Luppo: Bizim Büyük “Çaresizliğimiz”

*Bu yazı, 12.04.2020 tarihli soL İnternet Gazetesi’nden alınmıştır.

Youtube ilginç bir algoritmaya sahip. Kullanıcılardan hem lokal hem de bireysel bazda toplanan veriler belirli dikey eşleştirmeler ile birleştiriliyor, video izlediğiniz esnada ekran sağ tarafında sırayla bu işlemin sonuçlarını diziyor.

Yani sizin arama ve izleme geçmişiniz, internete bağlandığınız konumla da ilintili olacak biçimde, bir robot tarafından yorumlanıp daha sonra izlemek isteyebileceğiniz videolara karar veriliyor. Ancak bu sistem lokal trendlerden dolayı bazen çok da sağlıklı çalışmıyor.

Geçen gün bir örneği başıma geldi. Maalesef karantina vesilesiyle sosyal medyada daha fazla vakit harcıyoruz, ben de daha önce de birkaç kez izlemiş olduğum 32. Gün belgesellerine göz atmaya koyuldum. Belgeseller neydi ne değildi önemsiz, ancak bir süre sonra kenarda biriken videolar gözüme batmaya başladı ve bir tanesine tıklamaktan kendimi alıkoyamadım.

Videonun “thumbnail” kısmında İbrahim Tatlıses var ve neredeyse 2 milyon kişi tarafından izlenmiş. Başlığı da bir garip: “İbrahim Tatlıses- Pezevenklerin elinden aldım” yazıyor. Tahminim bu ifadeleri kendisinin kullandığı yönünde olsa da merak işte, bir kere tıklamış olduk.

Olayın detaylarını bilmiyorum, daha sonrasında da bakmadım. Ancak videoda İbrahim Tatlıses, programının konuğu (programın kendisinin olduğunu üstüne basa basa vurguluyor) Yıldız Tilbe’ye bir vesileyle sinirlenmiş. Kendisinin haksızlığa uğradığını, ona acımış ve yardım etmiş olmasına rağmen kendisine ihanet edildiğini düşünüyor. Bu arada merhametini kaybetmiş değil, ev sahibi ve üstün olma hâli, belli ki kendisine ihanet eden kadına karşı kazık yemesine rağmen “babacan” tavrını sürdürmesini sağlıyor.

Videonun başlığı, beklendiği üzre Tatlıses’in epey bayağı biçimde ettiği öfkeli isyandan alıntıymış.

Peki bunun bizim başlığımızla ne alakası var?

Geçtiğimiz gün büyükşehirlerde iki gün süreyle konulan sokağa çıkma yasağı, birçok insanı aksi bir etki yaratarak sokaklara döktü. Ekmek kuyrukları, kurye işçilerine uygulanan şiddet görüntüleri ve markette elinde “Luppo” ile bekleyen adam.

Luppo ile bekleyen adam, birden evinden olanları seyreden bir kısmımızı öfkelendirdi. Sokaklar insan kaynıyor, kavgalar vuku buluyordu. Neden mi? İnsanlar, olur olmadık şeyler için dışarı çıkıyordu da ondan!

Esasında iktidarın (global ölçekte, sınıf olanından) da salgının başından beri retoriği bu: Salgın neden mi yayıldı? Piyasanın insafına bırakılan sağlık hakkından, her türlü gerici şaklabanlığı pompalayan düşünsel iklimden, devletlerin ordulara yahut diyanete ayırdığı bütçelerin kamu sağlığını katlamasından dolayı değil, koşuya ve pikniğe çıkan İtalyan halkı yüzünden.

Bana kalırsa bir bütün olarak küresel düzenin, kapitalizmin etekleri tutuşmuş biçimde anlatmaya çalıştığı bu saçmalık tutmadı. En azından dün geceye dek öyle düşünüyordum.

Ancak birden tablo tersine döndü, hem de “bizim cenahımızın” marifetiyle!

Hükümet, kendisi için dahi skandal sayılabilecek biçimde sokağa çıkma yasağı koyma girişiminde bulundu. Reaksiyon tam tersi olduğu için girişim diyorum. Tam insanlar “Yahu böyle iş mi olur” diyordu ki, devreye evinde olan biteni izleyerek şaka malzemesi arayan “fenomenler” ve onlardan hiç de geri yanı olmayan “millet trollerimiz” girdi. Topyekun bir krize saplanmış, yönetme yeteneğini yitirmiş, bir yandan da yıllardır emekçileri örgütsüz kılmak adına attığı adımların hazin tablosuyla karşılaşmış Türkiye sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcisinin imdadına, iktidarla mücadele yerine trollük yapmayı tercih eden vekiller ve bu siyasetin etkisi altındaki on binler yetişti. Virüs herhalde zekası olsa tam böyle bir sokağa çıkma yasağını, iktidar ise seçecek olsa muhalefetin böylesini arzu ederdi doğrusu!

Nitekim evlerinde oturan binlerce insanımız bas bas bağırmaya başladı “Başımıza ne geldiyse sizin cahilliğiniz yüzünden geldi, almayıverin o Luppo’yu.”

Luppo’lu adam zaten muhtemelen histeriyle saldıranların düşündüğünün aksine, alışverişin yanında bir de çocuğunu mutlu etmek istedi ancak sorun bu değil:

Sokağa çıkma yasağının ardından kitlesel olarak markete koşarak gitmenin, ekmek, kola, çekirdek almanın elbette mantıklı bir tarafı yok. Peki işçiler hiçbir şey değişmemişçesine tıklım tıklım fabrikalarda mesaiye devam ediyor, iş bırakmak istediklerinde valilik yasaklıyor, patron sopayla kovalıyorsa ortadaki “çelişkili tabloyu” yaratan onlar mıdır? Gelecek kaygısı, güvensizlik bir yurttaşlık refleksi haline geldiyse sorumlusu siyasi iktidar mıdır, yoksa yasağın iki günden uzun süreceğini düşünen halk mıdır?

Bir toplumun bütün siyasi refleksleri oy kullanmaya, onda da hiçbir değeri ve prensibi düşünmeden “bas geç” yapmaya indirgendiyse sorgulama yetisi bir gecede korona ile mi inecektir?

Bunların hiçbirinin esamesi okunmadan “evde kalanların” yükselttiği feryatlar İbo’yu ne kadar andırıyor değil mi? Altı boş, çağlar öncesinden kalmış bir “kurtarıcılık ve öğüt verme” misyonu, her yanından ikiyüzlülük akan ve gerçekten değiştirmekle, neden bu duruma gelindiğiyle hiçbir derdi olmayan bir üstencilik, hatta kendi varlığını, karşıtına kurduğu sahte üstünlük üzerinden anlamlandırma.

Ancak şaşıracak bir şey yok, ambalajları ne denli farklı olursa olsun, görünürde zıt olan iki tepkinin de hammadesi sınıflı toplumdur.

O yüzden sınıflı toplumu ait olduğu çağlar öncesi çukura gömeceğiz.

Emekçiler, akılcı bir düzen için iktidara el koymak zorunda.