Mehti Yıldırım

Gelecekten Mektup Var

Çokta uzak olmayan ama artık hatırlanamamaya yüz tutan zamanlarda hayat hiçbir zaman düz bir çizgi değildi. İnişiyle ve çıkışıyla, yükselişiyle ve çöküşüyle, iyisiyle ve kötüsüyle bir bütün olarak süregeliyordu. İnsan ise akıp geçen zamanın içerisinde, yaşamı boyunca değişkenliğine maruz kaldığı koşulların kendisini şekillendirişini kabullenmek zorunda kalıyordu. Bununla yaşamayı yarı bilinçli bir halde bünyesine sindiriyor. Üstelik buna sebebiyet veren yegane şeyin, içerisinde bulunduğu toplumsal düzenin bizzat kendisi olduğunu da çoğu kez kavrayamıyordu. Böylelikle; hayatlarının olumlu taraflarıyla olumsuz tarafları arasındaki ilişkiyi; bir denklemin ayrılmaz iki ayrı elemanı olarak yaşam boyu benimsiyorlardı. 

Mücadele ise şaşırtan derecede her zaman düz bir çizgiydi. Koşulların değişmesi, insanın farklılaşması ya da zamanın ilerlemesi mücadelenin varlığına ket vuramıyordu. Mücadele, yapısı gereği insanın yaşamı boyunca terk edemeyeceği olgulardan birisiydi. Yaşamın değişmeyen kuralı, insanın daima daha iyiye daha güzele daha doğruya ulaşmasıydı ve bunu elde etmenin aracının mücadeleden geçmesi ise şaşırtıcı değildi. Ortada tek bir denklemin iki ayrı elemanı yoktu aslında. İki ayrı denklem ve yapılması gereken şeyler vardı yalnızca.

O zamanlar 22 yaşında bir üniversite öğrencisiydim ve hemen her genç gibi geleceğe bindirdiğim anlam, o gün verdiğim mücadelenin sonucuna işaret ediyordu. “Komünist bir toplum…” İnsanın soruları, sorulara verdiği cevaplardan daha önemli değildi bana göre. Bunun farkında olarak şunu kendime yıllarca sorup durdum: Acaba nasıl olacaktı?”

Henüz o günlerde, yıllara varan eğitim öğretim mücadelesi sonucunda işsizlik kervanına katılacağına kesin gözüyle bakılan bizler, yarının Komünist toplumunda bu kaygıyı taşımayacağımızı biliyorduk. Eğitimde eşitlik yoktu, okullar özel sektöre hızla bağlanıyordu, eğitim bilimsellikten yoksundu ve nitelik yok denecek kadar azdı. Elimizden geldiği ölçüde kitaplarla, sinema filmleriyle, tiyatrolarla, müziklerle kendimizi yetiştirmeye çabalıyor ama her zaman eksik kalarak daha ötesine ulaşmanın, yeni insan olmanın yollarını öğrenmeye ve öğrendiğimiz ölçüde öğretmeye çabalıyorduk. Koşullar o günlerde zordu ama yeni bir zorluk değildi. İnsanlık vâr olduğu günden o zamana kadar her zaman zor koşullarda yaşamını idame etmeye çaba göstermişti. Bizler de bunun farkındaydık ve kolları sıvama vaktimizin gelip çattığını biliyorduk. Geçmişimizi aklamanın ve geleceğimizi en doğru en güzel şekilde kurmanın ateşiyle yandığımız zamanlardı. Hatırlıyorum da; ülkemizde yaşanan bir afetten sonra, afetin oluşma sebebini dinsizliğe bağlayan, çocuk yaşta evliliği savunan biri vardı. Evet evet! Hatırladım, Yıldız Teknik’teydi. Arkadaşlarımız derse girdikleri ilk gün, geldiğine geleceğine pişman etmişti derse adamı. Ne de olsa komünisttik. Gerici olan ne varsa karşı duruyor ve geçit vermiyorduk. Bu arada, geçen hafta 4 astronotumuzu yörüngesine gönderdiğimiz karadeliğin fotoğraflanması o yıla denk gelmişti ve daha Merlin Motoru’nu duymayanımızın hesabı yoktu.

Zaman dizginlenemeyecek bir hızda akıp geçiyordu. Şehirlerin hemen hepsinde, küçük atölyeler, esnaf dükkanları, orta ölçekli fabrikalar vardı. Bunların ortak özelliği ise çocuk işçiliğin en yoğun görüldüğü mekânlar olmalarıydı. Ben de yıllarca dedemin tekstil atölyesinde çalışmıştım. İlk başladığım da henüz 13 yaşlarındaydım. Şaşıracaksınız eminim ama o günlerde o kadar normal bir durumdu ki; iş verenlerin bizim sırtımızdan elde ettikleri kâr, gözlerini döndürüyordu. Ben yirmiye bastığım günlerde, dedem yedinci evini alıyordu. Şöyle düşünürdüm: “Akşam eve giderken yedi parçaya mı bölünüyor acaba?” İşin esprisiydi elbette ama espri olmayan şey birilerinin zenginleşip mülk üstüne mülk almaları, diğerlerinin ise ikamet ettikleri yere para ödemeleri ve daha kötüsü de kötü koşullarda yaşamalarıydı. Hayyam’ın bir şiirinde vardı:” …Evi barkı olmak nedir, dedim./ Biraz keyf etmek için yıllar yılı dert çekmek dedi…” Bizlere şimdi çok uzak olan bu iki mısra, o günlerde en yakıcı sorunlardan biriydi. Dahası ise başını sokacak bir yer bulamayan milyonlarca insanın varlığından söz bile etmek istemiyorum.  “Düzgün ve kaliteli şartlarda barınmak bir haktır.” diye söylenen zamanlardı üstelik. Bu konuda içimizi bir nebze de olsa ferahlatan tek şey, o günlerde internette dolaşan bir afişti. Galiba şöyleydi: “Dünya’da 200 milyon evsiz çocuk var ama hiçbiri Kübalı değil.” Küba’ya karşı borçluyduk o zamanlarda ve izin verirseniz onlara borcumuzu ödemek istiyorum. Bugün dünyada kimse evsiz değil. 

İnsan hayatının çok ucuz olduğunu söylerdi büyüklerimiz her zaman. Öyleydi. 1 ay önce İstanbul’dan Finlandiya’ya doğru Havaray ile gitmek için yola çıktım. Fabrikaların yoğun olduğu Çorlu istasyonundan geçmekteydim. 2018 yılında tam da burda bir katliama tanıklık etmiştik. Hemen her şeyde olduğu üzere Kapitalizm’de bilim; kâr elde etmenin en büyük araçlarından birisi durumundaydı. Bir tren yolunun o günkü teknolojiyle üzerinde yol alan vagonları ve dolayısıyla yolculuk eden insanları Çorlu’da bir katliama uğratmasının ne çamurla, ne bataklığa dönmüş ray yoluyla ne de doğanın bir oyunuyla ilgisi olabilirdi. O gün devlet mekanizmalarının ve demiryolu işletmesinin açıklaması ise yalnızca bunlarla sınırlıydı. İnsan hayatı gerçekten de ucuzdu çünkü; bu katliamın tek açıklaması kâr marjının getirdiği ihmâlkârlıktı. 45 dakika süren yolculuğum boyunca o günleri düşündüm. Finlandiya’nın gözde büyülü etki bırakan doğasına kısa sürede ve vizesiz ulaşacağım günlerin hayalini kuramamıştım bile. Şaşkınlıkla karşılıyorum hâlâ. Neyse ki İzafiyet’i geliştirdik. Birkaç sene sonra ışınlanmanın icadını şaşırarak karşılamam herhalde. 

Komünizm için mücadele ettiğimiz o günlerde Nazım’ın bir şiiri dilimizden düşmezdi. Parti çalışmalarımızın çoğu zaman değişmeyen şiarlarından biriydi. “Hoş geldin/ Dinleyip diyecek çok/ Fakat uzun söze vaktimiz yok/ Yürüyelim… Vakitten en son bahsedecek kişiler bizler olsa gerek. Uzun söze vaktimiz yokmuş. 147 yaşında biri için hiçte samimi durmadı. “Gün gelecek insanlar çok uzun, çok bahtiyar yaşayacak.” diyen Nazım için de samimi durmayacağına eminim. 

Son söz olarak; mücadeleye dört elle sarıldığımız zamanlarda hepimizin gözlerinde yeşilden ve kimsenin bizlerden çalamayacağı bir ışık yanardı: “Sınıf Bilinci.” Yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı ufuklar boyunca açacak ve yarını özlemle karşılayacaktık, çünkü;

(…)

Biz dünyalılar yemin içtik, imanımız var
Hürriyet için hürriyet aşkına
Savulacak dönem, savulacak düşman
Dehrin cefasını çektik, sefasını süreceğiz

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler
Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü
Dost ağlar karanfilim dost ağlar
Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz
Ve biz gene yıldızlara bakarız
Ve yine yıldızlar bize bakar(…)*

* Attila İlhan- Lili Marlen Türküsü şiiri