Kapitalizmin Buhranları, Post-modernizm ve Gençlik

Kapitalizmin büyük buhranlar ve krizler yarattığı bir dönemin içerisindeyiz. En popüler örneğiyle liberalizmin yaratmış olduğu sağlık sisteminin bile en ihtiyaç duyulan bir dönemde ne kadar yetersizlikler barındırdığını gördük. Temellerinden sarsılmaya başlayan bu düzen büyük bir duvara toslamış görünüyor. Bütün yetersizlik ve kötülüğüne rağmen hala ayakta kalıyor olmasını, onu yıkacak gücün henüz olgunlaşmamış olmasına borçludur. Bu güç örgütlü bir işçi sınıfıdır.Dünya ölçeğinde yer yer isyanların ve ayaklanmaların baş gösterdiğini görüyoruz fakat henüz bildiğimiz anlamıyla bir sınıfsal hareketlenmeden bahsedemeyiz ama öfkenin bütün toplumsal kesimleri sardığı aşikar.

Meselenin yazıyı ilgilendiren kısmı ise bu derin krizlere gebe olan kapitalist düzenin bununla paralel olarak ideolojik anlamda kendini yenileyebilmesi ve insanlığa yeni ideolojik bir reçete sunmasında ki tıkanmışlıktır aynı zamanda. Fakat kapitalizm bu ideolojik tıkanmasını, bu tıkanmayı yücelterek aşmanın daha doğrusu kabul ettirmenin peşindedir. Bu duruma bir bakıma ideolojik bir üretimdir diyebiliriz aslında.

Yaşanılan bu barbarlığın, kapitalizmin ekonomik yasaları tarafından yaratıldığı, onun ideologları tarafından da bilinen bir gerçek. Bir çok burjuva ideoloğu meselenin bu düzenden kaynaklandığının bilincindeler. Yolun sonuna gelindiğinden ve kapitalizmin kendini tükettiğinin de farkındalar.  Fakat bu durumdan da yararlanmanın ve kendi adlarına bir çıkış yolu yaratmanın peşindeler. Her şeyin sonunun gelmiş olmasını ideolojik bir silah olarak kullanıyorlar. Sonu mutlaklaştırarak. Tükenmişliği, kaosu, yokluğu, yoksulluğu ve büyük buhranları artık yaşamın olağan ve kaçınılmaz bir parçası hatta yaşamın kendisiymiş gibi ifade ediyorlar. Bunu kültür, sanat ve eğitim alanına post modernizm yoluyla sokmaktadırlar. Bütünsel kavrayışın olmadığı, parçalılığın, bağlantısızlığın, karmaşanın övüldüğü, tarihselliğin reddedildiği, belirsizliğin ve anlamsızlığın yaşamsal kılındığı bir toplum kurmanın karşılığıdır aslında post-modernizm. Yani sonu mutlaklaştırmak aslında. Sonu, her şeyi anlamsız kılarak mutlaklaştırmak. Bu parçalı ideoloji insanlar arası ilişkilerde de kendisini yozlaştırıcı bir şekilde göstermektedir.

İnsanlara çaresizce; belirsizliğin, anlamsızlığın ve geleceksizliğin kendisini bir zorunlulukmuş gibi pompalamaya çalışıyorlar. Birbirinden anlamsız ve sadece bir tüketim objesi olarak piyasaya sürülen kitaplar, yaşamın gerçek acı ve zorluklarını kaçınılmazlık içinde resmeden yeraltı ve tükenmişlik edebiyatı, düzeni sorgulama maskesi altında aslında onun dokunulamazlığını belirten filmler, gericiliği meşrulaştırmaya çalışan sözde bilimciler ve bilimler, hurafeler, geçmişe dönük yüceltmeler… listeyi uzatabiliriz. Bunların her biri yukarıda bahsettiğimiz tıkanmanın yaşamımızda ki karşılıklarıdır. Bütün bunlarla çevrelenen bir gençliğin, kendisini belirsizliğin ve anlamsızlığın pençesinde buluyor olması ise bilinen gerçektir. Her şeyin anlamsızlaştığı bir dünyada birey de anlamsızlaşmaya ve silikleşmeye başlar ve git gide bu anlamsızlıktan kurtulmanın veya kaçmanın yollarını arar. Zira bu anlamsızlıkla birlikte daha kendi önünü bile göremeyen piyasa güçleri, şekillendirdikleri yaşamı da kendisiyle birlikte belirsizleştirmektedir. Gerçek olanı hasır altı etmek ve muğlaklaştırmanın peşindedirler. Bu yaşamın bir parçası olan insanlar ve bu belirsizlikten en çok etkilenen kesimlerden biri olan gençlik de kendisini bu belirsizlik hummasının içerisinde bulur. Depresyon, tembellik, kaçış, kısa vadeli hazlar elde etme isteği, bağımlılık, durağanlık, kayıtsızlık, umursamazlık… bütün bunlar yukarıda bahsettiğimiz anlamsızlık veya anlamlandıramama hissinin ve belirsizliğin ürünüdürler. Amacım bu kötü tablodan karamsarca bahsetmek ve bunun kaçınılmazlığını ifade etmek değil, tam tersine bütün bunlar, bilerek ve isteyerek kurgulanan ideolojik bir saldırının sonucudurlar.

Sonu belli olanı belirsizleştirmek, egemen sınıfların son demlerini yaşadıkları bu süreçte onlar için çok elzem bir ihtiyaç halini almaktadır. Anlamsızca ve tükenmişlik içinde olan bireyleri, sadece kendi kar düzenlerini korumak ve bu çarkın devamını sağlamak için yaratıyorlar ve yaratmak zorundalar.

Bu gerçeklikten koparılmaya çalışılan insanlar aynı zamanda tarihten de koparılıyorlar. Egemen düşünce tarafından geçmiş anlamsız, kötücül ve gelecek muğlak kılınmaya çalışılarak insanları tarihsellikten kopartmaya çalışıyorlar.

Bir yandan da gelişen teknolojik ve bilimsel gelişmelerle beraber insanlığın tarih boyunca kaydettiği ve hafızasında barındırdığı ilerlemeler kendisini ister istemez göstermeye başlıyor. Egemen sınıflar tarafından yapılmaya çalışılan şey ise engellemeye çalıştıkları bu ilerici birikimin su yüzüne çıkmasını engellemeyi başaramadıkları için onu anlamsız ve değersiz kılmaktır. İdeolojik anlamda yaratılan bu kaos düzenini, bireylerin yaşamlarını kabusa çevirmek ve onları sadece kendileri için çalışan, hissiz, anlamsız bireyler kılmak için mutlaklaştırmak zorundadırlar. Maddi yaşamın, insan bilincini şekillendirdiğini söylemişizdir hep. Bütün bu karanlık tabloyu yaratanlar kendi zenginlikleri uğruna, milyarlarca insanın yaşamını yok etmeyi ve onları uyutmayı göze almışlardır. Bu tablodan kurtulmanın yolu ise bellidir. Örgütlenmek ve örgütlü bir şekilde bu gerçekliğe nüfuz edip kavramaktır. Örgütlü bir aklın ve iradenin gücünü göstermektir. Zira sorunun kaynağını saptadıktan sonra ona karşı verilecek olan ideolojik ve teorik mücadelenin de haritasını çıkarmış oluruz.

Fatih Beyaztaş