik. Bu çerçevede ne kadar gerici biçimlere bürünürse bürünsün burjuva düzenin “kadınlar eve hapsedilmesin” argümanından mutlak olarak vazgeçebileceğini düşünmüyorum. Bu, onun gelişim mantığına aykırıdır. Toplum kesimlerinin feodal bağlarından kurtarılması toplumun proleterleştirilmesinin tarihsel dinamiğidir ve bir burjuva söylemi olarak bu argüman asla tam anlamıyla terk edilemez. 

Diğer yandan, burjuvazi şu ya da bu biçimiyle kadınlar üzerinde baskı teşkil eden ideolojik serpintiden de mutlak olarak vazgeçemez. Böyle bir durumun reel sosyalizmin varlığı döneminde ve kapitalizmin en izole örneklerinde bile ancak göreli olarak mümkün olabildiğini unutmamalıyız. Kapitalizm, altın çağında ve deyim yerinde ise altın coğrafyasında bile kadın üzerindeki baskıdan tam anlamıyla vazgeçememiştir. Çünkü bu da proleterleştirmenin bir dinamiğidir. Gericilik işçileşen toplumun yarısını bir kalemde esir almanın en işlevsel araçlarını yaratır ve sömürüyü yükseltir. Proleterleşmeyi salt ekonomik bir hareket değil, toplumsal bir olgu olarak almamız gerekiyor. Sermaye sınıfının ideolojik yapılanması, yasal düzenlemeleri sınıf mücadelesinin parçasıdır. Tıpkı kürtaj örneğinde olduğu gibi, kapitalist koşullarda iktidardaki sınıfın güncel ideolojik tercihleri ne yönde olursa olsun mutlak olarak özgürleşen tek bir kesim vardır: sömürücüler.

Burjuva ideolojisinin bu konuda geliştirdiği eleştiri kapitalist toplumun bu antagonist yanını tartışma konusu etmez. Tıpkı kürtaj konusunu cinsel özgürlüğe indirgediği gibi, kadınlar üzerindeki gerici uygulamaları da kadının toplumsal yaşama katılması sorununa indirger. Bunlar mutlak olarak yanlış olmamakla birlikte bu indirgeme hatalıdır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi kürtaj kapitalist toplumda bir özgür cinsellik ya da kendi bedenine sahiplik meselesi değil, kapitalist bir zorunluluktur. Kapitalizmde zaten kimse kendi bedenine mutlak şekilde sahip değildir ve olamaz da. Aynı durum gericilik konusu için de geçerli. Dinci gericilik kadınları eve değil -bu elbette göreli olarak doğrudur- esasen işyerine, ya da daha somut olarak sömürücü sınıfa daha iyi hizmet edecekleri koşullara kapatıyor. Yerine getirdikleri işlevin bir yeniden üretim faaliyeti olması, gerçekleştirilen emeğin üretken olup olmaması vb. bu doğruyu değiştirmez. Kadının ev içi emeğinin ücretlendirilmemesinden bahsetmenin, yani evi işyeri olarak tanımlamanın mantıksal sonucu kadın sorununun sınıfsal bir sorun olduğunun kabul edilmesi ve tartışmanın yeni bir faza taşınmasıdır. Feminizm ise başladığı çözümlemeye bu son noktayı koymaktan ısrarla kaçınır.

Burjuva doktrinin ortaya attığı idealistçe özlemler ancak işçi sınıfı iktidarı aracılığıyla ete kemiğe büründürülebilir. Bu gündemler ancak işçi sınıfının somut talepleri olarak gerçeklik kazanabilir. Marksizmin önündeki sorun, bu konuların liberal soyutlanışından farklı olarak (özgür cinsellik, toplumsal yaşama katılma gibi); basitçe kapitalist toplumdaki çelişkilerin çözümsüzlüğüdür. Burjuvazi asla kendi ortaya attığı değerleri gerçekleştiremeyecektir, örneğin özgür cinselliği tesis edemeyecektir, ve Marksizm bunu ispatlamakla ilgilenir.

Elbette Marksizmin burjuvaca haklar anlayışından hareket etmemesi burjuva hak kategorisini Marksist siyasetin konusu olmaktan çıkarmaz. Lenin şöyle diyor, “…Marksizmi hiç bilmeyen kişiler bundan şu sonuca varabilirler: Demek ki cumhuriyetin boşanma hakkının, demokrasinin, halkların kendi kaderlerini tayin hakkının sağladığı faydalardan fazla hiçbir faydası yok.  Marksistler demokrasinin sınıf boyunduruğunu ortadan kaldırmadığını, ama yolsuzca sınıf havasını daha berrak, daha geniş, daha açık, daha keskin hale getirdiğini bilmez değiller; bize gereken de budur.  Boşanma özgürlüğü tanımlandığı ölçüde, kadın ‘ev içi köleliğinin’  hakların yokluğundan değil,  kapitalizmden geldiğini görür. Devlet yapısı demokratlaştığı ölçüde, işçiler bütün fenalığın sebebinin hakların yokluğu değil, kapitalizm olduğunu görürler.”15

Bu alıntının iki bakımdan önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi, burjuva ideolojisi, burjuva toplumun bilinci, olumlu ya da olumsuz değil, “nesnel” bir unsur olarak alınıyor. Çünkü bu, burjuva toplumun hayatı kendiliğinden yorumlama biçimidir. Sosyalistlerin görevi bunu bilince çıkarmaktır ve bu siyasi bir faaliyettir. İkincisi, sosyalist teoriyle sosyalist ideolojinin birbirine indirgenemeyeceğinin teyit edilmesidir. Burjuva toplum ve onun düşünüş tarzı sosyalist siyasetin şekillendirdiği nesne olduğuna göre, o yok sayılamaz ya da onun düşünsel referanslarının gerisine düşülemez. Bu düşünsel referanslar kapitalizm tarafından asla ete kemiğe kavuşturulamayacaktır ve bizi ilgilendiren de budur. Marksistler elbette boşanma hakkını, kadınların eve kapatılmamasını, kapitalist toplumda kürtaj serbestisini savunmak durumundalar. Bu, sorunu felsefi olarak ortaya koyuş tarzından başka bir konudur. Buradaki ayrım, burjuva demokrasisini ilerletme çabasıyla, emekçilerin gözünde kapitalizmin çözümsüzlüğünü ortaya koyma faaliyeti arasındaki ayrımdır. “Hakkı savunmak” biçimsel bir ortaklık gibi görünse de meseleyi burjuvaca koymak bunlardan ilkine, Marksistçe koymak ikincisine denk düşer.

Siyasi öznenin kim olduğu üzerine

Savran, kadın mücadelesi içinde erkeklerin neden yer alamayacağının “teorisini” yapmaya çalıştığı bir makalesinde16 bazı ilginç noktalara değiniyor. Burada, feminist literatürde özne kavramının birden fazla şekilde soyutlanabildiğini belirtiliyor. Buna göre özne sözcüğü bazen siyasi bir özne olarak feministleri, bazen de kolektif bir özne olarak tüm kadınları ifade etmek için kullanılıyor. Savran, tartışmasının devamında kadınlar için siyaset ve kadınlar adına siyaset karşıtlığı çerçevesinde feminist özneyle onun nesnesi olarak “kadınlar” arasında bir ayrım yapıyor; kadınların kurtuluşunu kadınların giderek özneleşmesi yönünde dinamik bir süreç olarak ifade ediyor. Bu süreç içerisinde kadınlar arasındaki millet, gelir düzeyi, meslek gibi eşitsiz durumlar feminist bilinç ile aşılabilecektir…

Marksist öncülük teorisinin oldukça kabalaştırılarak kadın sorununa uyarlandığını görüyoruz. Çaba takdire değer; ama sınıf yerine kadınlar, sınıf bilinci yerine feminist bilinç yazmak sizi idealizmden kurtarmaya yetmiyor. Siyasi özne olmanın zeminini kadınlar ve erkekler arasındaki çıkar çatışmasıyla açıklayan Savran, feminizmin burjuva sorun koyuş tarzının kaçınılmaz sonucuna erişiyor. Ona göre, kadın sorununda siyasi öznenin tanımlanmasında ikili bir ayrıma gitmek durumunda kalıyoruz: Siyasi özne kadınların somut mağduriyetleri ve dolaysız ihtiyaçları üzerine mi kurulacak, yoksa siyasi ilkeler ve idealler üzerine mi? Aslında şöyle demek istiyor, yazar: “Kadının kurtuluşu mücadelesinde erkeklere yer var mı, yok mu?”

Savran şaşırtmayan şekilde burada nesnel kriterleri esas almamız gerektiğini, yani erkeklere yer olmadığını düşünüyor. Ona göre tahlilleri, niyetleri ne olursa olsun erkeklerin toplumsal konumu kadın mücadelesi karşısında nesnel bir engel teşkil ediyor. Dahası da var. Patriyarka, toplumsal cinsiyet sistemini ikili bir gerçeklik olarak kurduğu için mücadelenin konusu nesnel olarak kadınlar üzerindeki erkek baskısıdır. Yani kadın olmayan eşcinseller ve translar da kadın mücadelesinin parçası olamaz! Savran’ın idealizmi, kendisini toplumsal cinsiyet17 ifadesini kullandığı aynı cümle içerisinde çürütmeyi başarabiliyor. Savran cinsel baskıyı bağlamından arındırarak kendince bir “nesnel” uyduruyor ve böylece gerçek nesnellikle dilediğince oynayabiliyor.

Bu düşüncelerin, aşma iddiasında oldukları Marksizm karşısında ne kadar ilkel olduğu, akademik görüntüsünün altında ne kadar çiğ tezleri içerdiği kolayca anlaşılabilir. Hiçbir Marksist örgütü “sınıf mücadelesinin siyasi öznesi sadece işçilerden mi oluşur?” diye sorarken göremezsiniz. Bu sorunun olası yanıtları değil, bizatihi sorulması öncülük anlayışıyla temelden çelişir.

Bir sorunu “toplumsal”, bir özneyi “siyasi” olarak adlandırmakla onu bireysel özelliklerle sınırlı bir olgunun ötesine taşıdığınızı daha o anda söylemiş olursunuz. Elbette demokratik haklar için faaliyet yürüten bir yapının bileşimi belli bakımlardan homojenlik teşkil edebilir. Akıl dışılık, sorunu bu homojenlikle tanımlamaya çalışmaktadır. “Kürt sorununun siyasi öznesi sadece Kürtlerdir, Türk olmak nesnel bir engel teşkil eder” demenin akla hitap eden bir yanı olabilir mi? Böyle bir özne herhangi bir topluluğa siyasi olarak yol gösterebilir mi? Bırakın Marksizmi, herhangi bir siyasi gaye taşıyan en geri toplumsal hücreler bile bu gayeyi üye bileşiminin doğuştan gelen özellikleriyle açıklamaya çalışmaz. Günümüzün en ırkçı yapıları bile hedef aldıkları nesnelliği tanımlarken fizyolojik değil siyasi/kültürel hüviyeti referans alacak gelişkinliği sergileyebilmektedir.

Elbette bu feminist tezler bir teorik tutarlılık ve gerçek bir siyasi hedefle kaleme alınmış değil. Aklı başında hiçbir siyasi projeksiyon önündeki sorunun analizine kendi bileşimini tartışmaya açarak başlayamaz. Bu düşünceler herhangi bir “öncülük” vasfı ve amacı taşımıyorlar. Bunlar var olan duruma teorik bir kılıf uydurmaya çalışan faydasız girişimler yalnızca. Var olan durumsa, kadın mücadelesinin siyasi bir özne olarak kendi bileşimini ve hedeflerini tanımlama yeteneğinden yoksun geri bir ideolojik formasyon tarafından esir alınmış olmasıdır. Bu durumu her yıl “8 Martlara erkekler katılabilir mi?” türünden ilkel tartışmalar olarak deneyimliyoruz. Ancak meselenin tek yönü bahsi geçen ideolojik yapının yetersizlikleri değildir. Bu yapı, sosyalizmin siyasi bir özne olarak kendini örgütlemesine karşı da iradi olarak düşmanlık yürütür.18 Bu düşüncelerin sahiplerinin kendini “sosyalist” olarak anması kafa karışıklığının boyutları hakkında fikir veriyor.

Savran’ın aynı makalesinde feminizmin bir siyasi hareket olduğu ve belirli bir egemenlik ilişkisini hedef aldığı ifade ediliyor. Bu sebeple, feminizm “kadın çalışması” adı altında herhangi bir siyasi hareketin alt unsuruna dönüşemez. Bu saptamaya tamamen katılıyorum. Bu saptama, Marksizm ve feminizmin daha çözümlemede birbirinden ayrıldığını ve asla bir arada örgütlenmemesi gerektiğini çok iyi göstermektedir. Elbette feminizmin önümüzdeki sorunlara dair genel çözümlemesi yanlıştır ve tarih-dışıdır ama ayrıma dair tespit doğrudur. Feminizmi Marksizme ve sosyalist yapılara uyarlama fikri ölü doğumdan başka bir şey değildir ve feministler bunu pek çok “Marksistten” daha iyi bilirler. 

Kadının kurtuluşu konusunda öznenin kim olduğu üzerinde feminizmle bir uzlaşma mümkün değildir. Feminizm öncü değil, kendiliğinden unsurdur. Muhalif unsurları “kendiliğinden” olarak tanımlayan içerik biçimsel değil, ideolojiktir. Örneğin işçiler sendikal mücadele verdiklerinde ekonomist olmazlar. “Sorunlarının” “çözümünün” sendikal mücadeleden geçtiğine kanaat getirdiklerinde ekonomist olurlar. Ekonomizm hareketin ilkel bilincinin cisimleştiği ideolojik formdur ve bunun örgütlü bir şekilde yapılması, gelenekleşmesi, hatta bir doktrine sahip olması onu kendiliğinden hareket olmaktan çıkarmaz.

Feminizm de böyledir. Bazı feministler düzene radikal eleştiriler getirebilirler. Zaman zaman kendilerini sınıfsal bir içerikle ifade edebilirler. Bugün söz konusu olmasa da yaygın kitle örgütleri de kurabilirler. Bunlar feminizmi burjuva ideolojisi olmaktan çıkarmadığı gibi otomatik olarak sosyalizmin müttefiki de yapmaz. Onun kendiliğinden gelişimi onu “tam da burjuva ideolojisine tabi kılan” şeydir. Marksistlerin görevi kendiliğinden ideolojiyle sosyalist hedefler arasında kesişim noktaları aramak olamaz. 

Diğer yandan, görevimiz biçimsel kesişmelerden özellikle kaçınmak için gereksiz bir çaba sarf etmek de değildir. Sosyalizmin ihtiyacı daha fazla kadını siyasallaştırmak, düzen değişikliği fikrine ikna etmektir. Bunun için kadınların somut ihtiyaçlarına dokunan gerçek bağlar kurulması gerekir. Bu nesnel ihtiyaca dair özel araçlar geliştirmek ideolojik bir kafa karışıklığına yol açmak zorunda değil. Belirli siyasi koşullar komünistlerin kadınlardan oluşan ya da kadın ağırlıklı aygıtlara başvurmalarını gerektirebilir ya da gerektirmeyebilir. Burada geri düşüncelerle ayrım noktası ideolojiktir. Bizim açımızdan öznenin kim olduğu konusunda bir tereddüt yoktur. Kadın mücadelesinde öznenin kim olduğu sorusunu “erkekler-kadınlar” şeklinde tartışmaya açmak feminizmin ilkel akıl yürütmesi. Oysa tartışma cinsler değil, ideolojiler arasında. Özne konusundaki çatışma erkeklerle kadınlar değil, komünizm ile feminizm arasında. Feminizm, komünist kadınlara yalnızca kendi eylemlerinde bir baharat olarak (yani komünistliklerinden taviz verdikleri ölçüde) tahammül edebiliyor. Aynısı tabii ki bizim için de geçerli.

Bunun “kadınlara ne yapacağını söylemek” ile bir ilgisi yok. Sosyalistler elbette siyasi birer özne olarak siyasi olduğunu saptadıkları her konuda bir şeyler söyleme, siyaset yapma hakkına sahiptir. Kadın mücadelesini bağımsız bir alan olarak kabul eden düşünceler sosyalizmin bağımsız siyaset yapma hakkına bir saldırı olarak görülmelidir.

Bireylere yönelik eleştirilerin genelleştirilmesi üzerine

Devrimci yaşam tarzının ahlaki referansının devrimcilerin gözünü diktiği siyasi hedefler olduğuna yukarıda değinmiş olduk. Bu hedeflere ulaşma mücadelesi nesnelliği, yani toplumu şekillendirdiği gibi, toplum da bu siyasi mücadeleyi şekillendiriyor. Kapitalist gelişme bir plan dâhilinde olmasa da toplumun proleterleşme biçimlerini çeşitlendiriyor. Bilim, materyalist anlamda derli toplu bir mantık çerçevesinde olmasa da topluma ve doğaya dair daha kapsamlı bulguları çıkarıp işliyor. Toplumun kendi sorunlarına dair tutumu güncelleniyor, onun kendi bağrından çıkan düşünsel güçler yanlış felsefi kabuller altında da olsa yeni özgün biçimler kazanıyor. Bütün bu hareketin komünistçe yaşam tarzına bazı güncellemeleri getirmemesi imkânsız.

Perry Anderson, bir eserinde1 Marksizmin maruz kaldığı bir çeşit kendi üzerine katlanma dinamiğine değiniyor. Ona göre, bilginin gelişmesi çoğunlukla uygun bir direnç katsayısının varlığına bağlıdır.  Tarihsel materyalizm kendi döneminde öylesine güçlüdür; sağ eleştirilere karşı öyle üstün, sol eleştirileri marjinal kılmakta öyle başarılıdır ki, bu durum onun bazı atıl yanlarına ve kusurlarına kalıcılık kazandırmıştır. Yazar, sonrasında konuyu marksizmin yükselen kadın hareketi tarafından sorgulanmaya başlamasına bağlıyor ve bu gelişmeyi tarihsel materyalizm için bir şans olarak yorumluyor.

Gerçekten de, materyalist bilgi teorisinin temel kabullerinden biri kendi sistemine ait bir unsurun gelişmesinin genellikle o unsurun incelediği nesnelliğin gelişmesine bağlı olduğudur. Nesnelliğin gelişimi, önümüze yeni sorunlar koyar. Bu sorunlara temas ettikçe nesnelliğin kendisiyle birlikte bu yolda kullandığımız araçları ve kendimizi de değiştiririz. Tarihsel materyalizmin gelişimi kendini nesnelliğin gelişiminin bir işlevi, özel bir türü olarak gösteriyor. Maddeyi şekillendirmeye çalıştıkça onun hakkında daha çok şey öğreniyoruz. Demek ki maddenin özelleşmiş bir biçimi olarak bizler de içinde yaşadığımız toplumda nesnelliğin bilgisini üretmeyi ve genellemeyi salt teorik değil siyasi bir süreç olarak anlamak durumundayız. Güncel gelişmeleri kavrama faaliyeti tarihsel materyalizmin doğrularını önümüzdeki sorunlar karşısında sürekli olarak somutlamayı ve yeniden üretmeyi gerektiriyor.

Ancak eleştirinin kendisine mutlak bir geliştirici güç atfetmekte bir sorun var. Bilgiyi üreten bilginin kendisi değil, öznenin amaçlı eylemi. Anderson’ın başladığı yerden devam edersek, kendiliğinden kadın hareketinin kadın konusunda ürettiği bilgiyi tek başına bir çeşit teorik bileyleyici değil, gelişen nesnelliğin bir parçası olarak almak durumundayız. Diğer bir deyişle kadın sorununa dair tarihsel materyalizm dışındaki teoriler, örneğin feminizm, Marksizm için “muhatap” değil, nesnedir. Marksizm feminizmden öğrenmez, nesnellikten öğrenir. Feminizm o nesnelliğe dair bir veridir. Pudingin tanıtını en nihayetinde onun tadı hakkındaki çeşitli beyanlardan değil, onu tatmamızdan üretiyoruz. Bu beyanları dikkate alabiliriz. Ama sabah akşam onun tadını beğenmeyenleri dinleyerek daha iyi bir puding tarifi geliştiremeyeceğimiz kesindir.

Ürettiğimiz bilginin genellenmesi de aynı faaliyetin parçası olarak görülmeli. Böylece sınıflı toplumun kendi rahminde geliştirdiği çeşitli muhalif unsurların teorik temellerindeki burjuva ideolojisi tekrar ve tekrar daha fazla bilince çıkarılabilir. Bu, kendimizi müdahale ettiğimiz nesnellikten ayrıştırmamızı sağlar ve anılan unsurlarla yürütülecek ideolojik mücadelenin değişmez bir parçasıdır. Genel kanının aksine -ve Ne Yapmalı’nın öğrettiği üzere- onlara karşı verilen ideolojik mücadele muhalif düşüncelere sahip kimseleri siyasallaştırmanın tek yoludur. Bundan feragat ettiğimiz ölçüde siyasal özneler olmaktan çıkıyoruz.

Burjuva ideolojisi derken neyi kast ediyoruz? Bu deyim Marksizmin bazı vulger yorumları ve feminizm tarafından ortak bir şekilde aşağılayıcı bir tamlama olarak anlaşılıyor. Oysa burjuva ideolojisi kavramı nesneldir ve “burjuvaların ideolojisi” anlamına gelmez. Engels 18. yüzyıl Fransız filozoflarını tanımlarken onların referansı olan “ölümsüz aklı”, bir burjuvanın o dönemdeki evriminin ta kendisine tekabül eden orta sınıf yurttaşın idealize edilmiş bir anlığı olarak tanımlıyor. Burjuva ideolojisi kavramından anladığımız esasen bundan başka bir şey değil. Burjuva ideolojisi, temel direği klasik tarih dışı “insan” soyutlaması olan, önündeki sorunları bu soyutlamaya göre metafizik şekilde saptayan, sınıflı toplumun genel akıl yürütmesidir. Bu, burjuva doktrininin olduğu kadar postmodern kabullerin de temelidir. 

Doğal hukukla sınırsız rölativizm arasındaki karşıtlık ilginç görünse de çelişkili değildir. Çünkü ikisinin de temelinde idealist burjuva akıl yürütmesi vardır. Bu düşünme tarzı insanın özünü toplumsal ilişkiler bütünü olarak anlamaz. İnceleme nesnesi yaptığı herhangi bir konuda da süreklilik-kopuş, öz-görüngü, nicelik-nitelik, aşma-içerme gibi materyalist kategorilerin uygulanmasını imkânsız hale getirir. Maddeyi bağlamından yalıtır. Gerçekliği evrensel akılda ya da kişisel beyanda tanımlamaya çalışır ve çoğunlukla da bu ikisini aynı anda yapar. İnsan haklarının evrenselliği ile cinsiyetin beyanla belirlendiği yönündeki epistemolojik bakımdan zıt görünümlü iki söylemin aynı bünyelerde bir araya gelebilmesinin açıklaması budur.

Bugün İslamcılığı, faşizmi, ırkçılığı, kadın düşmanlığını vb. burjuva ideolojisinin parçası olarak görmekte elbette hiçbir yanlış yok. Burjuva ideolojisi iktidara geldiği andan itibaren geri yapılarla eklemlendi, kendi bağrından da gerici varyantlar türetti ve çok kısa süren saf halini çoktan yitirdi. Burjuva düzeninin ideolojik krizi bundan başka bir şey de değildir zaten. Kendi yarattığı maddi ve düşünsel güçlerin önüne setler çekmek onun doğasıdır. Burjuvazinin gelişimi kendi temellerini yadsıdığı ölçüde geniş anlamda burjuva ideolojisiyle burjuva teorisini birbiriyle aynı şey olarak anmak güçleşir. Ama bunlar birbirini birer öz olarak daima içinde taşır. Aslında sosyalist teoriyle sosyalist ideolojinin birbirlerine indirgenemeyecek olmasının temelinde yatan da aynı olgudur.

Zaten bilinen bunca şeyi not düşmeye neden ihtiyaç duyulduğu merak edilebilir. Burjuva ideolojisinin en çok bulandırdığı alanlardan birinde tartışmanın, öncelikle önümüzdeki sorunu tanımlama aşamasında bir akıl netliğini gerektirdiğini düşünüyorum. Bu netlik, kadın sorunu literatüründe Marksizmden şu ya da bu düzeyde etkilendiği anlaşılan kişilerin pek sahip olmadığı bir özellik. 

Bunların çoğu feminizmin geliştirdiği kavram bolluğunda kendine bir yol açmaya çalışıyor. Bu şekilde parçalı ve göreli bazı doğrulara erişebiliyorlar. Ama bilgilerini genelleyemiyor, genel bir kurtuluş perspektifine ulaşamıyorlar. Bu literatürün yapısı ve kavramları onu kullanmaya çalışanları kendi akıl yürütmesini kabul etmeye, sorunu kendisi gibi koymaya zorluyor. Onun doğurduğu engelleri aşmaya çalışırken eğilip bükülenler sonunda o engellerin şeklini almak zorunda kalıyor.

Sorunun bununla ilişkili bir diğer yanı ise tarihsel materyalizmi bir teorik sistem değil, bir bilgi yığını olarak kavramaları. Bu sayede onun bazı “olumlu” ve “olumsuz” yanlarını birbirinden ayıklamayı mümkün hale getiriyorlar. Bu, aynı zamanda onu inceleyen kişinin meşrebine göre Marx’ı bir felsefeci, antropolog, sosyolog ya da ekonomiste indirgemek anlamına geliyor ve onu inceleyen kişiyi Marksizmin karşısına bir teorik sistemle çıkma zahmetinden kurtarıyor. Bu sebeple feminist literatürün en uç unsurları bile “eleştirel” olmanın ötesine geçemiyor. İşte bu yüzden “sosyalist feminizm” gibi feminizm türevlerini gerçek yaşamda elle tutulur bir özne formunda değil; en fazla akademik bir kategori, dağınık feminist gruplar ya da internet kişilikleri olarak gözlemleyebiliyoruz.

Bu çerçeveyi ortaya koyduktan sonra kadın sorununa dair bazı başlıklarda bu konuda gözüme çarpan bazı yaklaşım sorunlarını somutlamak üzere serbest şekilde fikir yürütmek istiyorum. Elbette bunlar sadece çerçevenin içine yapılan bazı eskizlerden ibaret olup üzerinde daha odaklı durulmaya, sistemli hale getirilmeye ve detaylandırılmaya muhtaç tartışmalardır.

Marksizmin sorunu koyuş tarzı üzerine

Feminizmin (elbette “sosyalist” türevlerinin de) temel kabulü Marksizmin kadın sorununa yeterince eğilmediğidir. Dolayısıyla daha yola çıktıkları ilk noktada tarihsel materyalizmi teorik bir sistem olarak yadsırlar. Buna göre Marksizm sınıf indirgemecidir. Feminizmin türevleri Marksizmin hayatı sınıflarla açıklayan köşeli yanlarının yumuşatılması ile tamamen reddedilmesi arasındaki bir tartışma yelpazesinde bulunur desek yeridir.

Bu kavrayışın klasik temsilcilerinden Hartmann; Marksizmin çözümlemeleri tarihsel gelişim yasalarına, özellikle sermaye yasalarına dair bir içgörü sağlayabilse de Marksist kategoriler cinsiyet-körüdür, der.2 Ona göre cinsiyetler arasındaki ilişkileri sistematik olarak sadece feminist bir çözümlemeyle inceleyebiliriz. Hartmann, çözümlemesinde ataerkinin ayrı bir toplumsal ve tarihsel bir yapı olarak tanımlanmasından faydalandığını açıkça ifade eder.

Şu ya da bu tali unsurları farklılık gösterse de feminizmin omurgası bu kavrayıştır. Yazarlar bu tali unsurlara ne ölçüde önem verileceğine dair yaklaşımlarında birbirinden ayrılıyor. Genel yaklaşım kapitalizm ve ataerkini yapay bir şer ortaklığı içerisinde görüyor. İlginç uçlar da var; ataerkini ayrı bir üretim tarzı olarak nitelendiren görüşüyle Christine Delphy bunlardan biri… Bu literatürde, Marksist kategorilerin kadın sorununa şu ya da bu ölçüde adapte edilebileceği ya da kadınların ev içi emeğinin üretken emek vb. ekonomipolitik kavramları çerçevesinde açıklanabileceği, öne çıkan yaklaşım tarzları oluyor. Ama nihayetinde bu konuda yazılıp çizilen her şeyin içerisinde aynı temel, yani Marksizmin yetersizliği ve onun feminizmle ikame edilmesi gerekliliği iddiası hep korunuyor.

Bu tartışmalar ülkemizde de karşılık buluyor. En bilinen yazarlardan Gülnur Acar Savran yıllardır kararlılıkla bu tezi savunuyor. Ona göre kapitalizm ve ataerki bir bütünü oluşturan iki ayrı sistem. Bu konuda çok sayıda eserinden sayısız alıntı yapılabilir. Literatürde Marksist klasikleri kronolojik şekilde ayırarak bu eserlere ayrı ayrı ilericilik-gericilik atfedecek düzeyde bir akademik otopsi merakı bile vücut bulabiliyor. Örneğin Melda Yaman’a göre3 Kutsal Aile ve Alman İdeolojisi gibi eserlerde kadının ezilmişliği sermaye ilişkileriyle sınırlanmayıp kadın erkek eşitliğine de “genişletiliyorken” Grundrisse ve Kapital’de bundan geri adım atılmış… Bu konuda örnekleri çoğaltmak pekâlâ mümkün. Türkiye’de de Marksizmin kadın sorununa yaklaşımı konusunda akademik vulgerizmin en uç örneklerine tanıklık edebiliyoruz.

Peki, Marksizm sorunu nasıl koyuyor?

Tarihte kimi Marksist karikatürler kadın sorununu “emekçi kadın” sorununa indirgeyen bazı uçlar vermiştir gerçekten. Ama bu durumun Marksist kategorilerin kadın sorununu açıklamaya yetmediği yönündeki feminist iddiayla bir alakası yoktur. Feminizm konuyu “patrona karşı işçi” ve “erkeğe karşı kadın” şeklinde parçalamaktan başka bir şansa ontolojik olarak sahip olmadığı için Marksizm bir bütün olarak salt ilkinin savunucusu gibi düşünülür.

Bu parçalı yaklaşımın temelinde sorunun burjuvaca konulmasının yattığını düşünüyorum. Bu nokta feminizmi Marksizmden kesin olarak ayıran nokta aynı zamanda. Feminizm temel olarak “kadın sorunu nasıl çözülür?” diye soruyor ve buna bir cevap arıyor. Feminizm türleri bu soruya “liberalce” ya da “sosyalistçe” bir yanıt vermeye çalışıyor. Oysa “x sorunu nasıl çözülür?” sorusu burjuva ideolojisinin soru sorma yöntemidir ve bilimsel sosyalizm tarafından aşılmıştır. Bu soru ütopyacı sosyalizmle birlikte defnedilmiştir. Örneğin Marksizmin sorusu “işçilerin geçim sorununu nasıl çözeriz?” değildir. Marksizm geçim sorunu gibi bir kavramın ortadan kalkacağı tarihsel koşulları nasıl yaratacağını araştırır. Sorun çözmekle değil, insanlığın kurtuluşu arayışına bilimsel bir açıklama getirmekle ilgilenir. Bu pekâlâ kadınların kurtuluşunu da içerir.

Son kavramın kritik olduğunu düşünüyorum. Marksizmin kadınlara dair sorunu koyuşu hiçbir zaman Hartmann ve türevlerinin iddia ettiği gibi salt emekçilere ya da emekçi kadınlara ilişkin değildir. Marksizm daha en başta sorunu “kadınların kurtuluşu” olarak koyar. Klasikler bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kadın literatürünün başlangıç (ve reddiye) noktası olan eserden uzun bir alıntı yapmak istiyorum:4 “…Aile içindeki işbölümü, mülkiyetin kadınla erkek arasındaki paylaşımını düzenliyordu; bu, aynı kalmıştı; ama gene de, yalnızca aile dışındaki işbölümünün değişmiş olması yüzünden, evlik ilişkiler şimdi altüst oluyordu. Eskiden kadının evdeki üstünlüğünü sağlayan neden: kadının kendini tamamen ev işlerine vermesi olgusu, şimdi, evde erkeğin üstünlüğünü sağlıyordu. Kadının ev işleri, artık, erkeğin üretken emeği yanında hesaba katılmıyordu; önemli olan erkeğin çalışmasıydı; kadının çalışması, yalnızca önemsiz bir destekti. Daha burada, üretken toplumsal emek dışında,  özel ev işleriyle yetinmek zorunda kaldıkça kadının kurtuluşunun, kadın-erkek eşitliğinin olanaksız olduğu ve olanaksız kalacağı ortaya çıkar. Kadının kurtuluşunun gerçekleşebilir bir duruma gelmesi için, önce; geniş bir toplumsal ölçek üzerinde üretime katılabilmesi ve ev işlerinin onu yalnızca çok önemsiz bir ölçüde uğraştırması gerekir.  Bu da, ancak, yalnızca kadınların geniş ölçüde çalışmasını kabul etmekle kalmayıp,  ayrıca bunu kesinlikle gerektiren ve özel ev işini gitgide bir kamu sanayii yapmaya yönelen modern büyük sanayi ile olanaklı duruma geldi.”

Bu örneğin oldukça doyurucu olduğunu düşünüyorum. Ailenin kökeni konusunda Marx ve Engels’in işlediği tekil antropolojik verilerin doğruluğu, kronolojik isabeti vb. tartışma konusu edilebilir, ama sorunu koyuş tarzı su götürmez: Engels sınıflı toplumun öngününde analık hukukunun yıkılmasını kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi olarak tanımlıyor. Kapitalizmin geliştirdiği üretici güçlerin kadınların kurtuluşu için gerekli zemini yaratmakta olduğunu açıklıyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin bu güçlerin önünde bir engel teşkil etmeye başladığı ortaya konuluyor. Demek ki kapitalizm, kadının kurtuluşu önündeki engel olarak saptanmış. Çalışan-çalışmayan, emekçi-yiyici kadının değil, “kadının kurtuluşu”.

Marksist düşünce sermaye ile ataerki arasında bir ayrım yapmamakla kalmayıp, aksine bunların özdeşliğini ortaya koyuyor. Cinsiyetler arasındaki sömürü ilişkisini kapitalizmle ortak tesadüfi bir yapı olarak değil onun (daha doğrusu sınıflı toplumun) özsel bir unsuru olarak görüyor.

Buradan hareketle, kadın sorununun bir emekçi sorunu olduğunu, sınıfsal bir sorun olduğunu söylerken aslında salt “emekçi kadın” sorunundan bahsetmediğimizi tekrar hatırlamak gerekiyor belki de. Kimi feministlerin “burjuva kadınlar da erkekler tarafından öldürülebiliyor” argümanını Marksizme karşı adeta bir zafer bayrağı olarak sallaması tam anlamıyla cahil cesareti olarak görülmeli. Marksizmin önüne koyduğu sorun kadının kurtuluşudur. İşçi sınıfı mensubu olmayan kadınların öldürülmesi de sınıfsal bir sorundur. Bunların tümü işçi sınıfı siyasetinin konusudur; üstelik basit bir propaganda aracı olarak değil, teorik temelleri itibarıyla… Çünkü sınıflı toplumdan bağımsız bir ataerki olamayacağı gibi, ataerkil olmayan bir kapitalizm de olamaz.

Bu konunun bir yüzünün de ataerki kavramının tarih-dışılaştırılması olduğu açık. Ataerkinin metafizik kavranışı her türden feminizmin a priori unsurudur. Ataerkini kapitalizmle özdeş değil seçimlik bir yapı olarak görmek, onun kapitalizm öncesi toplumlarda da aynı olduğunu ve değişmezliğini kabul etmeyi gerektiriyor. 

Bu yaklaşım, tarihte artı emeğe el koyma biçimleri gibi cinsiyet eşitsizliğinin biçimleri arasındaki nitel farkları da hiçe sayar. Oysa tarihsel materyalizm için nasıl Roma İmparatorluğu’ndaki para bugünkü para değilse, nasıl serfin sömürülmesi işçinin sömürülmesiyle aynı değilse, kapitalizmde cinsiyetler arası işbölümü de kapitalizm öncesi toplumlardan nitel olarak farklıdır. Kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin öncülleri kapitalizmin öncülleri içindedir. Diğer bir deyişle meta üretiminin, ya da sınıflı toplumun… Ancak bu öncüller uygarlığın her sıçramasında aşılır ve yeni bir içerik kazanır. 

Bunu anlamamak en başta kapitalizmde cinsiyetler arası eşitsizliğin aldığı geçmiş çağlara göre çok daha dehşet verici biçim ve boyutları küçümsemek anlamına gelir. Diğer yandan, bu kavrayışa sahip olmayanlar tarihsel ilerleme konseptinin de bilincine varamazlar. Bu konuda en karikatür örneklerden birini geçtiğimiz yıl Nükhet Sirman vermişti.5 Ona göre cumhuriyetin kadını daha fazla özgürleştirdiği doğru değildi. Feodal ailenin kadın sömürüsüyle kapitalist ailenin kadın sömürüsü arasındaki tek fark değişen güç ilişkileriydi…

Engels bunlara tanık olsaydı muhtemelen günümüz liberallerini de Rousseau’nun gerisine düşmekle suçlardı.6 Çünkü bir burjuva ideoloğu olarak Rousseau bile tarihsel kurumların diyalektik gelişimini kavramış, “eşitsizliğin doğuşunda bir ilerleme görmüştü”. Uygarlıktaki her ilerlemenin antagonist karakterini anlamıştı. Bu, cinsiyetler arasındaki işbölümünün aldığı biçimler bakımından da böyledir. Feodalizmde kadınların siyasete katılma hakkı yoktu, ancak pornografi de yoktu. Bugün kadın cinsi üzerindeki sömürü değil geçmişle aynı olmak, insanlık tarihinin en taşkın düzeyindedir.

İnanması güç, ama bu konuda cinsiyetler arası eşitsizliği sınıflar tarihini aşarak arkaik topluluklara ve insan fizyolojisine kadar dayandıran görüşlere dahi rastlanabiliyor. Bunları daha ilk bakışta “insan doğası” argümanı altında doğrudan çöpe atabiliriz aslında. Çünkü bu görüş için maddi olan ile toplumsal olan arasında hiçbir fark yoktur; doğal işbölümü ile bunu bir sömürü ilişkisi olarak mutlaklaştıran toplumsal işbölümü aynı anlama gelir… Kapitalizmin en kaba yorumlarının, hatta faşist görüşlerin bile bu akıl yürütmeden beslendiğini biliyoruz. Ama bu kavrayışın çağımızın muhalif düşünce dünyasından da bu kadar kolay ayıklanabileceğini düşünmeyelim. 

Sözgelimi, kadının doğurganlığıyla kadın sömürüsü arasında doğrusal bir nedensellik kuran ve hatta çözümü de bu çerçevede önermeye çalışan Savran bu düşünme tarzının “sosyalist” feministler arasında bile ne kadar derin temellere sahip olduğunun ibretlik bir örneğini verebilmişti.7 Savran yeniden üretimin “toplumsal” niteliğinden bahsederken lafzen doğru bir noktadaydı. Ancak Savran kadının doğurganlığı üzerindeki denetimin hangi sınıfın elinde olduğundan çok hangi cinsiyetin elinde olduğunu belirleyici unsur olarak görüyor ve bunun adını “toplumsal” koyuyordu. Kapitalist devletler ile “bürokratik devletler” arasında fark olmadığı sonucuna böyle varıyordu. Ona göre sömürünün temelinde kadının doğurma yeteneği ve üretim ilişkileri vardı. Kadının kurtuluşuna giden yol da kadınların kendi bedenleri üzerindeki denetiminin artmasından geçiyordu.

Halbuki “kadınların ezilmişliğinin en genel düzeydeki temeli” Savran’ın iddia ettiği gibi “doğurganlıkları” değildir. Bu, şunu söylemeye benzer: “İşçilerin sömürülmesinin en genel düzeydeki temeli alet yapan bir hominid cinsinden gelmeleridir.” Oysa sömürü koşullarımızı “doğamız” üretim ilişkileriyle “birlikte” belirlemez. Örneğin sömürülmemizin sebebi “alet yapıp kullanabilmemiz ve” üretim ilişkileri değildir. Kurtuluşumuza giden yolu alet yapma yeteneğimiz (ya da herhangi bir fizyolojik özelliğimiz) üzerinde daha fazla denetim geliştirmemiz olarak saptıyorsak kesinlikle akıl dışı bir sonuca varmışız demektir. İşte sınıf mücadelesini temel referansı yapmayan düşünceler çoğunlukla böyle sonuçlara varırlar.

Elbette feminist literatürde vücut bulan benzer örneklerin her zaman kendini bu kadar kolay ele verdiği düşünülmemeli. Sınıflı toplumun bugününe ait ataerkil üretim ilişkilerini metafizik bir şekilde tarihin geneline yaymak, reel sosyalizmdeki toplumsal yaşama dair feminist eleştirinin de temel felsefi dayanağını teşkil ediyor. Bunu bir sonraki başlıkta daha detaylı tartışmaya çalışacağım.

Sorunu koyuş tarzını geçmeden değinmek istediğim bir husus daha var. Genellikle gözden kaçan kritik bir nokta olduğunu düşünüyorum. Sömürü ilişkilerinin farklı yapılardan oluştuğu düşüncesi feminizmin kavramlarını ve soyutlama şekillerini de belirliyor. Teorik bütünsellik yerine akademik (dilerseniz eleştirel) isabetlilik arayışı kavramlara en dar ve kaba anlamını yüklemeyi gerektiriyor. Bu konuda örnekler sınırsız. Biz birini ele alalım. Feminist literatürde çok tipik olarak “sınıfsal” deyiminin işçi ve patron arasındaki ilişkiye, “sınıf mücadelesi” kavramınınsa bu ikisi arasındaki çatışmaya indirgendiğini görüyoruz. Oysa bu tarz bir soyutlamanın Marksist teoriyle ilgisi çok azdır. Marksist çözümlemede sınıf mücadelesi sosyalist feministlerin düşündüğünün aksine sendikal bir çatışma ya da daha sık başvurulduğu üzere iktidara ulaşma araçlarından biri değil, tarihin motorudur. Sınıf mücadelesi şu ya da bu kişi tarafından verilen bir şey değil, zaten nesnel olarak var olan bir şeydir. Sınıf mücadelesi; paylaşım savaşlarını, ulusal baskıyı, toplumun gericileştirilmesini, kadınlar aleyhine hukuksal düzenlemeleri ve sınıflı topluma dair daha pek çok başka fenomeni kendisi aracılığıyla tanıtladığımız siyasal bir kavramdır. 

Aynı şekilde, sınıf mücadelesi çeşitli toplumsal çelişkiler arasında kadın mücadelesine denk unsurlardan birisi de değildir. Sınıf mücadelesini sendikal bir anlama indirgemenin siyasi karşılığı hepimizin malumu: sosyalist iktidar mücadelesini kadın mücadelesi karşısında ikincil bir noktaya itmenin yolunu açmak…

Buradan hareketle, sadece kavramları nasıl kullandığını görmenin bile feminizmin kadın sorununa hangi siyasi perspektifle baktığını anlamaya yeteceğini düşünüyorum. Kadın sorununu tartışırken işbölümü, yeniden üretim gibi kavramların kullanılış tarzını bu bağlamda tartışma konusu etmemiz gerekiyor.

Evet, feminizm türevlerinin birbiriyle aynı olmadığı doğru. Bunlar birbirleriyle gerçekten tartışırlar. Ama bunların tartışmaları yüzeyde gerçekleşiyor, temelde değil. Bunların tümü ortak teorik temelleri, aynı önsel kabulleri paylaşıyorlar. Feminizmin türleri sordukları ortak soruya verdikleri farklı cevaplarda birbirlerinden ayrılıyorlar. Marksizm ise daha sorduğu soruda onlardan ayrılıyor. Bu yüzden “sosyalist feminizm” sıkça iddia edildiğinin aksine Marksizmin değil, burjuva düşüncesinin bir türevi.

Erteleyicilik suçlaması ve halkçı aşı üzerine

Sosyalist mücadele içerisinde feminizmin felsefi temellerinin önsel kabuller olarak benimsenmesi sadece meselenin çözümlenmesi değil ona dair eylem geliştirmesi konusunda da büyük bir bozulmaya yol açıyor. Bu kabuller burjuva ideolojisini sosyalizme sıçratıyor ve sosyalist dünya görüşünün iktidara açlığını azaltıyor.

Bu konuda ilk akla gelen elbette “erteleyicilik” suçlaması. Buna göre sosyalistler kadın sorununun çözülmesini en iyi ihtimalle devrime -ya da bir bilinmezliğe- erteliyorlar. Bu konudaki en büyük dayanaklardan biri de reel sosyalizm deneyinin kadın sorununu çözememiş olduğu yönündeki iddiadır. Sözcükler tanıdık gelmiştir: “sorunun çözülmesi”.

Feminizm her konuda olduğu gibi burada da meseleyi metafizik şekilde koyar. Burada bahsedilen “sorun” da bağlamdan ve tarihten kopuk bir “sorun” ve aslında hiç kimsede gerçek bir tanımı yok. Dünya üzerindeki hiçbir feministin aklında bu “sorunu” nasıl “çözeceğine” dair somut bir fikir yok. Çünkü böyle bir şey imkânsızdır. 

İnsanlığın kapitalist aşamasındaki bazı örneklerden hareket edelim. Mesela eşit ücret sorununu ele alalım. Kapitalist kurumlar varlığını sürdürdüğü müddetçe işçi sınıfının tüm katmanlarının birbirine eşit olması mümkün müdür? Elbette değildir ve bunlar çok çeşitli dinamikler altında şu ya da bu cinsel, mezhepsel, ulusal vb. ayrımlara konu olacaktır… Yahut eşit haklar sorununu düşünelim. Kadınların kamusal yaşama görece daha fazla katıldığı emperyalist merkezlerin kadınları kafeste dolaştıran terör örgütlerini finanse etmesine engel olmadan kadının kurtuluşundan söz edilebilir mi?

Yukarıda eşitlik kavramına metafizik anlamlar yüklemenin Marksizm tarafından nasıl alay konusu edildiğine atıfta bulunmuştuk. Gerçekten de insanlığın önündeki sorunları tek bilinmeyenli denklemler gibi idrak eden ilkel sorun-çözüm diyagramları burjuva ideolojisinin en tipik özelliğidir. Bu yaklaşımın, karşısında bulduğu herhangi bir olguyu bütünsel olarak çözümlemesi de imkânsızdır. Bir de tarihsel materyalizmin önümüzdeki sorunları nasıl kavradığına bakalım:

“Komünizm ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, fiilen var olan öncüllerden doğar.” 8

Tekraren: ‘Var olan öncüllerden doğar’

Bir alıntı daha: “İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemedi. Onun, halk kararıyla hayata geçireceği hazır ütopyaları yok. Kendi kurtuluşunu ve onunla birlikte bugünkü toplumun kendi iktisadi gelişimi aracılığıyla karşı konulmaz şekilde yönelmiş olduğu daha yüksek yaşam biçimini hazırlamak için, kendisinin, yani işçi sınıfının, koşullar gibi insanların da tümüyle dönüşmesini sağlayacak olan uzun mücadelelerden, bir dizi tarihsel süreçten geçmek zorunda olduğunu biliyor. Onun, hayata geçireceği idealleri yok; tek yapacağı, yıkılmakta olan burjuva toplumunun rahminde şimdiden gelişmiş bulunan yeni toplum öğelerini serbest bırakmak.”9

Açık ki feminizmin tuhaf iddiasının aksine tarihsel materyalizmin “sorun çözmek” gibi bir derdi yoktur. Zaten böyle bir “çözüm” de yoktur. Marksizmin elinde geleceğe dair hazır reçeteler hiç olmadı. Marksizm önüne tek bilinmeyenli denklemler koymadı. Kesin olarak bildiğimiz şu ki kadının kurtuluşu için gerekli olan maddi ve düşünsel güçlerin serbest kalabilmesi ancak kapitalizmin tasfiyesiyle mümkündür. Koşulları gerçekleşmeyen bir şeyin “ertelenmesi” de olanaksızdır. Feminizm ise tuhaf bir şekilde tartışmanın “işçi sınıfı sorunu” ile “kadın sorunu” arasındaki bir öncelik tartışması olduğunu sanıyor. Alt türleri de bunlardan birine öncelik tanımayı ya da ikisini eşit saymayı öneriyor; ve işte aralarındaki tüm fark da bundan ibaret. Oysa bu, kapitalizm ile ataerkinin iki ayrı yapı olduğu yönündeki önsel kabulün kaçınılmaz bir sonucudur.

“Sosyalist feminizmin” aynı kabuller çerçevesinde gösterdiği arızalar arasında iki unsurun öne çıktığını düşünüyorum. Bunlardan ilkine yukarıda değinmiş olduk: sınıf mücadelesi kavramını sendikal bir içeriğe indirgemek ve onu kadınların hak mücadelesiyle eşitlemek. Oysa sınıf mücadelesinin varlığını kabul etmek ve hatta ona olumlu bir anlam yüklemek ile hayata sınıfsal bakmak arasında bir fark vardır. Sosyalist feminizmin genel çizgisi bu karşıtlardan ilkine denk düşüyor. Ona göre kadınların kurtuluşu yine sosyalizmdedir, ama Marksizm kadın konusunda yetersiz kalmıştır. Sosyalizm kavramına Alman İdeolojisi’nden aktardığımız ifadeyle “gerçek hareket” değil, bir “çözüm” gözüyle bakar. Burada sosyalizmin ütopyacı bir kavranışı söz konusudur.

Aynı düşüncenin bir uzantısı da kadın hareketi ve -sendikal anlamıyla- sınıf mücadelesinin egemen sınıfa karşı verilen savaşımın iki öncü unsuru olarak görülmesidir. Hem Türkiye’de hem de uluslararası literatürde erişilebilen aşağı yukarı her “sosyalist feminist” metin bu temayı işler. Oysa kafasına kapitalizmi tasfiye etmeyi koymuş, ancak Marksizmin güncel olarak kadın sorunu hakkında yeterince üretmediğini düşünen birinin (bu şüphesiz doğrudur) “sosyalist feminist” olmasına hiç lüzum yoktur. Bu kişinin kadın sorunu hakkında üreten bir komünist olması yeterlidir.

Muhalif ideolojilere bulaşık olan ikinci arıza ise daha inceliklidir. Bunun genel olarak daha büyük bir tehlike içerdiğini düşünüyorum, çünkü tasfiye edici bir nitelik taşıyor. Bu düşünceye göre eskiden bir yanda demokratik sorun ya da yurttaşlık sorunu olarak kadın sorunu vardı, bir yanda da işçi sınıfı mücadelesi. Neoliberal dönemde kapitalizmin saldırısı o denli şiddetlendi ki bu ikisinin menfaatleri örtüşmeye başladı. Yani bu ikisinin ortak bir mücadele vermesi önündeki engel ortadan kalktı… Aynı yaklaşımın başka türevleri de var: işçiler arasında kadınların, kadınlar arasında işçilerin sayısı arttıkça işçi sınıfı da feminize oluyor; bunların gündemleri ister istemez ortaklaşıyor, gibi… 

Temellendirmedeki unsurlar değişiklik gösterebilse de bu düşüncelerin tümü özünde aynı. Bu iddianın temeli, Marksizmin sorunu kadınların kurtuluşu olarak koyduğu gerçeğini yadsımak. Bu düşünceye göre kadınların yeterince “işçileşmediği” eski dönemlerde kadın sorunu “sınıfsal” değildi. Ya da bugün kapitalizmin eşitsiz gelişimi çerçevesinde işçi bileşiminin yeterince kadın içermediği ülkelerde kadın sorununa “sınıfsal” diyemeyiz…

İnsanlığın kurtuluşunu kapitalist gelişimin işçi bileşiminde yarattığı değişiklikler gibi tesadüfi olgularla temellendirmesi bir yana, bu düşüncenin en tehlikeli yanı güncel siyasete dair çıktılarıdır. Her şeyden önce işçi sınıfı mücadelesini toplumun demokratik gündemlerinden bir tanesine indirger. “Sorunları” çözülmesi gereken bir toplum kesimi, gibi… İkincisi, bu şekilde kurulan bir çözümlemenin varacağı -ve görüldüğü üzere vardığı- yer açıktır: “Feministler Marksistleşmeli, Marksistler Feministleşmeli.” 

Bu tezin Leninizme açıkça bir saldırı olduğunu belirtmeliyiz. Bir kere, son sınıflı toplum olan kapitalizmin “neoliberal aşamasında” ortaya yeni sınıflar çıkmamış, işçi sınıfının tarihsel rolünde bir değişiklik gerçekleşmemiştir. İkincisi, Marksizmin diğer muhalif hareketler üzerinde hâkimiyetini sağlaması için onlarla sürekli olarak ideolojik mücadele vermesi bir tercih değil, zorunluluktur. Siyasi koşulların bir muhalif hareketin şu ya da bu bölmesiyle zaman zaman yan yana gelmeyi gerektirmesi ile onlara karşı verilecek ideolojik mücadele birbirinden ayrı iki durumdur. Bunlardan ilki göreli, ikincisi mutlak bir gerekliliktir. Bu mutlak gerekliliği “anti-feminizm” kavramı altında kabalaştırmak ve onu İslamcı, faşist vb. kadın düşmanı görüşlerle aynı kefeye koymak açıkça gericiliktir.

Görüldüğü gibi, bu tez, özünde sorunun hak mücadelesi ile iktidar mücadelesi arasında mekanik bir ayrım tanımlayan burjuvaca konuluşuna verilmiş bir tavizdir. Oysa erteleyicilik eleştirisine karşı bir aşı olarak geliştirilmeye çalışılan bu post-Marksist düşünceler sosyalizmi ehlileştirmekten başka hiçbir amaca hizmet etmedi. Evet, bu tez yeni bir buluş da değil… Sınıf gündemini çeşitli halk gündemleriyle “ortaklaştırma” arayışını Sınıftan Kaçış ile sonuçlandıran Avrupa solunun tarihi bu konuda ibretlik bir referans teşkil ediyor. Dönemin tezlerine göz attığımızda neredeyse sözcüğü sözcüğüne aynı düşüncelerin 1960-70’li yıllarda çoktan ileri sürülmüş olduğunu görüyoruz.

Oysa Marksistlerin feministleşmesi feministlerin Marksistleşmesiyle sonuçlanmaz. Sadece Marksistlerin feministleşmesiyle sonuçlanır. Bu beklenti burjuva ideolojisi kavramını fena halde hiçe sayar. Bu akıl dışı tutum, bir doktorun kendi bedenine virüs bulaştırarak hastasının iyileşmesini beklemesine benzer. Oysa doktorun görevi elindeki araçları bir kenara bırakarak hastanın yerine kendini koymak değil, hastalığı tedavi etmek için o araçları seferber etmektir. Halkçı ya da demokratik muhalefetin kendini sınıfsal temalarla daha fazla ifade etmeye başlaması göreli ve nesnel bir durumdur. Bu durum bir “ortak mücadele” daveti değil, sadece Marksizmin hegemonya mücadelesine davet anlamına gelir.

Bu, en başta çizmeye çalıştığımız çerçeveyle alakalı bir sorundur aslında ve Marksist epistemolojinin temellerine dokunur. Özne, nesne karşısında kendini tanımlamalı ve kendi tasarımlarına göre ona müdahalede bulunmalıdır. Nesneyle arasındaki çizgiyi muğlaklaştırdığı ölçüde kendisi de nesneleşir. Feminizmin de görünümlerinden biri olduğu nesnellikten değil, feminizmin kendisinden öğrenmeye çalışan bir Marksist, Marksist olmaktan hızla uzaklaşıyor demektir. Böyle bir “Marksistin” kadın hareketini siyasallaştırması, kendi fikirlerini toplumsallaştırması imkânsızdır.

Sosyalizmde kadın üzerine

Sosyalist feminizmin sorunu tanımlama tarzının ilginç örneklerinden birinin de sosyalizm tasavvuruna dair tartışmalar olduğunu düşünüyorum. Bu konudaki literatür reel sosyalizm deneyimleri hakkında eleştirileri ve sosyalist topluma dair gelecek tasarımlarını içeriyor. Kapitalizm ve sosyalizm açısından, bunların herhangi bir özsel ortaklık taşımayan birtakım unsurları arasında biçimsel benzerlikler kuran kaba yorum tarzı burada kendine sıkça yer buluyor. Bu yolla aile, cinsellik, nüfus politikası gibi konulardaki sosyalist uygulamalar ile kapitalizmin sadece demokratik değil faşist biçimleri arasında bile benzerlik icat edilebiliyor.

Sosyalizm kavramına olumlu bir anlam yükleyen feministlerin düşünce tarzının iki yönünü incelemek yerinde olabilir, diye düşünüyorum. Bunlardan ilki, yukarıda değinilen tarih-dışı ataerki anlayışı. Bu kabulde, ataerkinin sosyalist toplumda da aynı biçimde devam edeceği iddiası, temel hareket noktasını oluşturuyor. Burada sosyalizmin bir ön gereklilik olduğu genel olarak kabul edilmekle birlikte sosyalizmin gerçek amaçlarına erişebilmesi için sosyalizmde (ve evleviyetle kapitalizmde) bağımsız bir kadın hareketinin varlığı mutlak bir şart olarak saptanıyor. İkinci yön ise, ilkiyle alakalı olmak üzere, tarihsel materyalizmin birey-toplum diyalektiğinin genel olarak yadsınması şeklinde ifade edilebilir.

Daha önce Marksist kategorilerin kadın sorununu çözümleyemediği iddiasına yapılan faydasız “sosyalist feminist” yamalardan birinin Marksist kavram ve kategorileri kadın sorununa “uyarlama” çabası olduğuna değinmiştik. Bu çaba “feminist yöntem”, “diyalektik feminizm” hatta “kadının kurtuluşu için iktidar perspektifi” gibi tuhaf kavramlar doğurabilmektedir. Sosyalizm deneylerinin eleştirilmesi yolunda ortaya atıldığı açık olan bu kavramlar esasen Marksizmin kadının kurtuluşu perspektifine sahip olmadığı yönünde bir ön kabule sahip ve sosyalist topluma karşı kadınların hak mücadelesinin aynı şekilde devam edeceği varsayımına dayanıyor. Oysa tarihsel materyalizme sadık yorumlar reel sosyalizmdeki sorunların Marksizmin yetersizliklerinden değil Marksist anlayıştan çeşitli şekillerde sapmaktan kaynaklandığı konusunda ortaklaşıyor. Bu konuda eleştirinin yönü ve kavramları daha en başta eleştirinin nihai amacına dair bir fikir verebilir. Diğer bir deyişle “ereği isteyen, araçları da ister.”

Bu araçlardan bir diğeri de “akademik bir yöntem” olarak “Marksizmin” uygulanacağı inceleme nesnesinin merkezi bir unsura dönüştürülerek mutlaklaştırılması ve tarihsel olarak ileri-geri olanın bu nesne etrafında anlaşılmaya çalışılması.

Örneğin “Cinsel Devrim” adlı eserinde sosyalizm ve faşizmi “tek parti yönetimi” kavramında eşitleyen Reich’a göre nüfus azalması ya da sağlık bir bahanedir, nüfusbilim siyaseti bir cinsel baskı dizgesidir ve dikkati cinsel doyuma ulaşabilme koşullarının gerçekleştirme sorununda uzaklaştırmanın bir aracıdır. Reich, nüfus politikasının savaş tehdidinden kaynaklanan zorunluluklarını teslim ettiği satırlar içerisinde bile kürtaja ilişkin düzenlemeleri “cinsel zevkin” olumlanmasının karşısına koyar.10

Feminizmin cephaneliğinde, cinsellik örneğinde olduğu gibi pek çok farklı unsura merkezi roller atfeden ve sosyalist toplumun zorunluluklarını bu unsur çerçevesinde çözümlemeye çalışan çeşitli üretimler söz konusudur. Marksizmin özgürleştiriciliği bu belirli unsur çerçevesinde sınanır. Bu unsur karşısındaki konumuna göre birbiriyle esaslı bir alaka taşımayan olgular kolayca yan yana getirilebilir. Örneğin uluslararası tekellerin dünya proletaryasının ürettiği artı değere daha fazla el koymak için başlatacağı savaşlara yönelik nüfus politikalarını Sovyetlerin sosyalist sistemi savunma ve sürdürme ihtiyacıyla aynı kefeye koymak tam anlamıyla böyle bir tuhaflıktır.

Bu yaklaşımın altında “sorun çözme” mantığı ve hazır reçete anlayışı hemen sırıtıverir. Bunun arka planında siyaseti bireye indirgeyen, bireyi toplumla ebedi bir çatışma halinde kurgulayan burjuva felsefi temeller olduğunu düşünüyorum. Özgürlük kavramı bu soyut birey üzerinde metafizik şekilde tanımlanıyor ve asla zorunlulukların kavranması olarak ele alınmıyor. Böylece gerçek yaşama dair neredeyse her gelişme bu “özgürlüğü” zedeleyen birer leke gibi görülüyor. Bu hataya sadece bireyin kendi bedeni üzerindeki özgürlüğünü sınıflı toplumda bile varsayan liberaller düşmüyor. Sosyalizmi “benim bedenim benim kararım” ilkesinin gerçekleşeceği bir “çözüm” olarak gören ya da buna dönüştürmek isteyen “sosyalist feminizmin” düştüğü hata da aynı. 

Oysa tarihsel materyalizm hiçbir yerde zorunluluklardan vazgeçmeyi vaat etmiyor. Marksizmin birey ile toplum arasındaki çatışmaları tam anlamıyla ortadan kaldırmak yönünde bir iddiası yoktur. Aksine, tarihsel materyalizm toplumsal yaşamın zorunluluklarına işaret eder. Marksizm bireyle toplum arasındaki çatışmanın kapitalizmde antagonist karakterde olduğunu saptar, çünkü kapitalist toplumun zorunlulukları sermaye sınıfının lehine işlemektedir. Sosyalist toplumun da zorunlulukları vardır ve bu doğal olarak tek tek bazı bireylerle çatışmayı zaten daha en başta “zorunlu kılar”. Ama burada zorunluluklar toplumun kendisine hizmet eder. Çünkü sömürücü sınıflar ortadan kaldırılmıştır. 

Konu alakasız görülebilecekse de burada Lenin’in bir saptamasına atıfta bulunabileceğimi düşünüyorum.11 Şöyle diyor: “…devleti sadece komünizm tümüyle gereksiz kılar, çünkü komünizmde baskı altına alınacak hiç kimse (bir sınıf anlamında, nüfusun belirli bir bölümüne karşı yürütülen sistemli bir mücadele anlamında ‘hiç kimse’) bulunmaz.” Lenin, devamında tek tek bireylerin toplum karşısındaki aşırılıklarının mümkün ve kaçınılmaz olduğunu, bunun yine toplumun kendisi tarafından bastırılması gerekeceğini söylüyor; bu aşırılıkları doğrudan yadsımanın ütopyacılık olduğunu belirtiyor. Burada örneklenen şey elbette kriminal bir durum; ama vurgulamak istediğim, akıl yürütme bakımından bireyle toplum arasındaki çatışmanın antagonist karakterinin Lenin tarafından kapitalizme bağlandığıdır.

Cinsel özgürlükler de böyledir. Kapitalist koşullarda kürtajın serbest ya da yasak olmasının da bireysel bir özgürlükle esasen çok az ilgisi vardır. Kürtaj kapitalist toplumun bir gerçeğidir ve çoğunlukla onun ahlaki çarpıklığından ya da geçim sorunundan kaynaklanan toplumsal bir “zorunluluktur”. Kadının bedeni üzerindeki denetim kapitalist toplumun ihtiyaçları doğrultusunda şekillenir. Burada bireyin özgürlüğü önündeki engeller antagonist niteliktedir. Kapitalizmde “serbesti”, “özgürlük” sonucunu doğurmaz. Kapitalist toplumda kürtaj ister yasaklansın, ister serbest kalsın, özgürleşen sadece sömürücülerdir. Kürtaj ancak sınıf egemenliğine ihtiyaç ortadan kalktığında tam anlamıyla bireysel bir konu olarak ele alınabilir. Kadın bedeni üzerindeki politikalar tarih öncesi bir uygulamaya dönüştüğünde kürtaj yaptırmak ya da yaptırmamak bireysel bir tercih düzeyine geriler. Ancak o zaman şu ya da bu yurttaşın birlikte olduğu kişinin kürtaj yaptırmasını yasaklaması ya da onu yapmaya zorlaması basit bir adli vaka halini alır. Elbette böyle bir toplumda tıbbi teknolojinin, kültürün ve yurttaşların çocuk sahibi olup olmamak konusundaki tercihlerinin de esaslı bir biçimde değişeceğini varsaymak gerekir.

Bir geçiş toplumu olan sosyalist toplumda da özgürlük arayışı mutlak bir serbestinin garantisi olarak görülemez. Sosyalizm, diyakronik bir anlama gelmemek üzere özgürlüğün maddi koşullarının hazırlanması sürecidir. Bu süreç iktidardaki yapının siyasi gelişkinliğinden ülkenin ölçeğine, kaynaklarına, savaş tehdidine vb. sayısız belirleyen altındadır ve çeşitli ileri-geri adımlara konu olabilir. Bu sürecin kişisel çatışmalar yaratmaması olanaksızdır. Sosyalist toplum bir ütopya toplumu değildir. Onun da zorunlulukları vardır. Ancak onun zorunluluklarını yerine getirdiği ölçüde bir bütün olarak toplumun kendisi özgürleşir. Belli tarihsel koşullar altında uygulanan nüfus politikaları her tekil örnekte bir bir yurttaşların talepleriyle örtüşmeyebilir, ama nihayetinde toplumu genel olarak özgürleştirir. Üretici güçlerin gelişmesi ve emek üretkenliğinin artması; ev emeğinin toplumsallaşması, annelerin çocuk bakımından bağımsızlaşması için daha fazla imkân yaratır ve onların yaşam koşullarını yükseltir. Özgür aşka dayanan sivil birlikteliklerin önündeki engeller böyle kalkar. Cinsellik ancak böyle özgürleşir. Marksistler bu anlamda özgür cinselliği savunurlar. Ama özgürlüğü cinsellik üzerinde tanımlamazlar.

 “Sosyalist feminist” kütüphanenin demirbaşlarından Mies’in “feminist emek” kavramı altında işlediği “tezler” de cinselliğin metafizik kavranışı bakımından feminizmin özcü ve gerici yapısını oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. Mies’e göre doğa üzerinde egemenlik kurmamızı sağlayan makineleşme bizi doğadan koparıyor ve cinsel hazlarımızı yok ediyor. Hatta endüstrileşmiş toplumlarda cinsel şiddetin sebebi duygusal ve bedensel hislerini cinsellik yoluyla gideremeyen erkekler kadınlara karşı saldırganlaşması…12 Tabii ki bu çözümlemede de kapitalizm ve Marksizm -hatta bu kez teorik düzeyde- birbirine eşitleniyor.

Oysa Marksizmin temel tartışması Mies ve türevlerinin iddia ettiği gibi salt teknik bir gerekli emek-zamanın azaltılması süreci değil. Sosyalist toplumun, ileri üretim tarzının karmaşıklığı içinde toplum için üreten kişinin aslında kendisi için ürettiğini anlamasını sağlayacak şekilde yabancılaşmayı ortadan kaldırması bir zorunluluktur. Sosyalist yurttaşın menfaati sosyalist toplumun ve onun değerlerinin yükselmesidir ve sosyalist yurttaş bu zorunluluğu kavradığı ölçüde özgürleşir. Bu kavrayışın gelişmesi sadece bir eğitim sorunu değil, aynı zamanda toplumun kendini yönetmesi anlamında siyasal bir sorun. 

Bu da bizi aynı konunun ikinci bir boyutuna getiriyor. Burjuva çözümlemesinde, yukarıda anılan tekil inceleme nesnelerine merkezi roller atfedilirken onlara yönelik politikaların hangi öznenin eseri olduğu da ustaca gözden kaçırılıyor. Oysa sosyalist toplumda karar mekanizmalarına katılım koşullarının dört yılda bir kendi sömürücülerini seçmeye mahkûm edilen kapitalist toplumun siyasete katılma biçimleriyle hiçbir ilgisi yok. Dolayısıyla sosyalizmde alınan kararlar ya da genel olarak yasama faaliyeti dışsal bir unsur tarafından dayatılma imasını taşıyan “ahlakçılık” deyimi altında gerici kapitalist uygulamalarla denk tutulamaz.

Sosyalist toplum örgütlü toplumdur ve merkezindeki yoğun örgütsel ve ideolojik çember çevresinde örgütlülüğünü sürekli olarak büyütür. Bu örgütlülük basit bir dayanışmadan ibaret değildir ve hayatta kalmak için sürekli artan bir güvene ve ideolojik kaynaşmaya dayanmak zorundadır. Böyle bir yapının geliştirdiği ahlak ve onun uyguladığı zor ile kapitalist toplumdaki ahlak ve zor arasında da nitel bir fark vardır. Bu ikisi “ahlakçılık” altında eşitlenemez. Sosyalizmin özgürlük yolunda ilerlemesi için gereken şey metafizik bir “ahlak” eleştirisi değil, ancak sosyalist toplumun menfaatlerinden başka bir şeye hizmet etmeyen bir sosyalist değerler sistemini, dilerseniz sosyalist ahlakı, yükseltmek olabilir.

Örgütlülük nosyonu bize birey-toplum ilişkilerinin düzenlenmesi bakımından bir başka temaya sıçrama fırsatı da veriyor. Bir komünist partiyi ele alalım. Leninist tarzda örgütlenmiş bir parti yukarıda değinilen ideolojik kaynaşıklığın en konsantre biçimlerinden biridir ve bu tohumu henüz kapitalizm koşullarında oluşturur. Devrim mücadelesi aşamasındaki böyle bir partide bir üyenin bir başka üyeye eşcinsel olduğu için hakaret ettiğini varsayalım… Bu fiilin disipliner karşılığı nedir? Örneğin LGBT’lere karşı işlenmiş bir suç mudur bu? Buna karşı alınacak önlemler “homofobiyle mücadele” olarak konulabilir mi?

Konuyu böyle ele almanın burjuva ideolojisine verilmiş bir taviz olacağını düşünüyorum. Çünkü burada suç bizim açımızdan bireye değil, partiye karşı işlenmiştir. Burada zedelenen LGBT hakları değil, yoldaşlık hukukudur. Aksi, meseleyi “örgüte karşı birey” formülünde idrak etmek olur. Böyle bir konuda pürüzleri düzleyen referans siyasi erek olmalıdır. Örgütlü insanları ahlaki olarak terbiye eden birbirlerine karşı ileri sürecekleri haklar değil, onları bir araya getiren siyasi doğrultudur. Örneğin kadınları aşağılayan lümpen dil kullanımı konusunda partilileri eğitecek olan “kadın partililer” değil, “partidir”. Bu görevi yerine getiren kişinin kadın ya da erkek olması bu noktadan sonra önemsizdir. Aynısı kadın kotası uygulamaları bakımından da geçerlidir. Kadınların karar mekanizmalarına katılımı bir hak değil, görev olarak görülmelidir ve bu yoldaki engelleri kaldırmak kadınların değil herkesin işidir. Örnekleri artırabiliriz…

Böyle bir siyasal yapının önderlik ettiği bir toplumda da benzer bir akıl yürütmenin hâkim olması gerekeceğini düşünüyorum. Örneğin sosyalist bir toplumda siyasal katılım kadınlar için burjuvaca bir hak değil, bir görev olarak anlaşılmalıdır. Bir kadına karşı şiddet uygulayan bir erkek “kadına” değil, aslında topluma karşı bir suç işlemiştir. Bu anlamda düzenin tesisi “kadınların” değil, “toplumun” görevi olarak anlaşılmalı. Aksini kabul etmenin sosyalizm koşullarında da birey ve toplum arasında antagonist bir çelişkiyi varsaymak anlamına geleceğini düşünüyorum. Konuya bu şekilde bakan birisi elbette sosyalizm koşullarında da aynı şekilde bağımsız kadın mücadelesinin, hatta antagonist çelişkilerin ortadan kaldırılması anlamında “devrimin” sürmesi yönünde bir siyasi kurgu geliştirecektir.

Feminizm genel olarak “benim bedenim, benim kararım” mottosunu evrensel bir ilke sayar. Onun “sosyalist” versiyonları da bu ilkenin sosyalizmde mümkün olacağına inanır. Oysa bu ilke baştan yanlıştır ve Marksizm asla onun gerçekleşmesinin garantörü değildir. Toplumla yaşayan, onunla alışveriş yapmak zorunda olan her insan toplumsal yaşamın zorunluluklarına uymak zorundadır. Marksizm bu zorunlulukların bilincine varmaktan başka bir şey vaat etmez. Bu anlamda kimsenin kendi bedeni üzerinde mutlak bir sahipliğinden söz edilemez. Örneğin kimse aşı olmama lüksüne sahip değildir. Sosyalizm aşıyı bireysel bir tercih değil, bir toplum sağlığı sorunu olarak koyar. Bundan sonra toplum sathında tartışılacak olan kişilerin aşı yaptırmama hakkının olup olmadığı değil, aşının toplum sağlığı açısından bilimsel bir zorunluluk olup olmadığıdır. Şu ya da bu yurttaşın inancının aşıyı günah sayması bu durumu değiştirmez. Bireysel kararlar toplumu ilgilendirdiği ölçüde toplumun siyasetinin konusu olurlar. Sosyalist toplumun zorunluluklarını içinden geçtikleri tarihsel ve toplumsal koşullar belirler. Bu koşullara karşı geliştireceği tutumu ise sosyalist toplumun kendisi belirler.

Kadın sorununun “çözümünün” sosyalizm koşullarında da bilinmez bir geleceğe ertelenmemesi için sosyalist topluma karşı mücadele veren bir kadın hareketine mutlak bir ihtiyaç yoktur. Sosyalist düzende bağımsız kadın hareketlerine müsaade edilmemelidir, demiyoruz. Bunun, sorunu Marksistçe koymakla bir alakası olmadığını ifade etmeye çalışıyoruz. Elbette sosyalist toplum da çelişkilerden ari değildir ve burada da toplumun siyasallaştırılması faaliyeti sürer. Bu, burjuva akıl yürütmesine karşı ideolojik mücadelenin de süreceği anlamına gelir. Bunun barışçıl biçimlerde gerçekleşmesi bu nesnel durumu ortadan kaldırmaz. Sosyalizmde bu tarzda kadın hareketlerinin var olacağı neredeyse kesindir. Yanlış olan konunun burjuvaca konuluş tarzı, yani bağımsız kadın hareketine mutlak gereksinimdir. Burada ihtiyacın Marksistçe kavranışı toplumun kendi niteliğini sürekli yükseltmesi şeklinde olmalı ve toplumsal çelişkiler ancak bu uğurda tartışma konusu edilmeli. Kadın sorununun “kadınlara” terk edilemeyecek kadar toplumsal olduğuna yönelik Marksist saptamayı, “kadınlar kenara çekilsin ve biz erkekler olarak konuya el atalım” gibi bir anlamda çarpıtmak teorik ciddiyetsizlikten başka bir şey değil.  Kadın sorununun sadece kadınlar tarafından çözülebileceği düşüncesi yukarıdaki tüm diğer arızalarda olduğu gibi ataerkinin geri kalan toplumsal sorunlardan yalıtık ve tarihten bağımsız bir olgu olduğunu önsel olarak varsayıyor. 

Sosyalizmin kadınlara yönelik kurtuluş vaadinin salt ekonomik bir düzeyde kaldığı da aynı yaklaşımın vardığı bir diğer hatalı sonuçtur. Bunu aşağıda tartışmaya çalışacağım.

Kapitalizmin kadını nereye kapattığı üzerine

Konuyu tartışmak için iki yazara atıfta bulunmak istiyorum. Ellen Meiksins Wood’a göre13 kapitalizm sömürdüğü insanların toplumsal kimlikleriyle ilgilenmiyor. Artı değerin ücretli işçilerden elde edilmesi süreci özgür ve eşit bireyler arasında. Hukuki ve siyasi eşitsizliklere kapitalizmin birer ön koşul olarak ihtiyacı yok. Hatta kapitalizm bu eşitsizlikleri azaltma eğiliminde. Ona göre, sermaye cinsiyetçilik gibi geri yapılardan, ekonomi dışı baskı unsurlarından yararlanıyor, çünkü bunlar sınıfı bölmeye yarıyor. Kapitalizm bunlar olmadan da yapabilir; dahası, kapitalizmin gelişmesi cinsel farklara karşı bir ideolojik baskı teşkil eder…

Perry Anderson da14 kapitalizmin ileri safhalarının kadınların genel durumunu olumlu yönde hareket ettirdiğini, kâr mantığının cinsel açıdan kör olduğunu vurguluyor. Ona göre çok derin toplumsal kökleri olan cinsel ayrımcılığın hala varlığını sürdürmesi üretim araçlarının cinsel eşitliği çağıran yanı karşısında bir delil teşkil etmiyor. Sınıflar, aile ve cinsiyet engelleri olmadan da varlığını sürdürebilir. Ancak cinsiyet ayrımının toplumsal kökleri sınıfsal sömürüden daha derindir. Öyle ki bu eşitsizlikleri düzlemek sınıflar arasındaki farkları düzlemekten daha büyük güç ister. Bu gücün bir kez ortaya çıktığı, yani cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılabildiği koşullarda sınıf ayrımı evleviyetle tutunamaz.

Bu düşüncelerin her ikisi de kadının kurtuluşunun sınıfsız bir toplum yürüyüşünde aranması gerektiği sonucuna varıyor. Yine de akıl yürütmede bana sorunlu gelen bir yan var. Bu yan, belki de kapitalist gelişmenin nitelendirilmesine dair bir çeşit iyimserlik olarak adlandırılabilir. Çünkü tezlerin her ikisinde de kapitalizmin özsel olarak cinsel ayrımları ortadan kaldırıcı nitelikte olduğu konusunda ortaklaşılıyor. Ancak bunların ilkinde cinsiyet ayrımı gibi geri yapılar kapitalizm tarafından seçimlik olarak kullanılan tesadüfi birer unsur olarak alınıyor. İkincisinde ise esasen kapitalizmin tarihsel geri yapıları ortadan kaldıracak patlayıcı gücü yaratamadığı, bunun ancak cinsiyet eşitliğini sağlama yönündeki bir devrimci patlamayla mümkün olacağı ileri sürülüyor. Bunlarda göreli doğrular bulmak elbette mümkündür ama bu tezlerin kapitalizmin iradi yapısını fazla küçümsediğini düşünüyorum.

Kapitalist sömürme gücünün temel olarak ekonomi dışı otoriter unsurlara dayanmadığı yönündeki düşünce tarzına göre kapitalizmde üretimin ve sömürünün düzenlenmesi genel olarak ev düzeniyle çok ilgilenmiyor. Kapitalizmin üretimi disipline etmesi işyeriyle sınırlı bir durum ve bu durum eve karşı kayıtsız…

Bu düşüncenin genel olarak “sınıfsal” olanı ekonomik bir anlama indirgeyen genel mantığın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce, ev içi (ya da genel olarak cinsel) eşitsizlikleri sınıfsal-dışı olarak kodluyor. Bunun, tarihsel materyalizmin önündeki sorunun kadının kurtuluşu olduğu gerçeğini yadsımanın bir yolu olduğuna yukarıda değinmiştik. Diğer yandan cinsiyetçi politikaların bir hanede tanımlı tekil işçileri değil, işçi sınıfını konu edindiği de göz ardı ediliyor. Oysa sınıf mücadelesi ideoloji kavramından ari tartışılamaz. Sermaye sınıfı tarafından disipline edilen “işçiler” değil “işçi sınıfıdır”.

Devamla, kapitalizmin cinsiyetler arasındaki ayrım konusunda barutunun yetersizliğinden ziyade imkânsızlığından söz edilmesinin de daha doğru olacağını düşünüyorum. Kapitalist gelişimin geri yapılarla eklemlenmesi, onun doğrusal gelişiminin dışsal bir etken yüzünden aksamasından ziyade onun doğası olarak işlenmeli. Aksi halde sermaye sınıfının bilinçli olarak toplumu gericileştirici faaliyetlerini açıklamak zorlaşmaktadır. Bu, kapitalizmin aslında dine ihtiyacı yok, demek gibi bir şeydir. Buna ek olarak kadın sorunu gibi köklü toplumsal olgular sınıflı toplumun bağrından gelen unsurlar değil, sadece kapitalizmle sonradan eklemlenen bazı tesadüfi yapılar olarak anlaşılmaktadır. 

Ayrıca bu tarz çözümlemeler emperyalizm ve eşitsiz gelişime ilişkin dinamikleri dışarıda bırakarak sermayenin hareketini neredeyse tek ulusta gerçekleşen bir süreç olarak soyutlamaktadır; ki bu da emperyalist merkezlerdeki göreli eşitlik ile emperyalizmin dış katmanlarındaki uluslarda cinsiyet eşitsizliği arasındaki nedenselliği tartışmayı imkânsız hale getirir.

Birinci soru: 2020 yılında Türkiye’de klasik bir işçi ailesi Türkiye yeterince kapitalist olmadığı için mi cinsiyetçi değerleri muhafaza eder, yoksa yeterince kapitalist olduğu için mi? Buraya kadar bu sorunun cevabını birkaç kez bulduğumuza inanıyorum.

İkinci soru: Gericilik kadını eve mi kapatıyor, yoksa işyerine mi?

Buradan feminist ideoloji ile sosyalist ideoloji arasındaki farkı işlemeye devam edebileceğimizi sanıyorum. Yukarıda geniş anlamıyla burjuva ideolojisinin burjuva teorisine indirgenemeyeceğine, ancak bunların birbirini birer öz olarak korumak zorunda olduğuna değinmiştik. Bu çerçevede ne kadar gerici biçimlere bürünürse bürünsün burjuva düzenin “kadınlar eve hapsedilmesin” argümanından mutlak olarak vazgeçebileceğini düşünmüyorum. Bu, onun gelişim mantığına aykırıdır. Toplum kesimlerinin feodal bağlarından kurtarılması toplumun proleterleştirilmesinin tarihsel dinamiğidir ve bir burjuva söylemi olarak bu argüman asla tam anlamıyla terk edilemez. 

Diğer yandan, burjuvazi şu ya da bu biçimiyle kadınlar üzerinde baskı teşkil eden ideolojik serpintiden de mutlak olarak vazgeçemez. Böyle bir durumun reel sosyalizmin varlığı döneminde ve kapitalizmin en izole örneklerinde bile ancak göreli olarak mümkün olabildiğini unutmamalıyız. Kapitalizm, altın çağında ve deyim yerinde ise altın coğrafyasında bile kadın üzerindeki baskıdan tam anlamıyla vazgeçememiştir. Çünkü bu da proleterleştirmenin bir dinamiğidir. Gericilik işçileşen toplumun yarısını bir kalemde esir almanın en işlevsel araçlarını yaratır ve sömürüyü yükseltir. Proleterleşmeyi salt ekonomik bir hareket değil, toplumsal bir olgu olarak almamız gerekiyor. Sermaye sınıfının ideolojik yapılanması, yasal düzenlemeleri sınıf mücadelesinin parçasıdır. Tıpkı kürtaj örneğinde olduğu gibi, kapitalist koşullarda iktidardaki sınıfın güncel ideolojik tercihleri ne yönde olursa olsun mutlak olarak özgürleşen tek bir kesim vardır: sömürücüler.

Burjuva ideolojisinin bu konuda geliştirdiği eleştiri kapitalist toplumun bu antagonist yanını tartışma konusu etmez. Tıpkı kürtaj konusunu cinsel özgürlüğe indirgediği gibi, kadınlar üzerindeki gerici uygulamaları da kadının toplumsal yaşama katılması sorununa indirger. Bunlar mutlak olarak yanlış olmamakla birlikte bu indirgeme hatalıdır. Çünkü yukarıda belirttiğimiz gibi kürtaj kapitalist toplumda bir özgür cinsellik ya da kendi bedenine sahiplik meselesi değil, kapitalist bir zorunluluktur. Kapitalizmde zaten kimse kendi bedenine mutlak şekilde sahip değildir ve olamaz da. Aynı durum gericilik konusu için de geçerli. Dinci gericilik kadınları eve değil -bu elbette göreli olarak doğrudur- esasen işyerine, ya da daha somut olarak sömürücü sınıfa daha iyi hizmet edecekleri koşullara kapatıyor. Yerine getirdikleri işlevin bir yeniden üretim faaliyeti olması, gerçekleştirilen emeğin üretken olup olmaması vb. bu doğruyu değiştirmez. Kadının ev içi emeğinin ücretlendirilmemesinden bahsetmenin, yani evi işyeri olarak tanımlamanın mantıksal sonucu kadın sorununun sınıfsal bir sorun olduğunun kabul edilmesi ve tartışmanın yeni bir faza taşınmasıdır. Feminizm ise başladığı çözümlemeye bu son noktayı koymaktan ısrarla kaçınır.

Burjuva doktrinin ortaya attığı idealistçe özlemler ancak işçi sınıfı iktidarı aracılığıyla ete kemiğe büründürülebilir. Bu gündemler ancak işçi sınıfının somut talepleri olarak gerçeklik kazanabilir. Marksizmin önündeki sorun, bu konuların liberal soyutlanışından farklı olarak (özgür cinsellik, toplumsal yaşama katılma gibi); basitçe kapitalist toplumdaki çelişkilerin çözümsüzlüğüdür. Burjuvazi asla kendi ortaya attığı değerleri gerçekleştiremeyecektir, örneğin özgür cinselliği tesis edemeyecektir, ve Marksizm bunu ispatlamakla ilgilenir.

Elbette Marksizmin burjuvaca haklar anlayışından hareket etmemesi burjuva hak kategorisini Marksist siyasetin konusu olmaktan çıkarmaz. Lenin şöyle diyor, “…Marksizmi hiç bilmeyen kişiler bundan şu sonuca varabilirler: Demek ki cumhuriyetin boşanma hakkının, demokrasinin, halkların kendi kaderlerini tayin hakkının sağladığı faydalardan fazla hiçbir faydası yok.  Marksistler demokrasinin sınıf boyunduruğunu ortadan kaldırmadığını, ama yolsuzca sınıf havasını daha berrak, daha geniş, daha açık, daha keskin hale getirdiğini bilmez değiller; bize gereken de budur.  Boşanma özgürlüğü tanımlandığı ölçüde, kadın ‘ev içi köleliğinin’  hakların yokluğundan değil,  kapitalizmden geldiğini görür. Devlet yapısı demokratlaştığı ölçüde, işçiler bütün fenalığın sebebinin hakların yokluğu değil, kapitalizm olduğunu görürler.”15

Bu alıntının iki bakımdan önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi, burjuva ideolojisi, burjuva toplumun bilinci, olumlu ya da olumsuz değil, “nesnel” bir unsur olarak alınıyor. Çünkü bu, burjuva toplumun hayatı kendiliğinden yorumlama biçimidir. Sosyalistlerin görevi bunu bilince çıkarmaktır ve bu siyasi bir faaliyettir. İkincisi, sosyalist teoriyle sosyalist ideolojinin birbirine indirgenemeyeceğinin teyit edilmesidir. Burjuva toplum ve onun düşünüş tarzı sosyalist siyasetin şekillendirdiği nesne olduğuna göre, o yok sayılamaz ya da onun düşünsel referanslarının gerisine düşülemez. Bu düşünsel referanslar kapitalizm tarafından asla ete kemiğe kavuşturulamayacaktır ve bizi ilgilendiren de budur. Marksistler elbette boşanma hakkını, kadınların eve kapatılmamasını, kapitalist toplumda kürtaj serbestisini savunmak durumundalar. Bu, sorunu felsefi olarak ortaya koyuş tarzından başka bir konudur. Buradaki ayrım, burjuva demokrasisini ilerletme çabasıyla, emekçilerin gözünde kapitalizmin çözümsüzlüğünü ortaya koyma faaliyeti arasındaki ayrımdır. “Hakkı savunmak” biçimsel bir ortaklık gibi görünse de meseleyi burjuvaca koymak bunlardan ilkine, Marksistçe koymak ikincisine denk düşer.

Siyasi öznenin kim olduğu üzerine

Savran, kadın mücadelesi içinde erkeklerin neden yer alamayacağının “teorisini” yapmaya çalıştığı bir makalesinde16 bazı ilginç noktalara değiniyor. Burada, feminist literatürde özne kavramının birden fazla şekilde soyutlanabildiğini belirtiliyor. Buna göre özne sözcüğü bazen siyasi bir özne olarak feministleri, bazen de kolektif bir özne olarak tüm kadınları ifade etmek için kullanılıyor. Savran, tartışmasının devamında kadınlar için siyaset ve kadınlar adına siyaset karşıtlığı çerçevesinde feminist özneyle onun nesnesi olarak “kadınlar” arasında bir ayrım yapıyor; kadınların kurtuluşunu kadınların giderek özneleşmesi yönünde dinamik bir süreç olarak ifade ediyor. Bu süreç içerisinde kadınlar arasındaki millet, gelir düzeyi, meslek gibi eşitsiz durumlar feminist bilinç ile aşılabilecektir…

Marksist öncülük teorisinin oldukça kabalaştırılarak kadın sorununa uyarlandığını görüyoruz. Çaba takdire değer; ama sınıf yerine kadınlar, sınıf bilinci yerine feminist bilinç yazmak sizi idealizmden kurtarmaya yetmiyor. Siyasi özne olmanın zeminini kadınlar ve erkekler arasındaki çıkar çatışmasıyla açıklayan Savran, feminizmin burjuva sorun koyuş tarzının kaçınılmaz sonucuna erişiyor. Ona göre, kadın sorununda siyasi öznenin tanımlanmasında ikili bir ayrıma gitmek durumunda kalıyoruz: Siyasi özne kadınların somut mağduriyetleri ve dolaysız ihtiyaçları üzerine mi kurulacak, yoksa siyasi ilkeler ve idealler üzerine mi? Aslında şöyle demek istiyor, yazar: “Kadının kurtuluşu mücadelesinde erkeklere yer var mı, yok mu?”

Savran şaşırtmayan şekilde burada nesnel kriterleri esas almamız gerektiğini, yani erkeklere yer olmadığını düşünüyor. Ona göre tahlilleri, niyetleri ne olursa olsun erkeklerin toplumsal konumu kadın mücadelesi karşısında nesnel bir engel teşkil ediyor. Dahası da var. Patriyarka, toplumsal cinsiyet sistemini ikili bir gerçeklik olarak kurduğu için mücadelenin konusu nesnel olarak kadınlar üzerindeki erkek baskısıdır. Yani kadın olmayan eşcinseller ve translar da kadın mücadelesinin parçası olamaz! Savran’ın idealizmi, kendisini toplumsal cinsiyet17 ifadesini kullandığı aynı cümle içerisinde çürütmeyi başarabiliyor. Savran cinsel baskıyı bağlamından arındırarak kendince bir “nesnel” uyduruyor ve böylece gerçek nesnellikle dilediğince oynayabiliyor.

Bu düşüncelerin, aşma iddiasında oldukları Marksizm karşısında ne kadar ilkel olduğu, akademik görüntüsünün altında ne kadar çiğ tezleri içerdiği kolayca anlaşılabilir. Hiçbir Marksist örgütü “sınıf mücadelesinin siyasi öznesi sadece işçilerden mi oluşur?” diye sorarken göremezsiniz. Bu sorunun olası yanıtları değil, bizatihi sorulması öncülük anlayışıyla temelden çelişir.

Bir sorunu “toplumsal”, bir özneyi “siyasi” olarak adlandırmakla onu bireysel özelliklerle sınırlı bir olgunun ötesine taşıdığınızı daha o anda söylemiş olursunuz. Elbette demokratik haklar için faaliyet yürüten bir yapının bileşimi belli bakımlardan homojenlik teşkil edebilir. Akıl dışılık, sorunu bu homojenlikle tanımlamaya çalışmaktadır. “Kürt sorununun siyasi öznesi sadece Kürtlerdir, Türk olmak nesnel bir engel teşkil eder” demenin akla hitap eden bir yanı olabilir mi? Böyle bir özne herhangi bir topluluğa siyasi olarak yol gösterebilir mi? Bırakın Marksizmi, herhangi bir siyasi gaye taşıyan en geri toplumsal hücreler bile bu gayeyi üye bileşiminin doğuştan gelen özellikleriyle açıklamaya çalışmaz. Günümüzün en ırkçı yapıları bile hedef aldıkları nesnelliği tanımlarken fizyolojik değil siyasi/kültürel hüviyeti referans alacak gelişkinliği sergileyebilmektedir.

Elbette bu feminist tezler bir teorik tutarlılık ve gerçek bir siyasi hedefle kaleme alınmış değil. Aklı başında hiçbir siyasi projeksiyon önündeki sorunun analizine kendi bileşimini tartışmaya açarak başlayamaz. Bu düşünceler herhangi bir “öncülük” vasfı ve amacı taşımıyorlar. Bunlar var olan duruma teorik bir kılıf uydurmaya çalışan faydasız girişimler yalnızca. Var olan durumsa, kadın mücadelesinin siyasi bir özne olarak kendi bileşimini ve hedeflerini tanımlama yeteneğinden yoksun geri bir ideolojik formasyon tarafından esir alınmış olmasıdır. Bu durumu her yıl “8 Martlara erkekler katılabilir mi?” türünden ilkel tartışmalar olarak deneyimliyoruz. Ancak meselenin tek yönü bahsi geçen ideolojik yapının yetersizlikleri değildir. Bu yapı, sosyalizmin siyasi bir özne olarak kendini örgütlemesine karşı da iradi olarak düşmanlık yürütür.18 Bu düşüncelerin sahiplerinin kendini “sosyalist” olarak anması kafa karışıklığının boyutları hakkında fikir veriyor.

Savran’ın aynı makalesinde feminizmin bir siyasi hareket olduğu ve belirli bir egemenlik ilişkisini hedef aldığı ifade ediliyor. Bu sebeple, feminizm “kadın çalışması” adı altında herhangi bir siyasi hareketin alt unsuruna dönüşemez. Bu saptamaya tamamen katılıyorum. Bu saptama, Marksizm ve feminizmin daha çözümlemede birbirinden ayrıldığını ve asla bir arada örgütlenmemesi gerektiğini çok iyi göstermektedir. Elbette feminizmin önümüzdeki sorunlara dair genel çözümlemesi yanlıştır ve tarih-dışıdır ama ayrıma dair tespit doğrudur. Feminizmi Marksizme ve sosyalist yapılara uyarlama fikri ölü doğumdan başka bir şey değildir ve feministler bunu pek çok “Marksistten” daha iyi bilirler. 

Kadının kurtuluşu konusunda öznenin kim olduğu üzerinde feminizmle bir uzlaşma mümkün değildir. Feminizm öncü değil, kendiliğinden unsurdur. Muhalif unsurları “kendiliğinden” olarak tanımlayan içerik biçimsel değil, ideolojiktir. Örneğin işçiler sendikal mücadele verdiklerinde ekonomist olmazlar. “Sorunlarının” “çözümünün” sendikal mücadeleden geçtiğine kanaat getirdiklerinde ekonomist olurlar. Ekonomizm hareketin ilkel bilincinin cisimleştiği ideolojik formdur ve bunun örgütlü bir şekilde yapılması, gelenekleşmesi, hatta bir doktrine sahip olması onu kendiliğinden hareket olmaktan çıkarmaz.

Feminizm de böyledir. Bazı feministler düzene radikal eleştiriler getirebilirler. Zaman zaman kendilerini sınıfsal bir içerikle ifade edebilirler. Bugün söz konusu olmasa da yaygın kitle örgütleri de kurabilirler. Bunlar feminizmi burjuva ideolojisi olmaktan çıkarmadığı gibi otomatik olarak sosyalizmin müttefiki de yapmaz. Onun kendiliğinden gelişimi onu “tam da burjuva ideolojisine tabi kılan” şeydir. Marksistlerin görevi kendiliğinden ideolojiyle sosyalist hedefler arasında kesişim noktaları aramak olamaz. 

Diğer yandan, görevimiz biçimsel kesişmelerden özellikle kaçınmak için gereksiz bir çaba sarf etmek de değildir. Sosyalizmin ihtiyacı daha fazla kadını siyasallaştırmak, düzen değişikliği fikrine ikna etmektir. Bunun için kadınların somut ihtiyaçlarına dokunan gerçek bağlar kurulması gerekir. Bu nesnel ihtiyaca dair özel araçlar geliştirmek ideolojik bir kafa karışıklığına yol açmak zorunda değil. Belirli siyasi koşullar komünistlerin kadınlardan oluşan ya da kadın ağırlıklı aygıtlara başvurmalarını gerektirebilir ya da gerektirmeyebilir. Burada geri düşüncelerle ayrım noktası ideolojiktir. Bizim açımızdan öznenin kim olduğu konusunda bir tereddüt yoktur. Kadın mücadelesinde öznenin kim olduğu sorusunu “erkekler-kadınlar” şeklinde tartışmaya açmak feminizmin ilkel akıl yürütmesi. Oysa tartışma cinsler değil, ideolojiler arasında. Özne konusundaki çatışma erkeklerle kadınlar değil, komünizm ile feminizm arasında. Feminizm, komünist kadınlara yalnızca kendi eylemlerinde bir baharat olarak (yani komünistliklerinden taviz verdikleri ölçüde) tahammül edebiliyor. Aynısı tabii ki bizim için de geçerli.

Bunun “kadınlara ne yapacağını söylemek” ile bir ilgisi yok. Sosyalistler elbette siyasi birer özne olarak siyasi olduğunu saptadıkları her konuda bir şeyler söyleme, siyaset yapma hakkına sahiptir. Kadın mücadelesini bağımsız bir alan olarak kabul eden düşünceler sosyalizmin bağımsız siyaset yapma hakkına bir saldırı olarak görülmelidir.

Bireylere yönelik eleştirilerin genelleştirilmesi üzerine

Devrimci yaşam tarzının ahlaki referansının devrimcilerin gözünü diktiği siyasi hedefler olduğuna yukarıda değinmiş olduk. Bu hedeflere ulaşma mücadelesi nesnelliği, yani toplumu şekillendirdiği gibi, toplum da bu siyasi mücadeleyi şekillendiriyor. Kapitalist gelişme bir plan dâhilinde olmasa da toplumun proleterleşme biçimlerini çeşitlendiriyor. Bilim, materyalist anlamda derli toplu bir mantık çerçevesinde olmasa da topluma ve doğaya dair daha kapsamlı bulguları çıkarıp işliyor. Toplumun kendi sorunlarına dair tutumu güncelleniyor, onun kendi bağrından çıkan düşünsel güçler yanlış felsefi kabuller altında da olsa yeni özgün biçimler kazanıyor. Bütün bu hareketin komünistçe yaşam tarzına bazı güncellemeleri getirmemesi imkânsız.

Sigara bağımlılığına karşı mücadele etmek, lümpen sanat tüketimini ortadan kaldırmak, cinsiyetçi kültürden uzaklaşmak bu güncellemelerden bazıları. Geleceğin toplumunun tam olarak neye benzeyeceğini bugünden kestiremeyebiliriz, ama neye benzemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Geleceğin toplumunun tohumunu içimizde taşıdığımızı unutmamalıyız.

Bu konuda ortaya çıkan iki yaklaşım sorununa kısaca değinerek bu başlık

Sigara bağımlılığına karşı mücadele etmek, lümpen sanat tüketimini ortadan kaldırmak, cinsiyetçi kültürden uzaklaşmak bu güncellemelerden bazıları. Geleceğin toplumunun tam olarak neye benzeyeceğini bugünden kestiremeyebiliriz, ama neye benzemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Geleceğin toplumunun tohumunu içimizde taşıdığımızı unutmamalıyız.

Bu konuda ortaya çıkan iki yaklaşım sorununa kısaca değinerek bu başlıkları sonlandırabileceğimi sanıyorum.

Birincisi, kadın konusunda sorunu tarihsel materyalist ortaya koyuş tarzı ile devrimci bir yaşam tarzına dair kişisel ya da örgütsel eksikliklerin feminizm tarafından birbirine karıştırılmasıdır. Devrimcilere mal olmuş gerçek ya da farazi davranış kalıplarını Marksizmle ilişkilendirmeye çalışmak son derece saçmadır. Feminizm tarafından “solcu erkek” nitelendirmesi altında en kaba örneklerine rastladığımız sözde “teorik” saptamalar bu konudaki akıl dışılığı oldukça iyi yansıtıyor. Bu konu üzerinde fazlaca durmaya gerek olduğunu sanmıyorum, çünkü bu yaklaşımda tartışmaya değer pek bir şey yok. Bu yöndeki eleştiriler örgütlülük anlayışını zenginleştirmek için değil, kötürümleştirilmek için yapılıyor.

Elbette Marksistler arasında cinsiyetçi kültürün yaşam alanı bulması ciddi bir sorun olarak görülmeli. Ancak bu “siyasi” bir sorundur. Cinsiyetçi davranışlar sadece erkekler üzerinde tanımlı değil, toplumsaldır. Soruna bir örgütün devrimci kültürüne dair ihtiyaçlardan bakan bir göz için, örneğin kadın üyelerin çekingen davranışları, erkek üyelerin sergilediği dominant tavırdan daha önemsiz değildir. Bunların tümü için tedbirler geliştirmek herkesin görevidir. Sorunun bu tarzda konuluşu bakımından “solcu erkek” ile “solcu kadın” arasında fark yoktur. Siyasi bir öznenin varlık sebebi, bileşenlerinin mağduriyetlerini gidermek değil, onları siyasi bir amaca koşmak ve bu amaç doğrultusunda gerekli niteliklerle donatmaktır. Bu doğrultuda gerçekleştirilmesi gereken müdahaleler “mağduriyet giderme” olarak anlaşılamaz. 

İkincisi ise, yine yukarıda çeşitli başlıklarda birkaç kez değinme fırsatı bulduğumuz bir sorun: konunun materyalist bilgi teorisine dokunan yanı. Siyasi mücadelenin toplumun gelişmesi tarafından şekillendirilmesi; tarihsel materyalizmin gelişiminin, nesnelliğin gelişiminin bir görünümü olmasıyla aynı hareket aslında. Örneğin devrimcilerin cinsiyetçi dilden arınmaya başlaması; maddenin adlandırışının, maddenin kendisini dönüştüreceğine dair semantik bir beklentiden kaynaklanmıyor. Bu arınma, bizim toplumla birlikte gelişmemizden kaynaklanıyor. Bu konuda geçen yıllar içinde feministlerin sosyalistleri “eğittiği” yönündeki tuhaf sanrı reddedilmelidir. Bizler feminizmden öğrenmiyoruz. Nesnellikten öğreniyoruz. Feminizm o nesnelliğin kendiliğinden (ya da yanlış) bilincidir ve onun yalnızca bir unsurudur.

Biz feminizmden öğrenmediğimiz gibi, ona bir şey öğretmek gibi bir yükümlülük de taşımıyoruz. Bizim işimiz feministleri Marksistleştirmek değil, feminist ideolojinin de etkisi altına almaya çalıştığı kadınları siyasallaştırmak. Diğer bir deyişle onlara bir düzen değişikliğini ve sosyalist bir iktidarı istetmek; onların arayışlarına ve itirazlarına bir doğrultu, bir amaç vermek… İşte bizim gelişimimizin ereklerini belirleyen şey de bundan ibaret.

Bitirirken

Kadınların kurtuluşu kapitalizm koşullarında mümkün değil. Artık kapitalist iktidarlar siyasi kriz dönemlerinde en büyük yaralarını hep kadın yanından alıyor. Her toplumsal patlama kadınların baskılanmasına karşı özgün motifler taşıyor, kitlesel kadın hareketlerine sebep oluyor. Bu yüzden burjuva toplumu toparlanma dönemlerinde de bilinçsizce önce kadın yanından onarılıyor. Burjuva anlayışı, kadınları yeniden düzene bağlamak için, onları düzenden koparan dinamikleri, onların bilincinde sınıfsal bir içerikten arındırıyor. Feminizmin “sosyalist” türevleri tarafından küçümsenen burjuva ideolojisinin tarihsel işlevi biraz da budur. Meselenin yanlış kavratılması, örneğin Gezi’de ayağa kalkan kadınları kendini birkaç yıl içinde “diktatör değil, vibratör istiyoruz” sloganı altında ifade etmeye iten işlevdir.

Oysa toplumumuzun önündeki sorunlar sınıfsaldır. Bu düzenin başımıza diktiği yöneticiler sınıf mücadelesinin görünümüdür. Bizler bu yöneticileri, baskıcı uygulamaları, örneğin daha çok cinsel ilişkiye girerek, cinsel ilişki biçimlerimizi daha çok çeşitlendirerek, giyim tarzımızı değiştirerek vb. ortadan kaldıramayız. Toplumsal hareketin feminize edilmesi düzen dışına işaret eden bir durum değil, aksine burjuva ideolojisinin kendini onarma biçimi. Bu anlayış bireysel olan her şeyi siyasal ilan ederek siyasal olanı hiçe indirgiyor, muhalif görüşleri çürütüyor. Üstelik bu ideolojik restorasyon biçimi yeni bir durum da değil, kapitalist rejimlerde yıllardır belli aralıklarla tekrar eden bir hareket tarzı. Gerilemiş olan burjuva ideolojisinin Gezi’den sonra, 12 Eylül’den sonra, hatta Mayıs 1968 olaylarından sonra kendini hızla onarmasına, kadın planında feminist ideolojinin sosyalist ideoloji karşısında göreli yükselişi ve ona iyice bulaşık olması eşlik etmiştir. Bu ideolojinin kadın hareketi üzerinde hâkimiyetini kabul edemeyeceğimiz gibi bu hâkimiyeti önsel olarak kabul eden sözde “Marksist” düşüncelerle de mücadele etmek zorundayız.

Burjuva düşüncesinin inandırıcılığını yitirdiği, toplumsal kesimlerin kitleler halinde düzen dışına savrulma emareleri gösterdiği kriz dönemleri bu kesimlerin kendiliğinden bilincine daha fazla müsamaha göstermeyi değil, aksine buna karşı ideolojik mücadeleyi yoğunlaştırmayı gerektirir. Bu konuda Ne Yapmalı’dan bir ders çıkaracaksak o da budur. İdeolojik mücadelenin gerekliliği hiçbir koşulda azalmaz.

“Tek bir feminizm yok” türünden bir vurgunun feminizmin şu ya da bu bölmesiyle “ideolojik” bir ittifakı ima ettiğini görmeliyiz. Bu, özne olmaktan geri yönde atılmış bir adımdır. Güncel siyasal ihtiyaçlar toplumsal muhalefetin belli başlı kesimleriyle bir araya gelmeyi gerektirebilir. Ama bu, onlarla ideolojik bir yakınlaşmayı hiçbir suretle gerektirmez. İdeolojik planda bizler için tek bir feminizm vardır. Onun şu ya da bu türevlerine özel roller yükleyemez, onlara bakarak materyalist akıl yürütmeden taviz veremeyiz.

Örneğin komünistlerin feminist bir ağırlıkla organize edilen etkinlik ve toplantılara katılması önünde ilkesel bir engel yoktur. Hatta siyasette şu ya da bu hareket tarzının mutlaklaştırılmasında gerçekten de sorunlu bir yan vardır. Özgün koşullar bizleri hiç beklenmeyen toplumsal unsurlarla bile yan yana getirebilir. Ama komünistler bu koşulları yaratmakla uğraşmaz. Bu çaba, özne ve nesneyi birbirine karıştırmanın diğer bir görünümüdür. Kendini nesnellik yerine koymak, örneğin nesnel koşulları feminist ideolojinin düzenden koparak Marksistleşmesi yönünde zorlayabileceğimize inanmak, ekonomik krizi bizim başlatabileceğimize inanmaya benzer. Öznenin hareket tarzı elbette çeşitli biçimler alabilir. Bu, nesnel koşulları iyi okumayı gerektirir. Buna yön verense siyasi erektir. 

Aynı anlayışın bir başka uzantısı olarak öznelliğimiz dışında kalan unsurları nesneleştirmeyi de bilmeliyiz. Feminizmi dokunulmaz ilan eden; sosyalist örgütleri onun bir katılımcısına, sosyalist siyaseti aktivizme indirgemeye çalışan vurgular daha en başta hedefe konulmak zorundadır. Bu yaklaşım sınıf siyasetine açıkça bir saldırı niteliği taşıyor. Kitlesel kadın yürüyüşlerinde bir yan unsura, bir renge dönüşmenin teorisini yapmaya çalışan sözümona sosyalistlerse kendi fikirlerinin kaçınılmaz sonucu olarak dikkate alınabilir unsurlar olmaktan hızla uzaklaşıyor. Bunların herhangi bir konuda özne olduğunu kimse söyleyemez. Bir örgüt anlayışları, bir stratejileri yok ve olamaz da.

Hareket olarak gözle görülür bir karşılığı olmayan “sosyalist feminizmin” sadece akademik bir referans olarak bile kadın hareketi içerisinde kendi kendine itibar kazanması imkânsız. Çünkü onun temel besin kaynağı sosyalizm eleştirisidir. Onun itibar kazanması bile ancak bağımsız sosyalist bir hareketin güçlenmesiyle göreli olarak söz konusu olabilir.

Feminist ideoloji ile Marksizm arasında suni köprüler kurmaya çalışan anlayışların reddedilmesi gerekir. Marksistler için Antikapitalist Müslümanlar neyse Sosyalist Feministler de odur. Bazı Müslümanların idealist bir adalet duygusuyla muhalifleşmesinde, bu duygularını İslami kaynaklara dayandırmaya çalışmasında tek başına bir sorun yoktur. Sorun, bizim de İslami kaynaklardan hareket ederek onları siyasallaştıracağımız yönündeki inançtır. Oysa bizim için tek bir İslamcılık vardır. Aynı şekilde, tek bir feminizm vardır. Bizim, geleceğin kadınını yaratmak için ille de feminizmden öğrenmek gibi bir yükümlülüğümüz yok.

Oysa burjuva ideolojisi kadının kurtuluşuna dair tartışmada daha felsefi düzeyde bile o denli hâkimiyet sağlamış durumdadır ki onun meseleyi koyuş tarzı ve kullandığı bazı kavramlar sosyalist ideolojinin de önsel kabulü haline gelebilmiştir. Sadece solun politik doğrucu bir dil kullanmadan cümle dahi kuramaz hale gelmesinden bahsetmiyorum; bu kavramlar olmaksızın kadın sorunu teorik olarak da tartışılamaz haldedir. Bu bulaşıklıkla ideolojik mücadelenin keskinleştirilebilmesi için meselenin belki de en baştan ele alınması gerektiğini, en yaygın önsel kabullerin dahi müktesebat sayılmaktan çıkarılabileceğini düşünüyorum. 

Nesnelliğin gelişimini saptıyorsak ona uygun olarak kendi çözümlememize uygun bir dil, deyim yerinde ise yeknesak bir kavram seti geliştirmemiz gerektiği açıktır. Literatürde yaygın olarak kullanılan toplumsal cinsiyet gibi en temel kavramsallaştırmaların bile materyalist bilgi teorisi bakımından geçerliliğinin tartışma konusu edilmesi gerekir. Bunun gibi temel feminist kavram ve kategorilerin özel bir bilimsel bilgi düzeyini gerektiren bir içerikle de ele alınması gerektiğini düşünüyorum . Örneğin literatürde biyolojik cinsiyet olarak anılan fizyolojik ayrımların insan türünün evrimi açısından toplumsal olmadığı söylenebilir mi? Bu konuda tartışılması gereken pek çok başka unsur sayılabilir. Ancak genel olarak meselenin semantik bir bağlamdan kurtarılarak doğa bilimleri ve geleceğin toplumunun kurgulanması bakımından daha fazla irdelenmesi gerektiğine inanıyorum.

Yine, kendi çözümlememizde, feminist literatüre de damgasını vuran; örneğin “sınıf” kavramını tek tek işçilerin toplamına, “işbölümü” kavramını yapılması gereken işlerin bölüştürülmesine indirgeyen; kaba akademik soyutlama tarzını reddetmemiz ve ilk elden eleştiri konusu etmemiz gerekiyor. Özellikle görünmeyen emek başlığı altında yürütülen tartışmaların “içinden çıkılamaz” görüntüsünün bu konudaki kafa karışıklığından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Elbette bu konudaki örnekleri de artırmak mümkündür.

Bitirirken,

“…İnsanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar; çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da oluşmakta olduğu yerde ortaya çıkar.”

Ekin Görkem


  • 1.Perry Anderson, Tarihsel Materyalizmin İzinde (Belge), 106 vd.
  • 2.Heidi Hartmann, Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği (Kadının Görünmeyen Emeği (Yordam 2012) içerisinde), 158 vd.
  • 3.Melda Yaman, Kapital’de Kadın Emeği (Grundrisse’den Kapital’e Patikalar içerisinde), 308 vd.
  • 4.Friedrich Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (Sol 1990), 167.
  • 5.İrfan Aktan, Nükhet Sirman’la yapılan “Palu ailesini istisna gibi göstermek korkunç!” başlıklı mülakat, (gazeteduvar.com.tr. üzerinde)
  • 6.Engels, Anti Dühring (Sol 1977), 237 vd.
  • 7.Gülnur Acar Savran, Sosyalist Feminizm Olanaklı Mı? (11. Tez Dergisi 1. Sayı içerisinde), 139 vd. Bu tezi hakkıyla eleştiren bir polemik için bk. H. Yeşil, Kadın Sorunu Üzerine Yazılar, 151 vd.
  • 8.Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi (Sol 1992), 58.
  • 9.Karl Marx, Fransa’da İç Savaş (Yordam 2016), 89.
  • 10.Wilhelm Reich, Cinsel Devrim (Payel 1989), 249.
  • 11.Vladimir İliç Lenin, Devlet ve Devrim (Yordam 2015), 117.
  • 12.Maria Mies, Ataerki ve Birikim Uluslararası İşbölümünde Kadınlar (Dipnot 2011), 389. Aslında Mies’in bu bölümdeki bütün “tezleri” akıl dışılıkta çığır açacak cinsten.
  • 13.Ellen Meiksins Wood, Kapitalizm Demokrasiye Karşı (Yordam 2016), 307 vd., 319 vd.
  • 14.Perry Anderson, Tarihsel Materyalizmin İzinde (Belge), 109 vd.
  • 15.Vladimir İliç Lenin, Boşanma Hakkı (Kadın ve Marksizm (Sorun 2010) içerisinde), 165.
  • 16.Gülnur Acar Savran, Feminizmin Politik Öznesinde Kimler Var? (Feminist Politika Dergisi (Sayı 9) içerisinde), 20.
  • 17.Bu son derece sorunlu bir kavram olsa da Savran’ın meseleyi “toplumsal” olarak tanıtladığını gösteren bir unsur.
  • 18.Hülya Osmanağaoğlu’na ait bir yazıda bu yaklaşımın en feci örneklerinden biri yer alıyor. Osmanağaoğlu, 25 Kasım mitinginin bileşimini şu şekilde açıklıyor: “…erkek sosyalistlerden (altını çizeyim sosyalist hareketten demiyorum erkek sosyalistlerden diyorum zira 25 Kasım platformlarının içinde daima sosyalist gruplardan kadın arkadaşlarımız da yer alıyorlar) bağımsız bir kadın mücadelesinin…” (bk. Osmanağaoğlu, Mor-Kızıl, 25 Kasım, 8 Mart vs… (sendika.org üzerinde)) Böyle bir yaklaşımın siyasi amacı açık: Sosyalist mücadeleyi aktivizme indirgemek.