Ne olmak istiyordunuz: “Artık Hiçbir Şey”

Önemsizleştirilip görmezden gelinemeyecek kadar çok genç var Türkiye’de. 2019 TÜİK verilerine göre 15-25 yaş arası genç nüfusun Türkiye nüfusuna ortalaması %15,58 civarında. Yaklaşık 13 milyon insana tekabül ediyor. Meraklılar bilir; 1927 yılında cumhuriyetin ilk nüfus sayımında tüm Anadolu’nun toplam nüfusudur. Aynı oran bugün; İsviçre, Belçika, Çekya, Yunanistan, Azerbaycan, İsrail, Portekiz gibi ülkelerin kendi nüfuslarından fazla. Dolayısıyla, Türkiye gençliğinin toplumsal olarak çok büyük bir gövdeye sahip olduğu aşikâr. Bu sebeple üzerinde her açıdan tepinilmesi kadar olağan hiçbir şey bulunmuyor. Özellikle de içerisinden geçtiğimiz yozlaşmış ve karanlık dönemde çok az şey var ki gençliğin dününü, gününü ve geleceğini kavraması, açıklaması, sahiplenmesi, kendisini aşması ve çevresine bu durumu taşıması kadar önemli olsun.

Toplumsal mücadelelerin sonucunda yeni kurulan ve bağımsızlığına bir anlamda kavuşan ülkeler için hayatî önem taşıyan mesele; kuruculuğun hemen ardından gelecek olan sürdürücülük ve daha öteye taşıma misyon ve vizyonunun yerine getirilmesine olan ihtiyaçtır. Çok eskiye gitmeden, Türkiye’nin bir asırlık tarihinde her iki olgunun da nasıl gerçekleştiğini hep birlikte görüyoruz. 1923 Cumhuriyeti aydınlanmayı ve gelişmeyi esas aldığında ilk arayışı, gençliğin öneminin bir noktadan sonra çok daha ehemmiyete sahip olduğuydu. Tekke ve zaviyelerle birlikte tarikatların kapatılması, bilimsel ve karma eğitime geçilmesi, eğitim-öğretim, okuma-yazma seferberliğinin ilân edilmesi, eğitimde eşitliğin sağlanmaya çalışılması, birkaç istisnayı saymazsak hemen hemen tüm okulların devlet kontrolü altına alınması ve Köy Enstitüleri’nin açılması geleceğe yönelik sürdürme ve aşma politikalarının ilk adımlarıydı. Eskiye dönük uygulamalardan vazgeçilmesinin ve “devrimler çağında” kurulan ülkede yeniliğe yönelik uygulamaların hayata geçirilmesinin en büyük etkenlerinden birisinin Türkiye gençliğinin taşıyıcılığını yüklenmesi gereken ilerici düşüncenin gerçekçiliğiydi.

Devlet yönetiminde monarşinin; toplumsal düzende ise şeriatın hüküm sürdüğü topraklarda, cumhuriyet arifesinde, halk tabakaları gibi gençlikte “eskisi gibi yönetilmek istemedi ve yöneticiler de zaten eskisi gibi yönetemedi.”  Hâli hazırda yaşanmakta olan 1. Dünya Savaşı gibi bir krizin de etkisiyle ulusal kurtuluş hareketine katılımın gerçekleşmesi sonrasında ise kurulan ve adına yeni dediğimiz ülkede köklü değişikliklerin yaşandığı 20. yüzyılın ilk çeyreği her açıdan ilericiliğin ve aydınlanmanın etkisiyle gerçekleşti. Belirtmekte fayda gördüğüm ve etkilerini bugünlere kadar taşıyan ve de konunun çatısını oluşturacak olan mesele ise ilericilikle aydınlanmanın gençlik üzerinde veya eliyle süreklilik kazandırılamadığında nelere gebe olduğunun hatırlatılması olacaktır.

***

Toplumsal mücadeleler sonrasında kazanılmış her türlü hakkın ve özgürlüğün soruna en fazla meyleden yanı; elde tutabilmek adına gösterilen iradenin katılığına ve disiplinine olan mecburiyetin öneminin bir noktadan sonra yitirilmesidir. 1950’li yıllarla beraber Türkiye içerisinde iyiden iyiye at koşturmaya başlayan iç ve dış sermayenin kamu alanlarına ve mallarına göz dikmesi, yöneticilerin emperyalist hiyerarşide yer bulma arayışları ve tabii sınıfsal çarpışmaların ete kemiğe bürünmeye başlaması sonrasında ilericiliğin ve aydınlanmanın karşısında olanların saldıracakları ilk alan yine burası olacaktı. Kapitalizmin özgürlük ve hak tanımının yönetici sınıfın yararına olduğu yeni bilinmiyordu fakat çok geçmeden cumhuriyetin kazanımlarının birer birer geriletilmesi daha o zamanlarda geçerli hâle gelmeye başladı.

Türkiye gençliği elde ettiği kazanımların elde tutulamamasının ve daha ileriye götürülememesinin sancılarını Kore’de ölerek, NATO’ya girerek ve ekonomik açıdan dibe vurup yoksullaşarak ödeyecek ve çok geçmeden gerçekleştirilen devrimin ardından örgütlü bir yönetici sınıfın çeşitli uygulamalarıyla hak ve özgürlüklerinden olacaktı. Bilimsel ve nitelikli eğitimin hasıraltı edildiği, üniversite ve okulların sermayeye peşkeş çekildiği, eğitim ve öğretimde eşitsizliklerin yaşanmaya başlandığı dönem 27 Mayıs Darbesi ile karşılanacak ve gençliğin takip eden 20 yıl boyunca siyaset sahnesinde söyleyecek sözü, verecek kavgası olacaktı.

1960-80 arası gençlik hareketinin her türlü baskılama ve karalama aygıtlarına rağmen uzunca bir süre Türkiye siyasî arenasına ne denli bir belirlenim ve yön verdiği ve 68 genç kuşağının bu noktadaki hareketi unutulacak gibi değil. Bu yazı içerisinde üzerinde çok durmayacağım çünkü gerek cumhuriyet tarihimiz ve gerekse de onun 20 yıllık aralığındaki gençlik hareketi başlı başına geniş kapsamlı bir değerlendirmeyi barındırıyor ve tabii hak ediyor. Söylemeden geçmemekte fayda gördüğüm bir nokta var ki: Ulusal-uluslararası tekellerin ve emperyalizmin devlet nezdinde uygulayıcılarının; şehir merkezlerine ve kampüslere adım atamadıkları, işgalci devletlerin limanlara yanaştığında yurtsever gençler eliyle denizi boyladıkları, faşist çetelerin ve kontrgerillaların alanı boş bulmadıkları döneme Türkiye gençliği damgasını vurmuş ve gençlik, sınıfının yanında durması gerekliliğini kavramıştır. Türkiye gençliğinin bu dönemden aldığı dersler ile kazandığı toplumsal ve tarihsel bilinç eli kanlı bir darbe ile sekteye uğradığında yenilgilerin ve geri çekilişlerin sonun başlangıcına işaret etmediği ama zafere ancak ve ancak mücadeleyi devam ettirip büyüterek yürünebileceği tarihe not olarak düşüyordu.

 1960-80 arası gençlik hareketinden çıkarılacak en büyük ders; takip eden birkaç on yıl boyunca bir bir beliriyor ve tarlalardan fabrikalara, şehir merkezlerinden kampüslere, iş yerlerinden sokaklara, sanattan eğitim-öğretime kadar her meselede mutlak suretle varlığını muhafaza eden sınıfsallığın göz ardı edilemeyeceği/edilmemesi gerektiği ortaya çıkıyordu.

80 sonrası dinselleşmeye ve kapitalizme iyiden iyiye entegre olmaya başlayan Türkiye’nin cumhuriyetten, laiklikten, aydınlanmadan, barıştan, eşitlik ve özgürlükten, bilimsel ve nitelikli eğitimden, iş ve işçi haklarından ve daha nicesinden taviz vermesi şaşırtıcı değildi. Sağ siyasetin aktivitesi artarken tarikatların, devlet kadrolarına sızan cemaatlerin, dergâh müritlerinin, faşist çete ve kontrgerilla örgütlenmelerinin özellikle okul ve üniversitelerdeki örgütlenme kanallarının da ardı arkası kesilmiyor, siyaset mekanizmasında her fırsatta söylenen sağcı yalanlar ve burjuva parlamentarizminin gençlik düşmanı uygulamaları bitmek tükenmek bilmiyordu.

 Türkiye, faşist darbenin gençliğe teyakkuzunda hiçbir çekimserlik göstermediği, üniversitelerin ticarethaneye dönüşüp gençliğin çok daha ağır bir şekilde baskılandığı ve düzene kazandırıldığı 90’lı yılları geride bırakıyor ve cumhuriyetin ortadan kalktığı AKP’li yıllara doğru adım adım yaklaşılıyordu.

***

Türkiye’de son 20 yılın 18’inde iktidara yıllar evvelden başlayarak yürüyen sağcı, piyasacı ve dinci siyasetin memleket gençliğine ne denli bir yıkım yaşattığının, savaş açtığının, gençliği küçük gördüğünün sayısız örneği var. Konuşmakla, yazmakla, çizmekle bitirilemeyecek kadar çok örnek. Aynı zamanda ulusal ve uluslararası sermayenin Türkiye topraklarında bulunan eğitim kurumlarında ne derecede serpilip geliştiğinin, korunup kollandığının, zenginleşip doymadığının örnekleri de azımsanacak kadar değil. Son 18 yılda sayısız özel üniversitenin sayısız özel okul, kolej ve dershanenin eğitimde fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaya yönelik hamleleri piyasa seviciliğin yalnızca bir örneği olarak karşımızda duruyor.

Aynı dönemde memleketin hemen her yanında bulunan organize sanayi bölgeleri bünyesinde ya da içerisinde orta ve yüksek öğretim kurumlarının açılması, gençliğin sokulmak istendiği gömleğin renginin yöneticiler ve patronlar tarafından çok daha erken dönemlerde belirlenmesinin kendi faydalarına olduğu görüşünün kuvvetlenmesidir. Küçük yaşlardan itibaren nitelikli eleman olarak yetiştirilen gençlerin eğitim ve öğretim haklarının yarıda kesilmesi ve hatta ellerinden alınması; sınıfsallığını muhafaza etmekte ve patron sınıfı da zaten bu sınıfsallığın gençlik üzerindeki tahakkümünü erken yaşlarda atmanın hesaplarını yapmaktadır.

AKP son tahlilde bir patron partisidir,  faydacıdır. “Öğrenci yararına olana değil sermaye sınıfı yararına” hareket alanı açar ve her siyasal İslamcı oluşum gibi gericidir.

AKP’nin temsiliyetinde cisimleşmiş olan şey “cumhuriyet öncesine geri dönme arayışıdır.” İlericiliğe ve aydınlanmacı düşünceye savaş açmalarının sebebidir.

 Sahiplendikleri, dillerinden düşürmedikleri, eskimiş ve çürümüş yapıya olan özlemleri eşitliğe ve özgürlüğe karşıdır. Bu yüzden “sınıflı toplum düzenine” sadıklardır.

 Güce, paraya, makam ve mevkiye düşkünlerdir. “Gençliğe düşmanlıkları” buradan gelir, patronlara sevgileri kaynağını buradan alır.

 Genç kadınların okumalarından, eğitim ve öğretimle buluşmalarından, kendilerini geliştirmelerinden ürkerler. Kadınları alınıp satılacak, doğurup büyütecek, gönüllerini her şart ve koşulda hoş edecek bir varlık olarak görürler ve yansıtırlar. “Erillikleri dinciliklerinin eseridir.”

 Sanat bilmez, kültür tanımaz, okumaz ve araştırmazlar. Bağnazlardır ve dünyayı öyle yorumlarlar. Aydını, sanatçıyı, öğrenciyi anlamazlar. Anlamadıkları şeylerden korkarlar, anlamaya çalışmazlar. Saldırmalarının açıklamasıdır.

 Değişimden ve gelişimden nefret ederler. Gözleri yalnızca arkalarına bakar, orayı görür orayı bilirler. Gençlikten çekinceleri budur. Hareket kabiliyetlerinden ve değiştirme güçlerinde ders almışlardır. Baskıcılıklarına işaret eder. Tahakküm kurma çalışmalarının nihayeti tüm toplumla beraber gençliğin sınıfının belli oluşudur.

***

Yazının başlığına dönelim ve bitirelim. Başlık, geçtiğimiz haftalarda KPSS sınavına geç kaldığı için içeriye alınmayan genç bir kadının sarf ettiği cümle ama sanmıyorum ki sadece onun sözü, onun düşüncesi olsun. Tartışmaya çalıştığım mesele alınmasının mı alınmamasının mı doğru olacağı değil. Bu basitlikte düşünmeyecek kadar öğrencilik hayatım ve gelecek kaygım var çünkü. Çünkü yazı boyunca ele almaya çalıştığım her meseleyle ilişiğinin olduğunu biliyorum. Patron düzeninde söylenen her sözün, gerçekleştirilmeye çalışılan her uygulamanın sınıfsallıktan ileri geldiğini de biliyorum. Bu memleketin gencecik bir insanına, daha hayata yeni atılacakken söylettikleri bu cümlenin, bir kişinin bakan olduktan sonra sahibi olduğu özel okulun, üstelik pandemi sürecinde; piyasa değerinin artmış, kâr marjının tırmanmış olmasıyla alâkasının olduğunu görebilecek kadar aklım yerinde.

Yaklaşık 6 aydır üniversitelerinden ve okullarından ayrı kalan, ulaşamadıkları imkânlara rağmen, her öğrenci ile aynı şartlarda sınava giren, virüse yakalanmış bir hâlde sınava sokulan, başka çaresinin olmadığı düşüncesine sevk edilen, yakınlarını ve aile fertlerini yitirmenin burukluğunu duyan gençler ile özel hastane patronu olan, tedbir cümleleriyle bezeli bir diğer bakanın sınıfsal olarak aynı yerde konumlanamayacağını biliyorum.

Yazın tatilde, denizde, sahilde olmaları beklenirken emekçi aileleriyle tarlada, bostanda çalışmak zorunda bırakılan çocukların; üniversite okumaktayken maddi yoksunluk sebebiyle çalışmak zorunda olan gençlerin, neden tatilde olamadıkları herhâlde güzide turizm şirketi patronu olan bir başka bakanla aynı şartlarda yaşa(ya)madıklarının, aynı safta yer almadıklarının, aynı geminin tayfası olmadıklarının göstergesidir.

Türkiye gençliği bu akıl ve bilim dışı düzenden kurtulmadan, önlerine koydukları ve hayatlarını gerçek anlamda etkileyen sorunları aşmadan, ilericiliğin kapitalizmle uzaktan yakından alakasının olamayacağını görmeden daha fazla devam edemez. 100 yıllık tarihimizde adım adım gericiliğe hapsolan, piyasayı ve sermayeyi koruyup kollayan, memleketi patronlara peşkeş çeken, üniversiteleri ve geleceğimizi işgal eden; darbecisiyle, milliyetçisiyle, kolluk kuvvetleriyle, siyasetçisi ve yandaşıyla, NATO’suyla tarihsel ve güncel kavgasını vermeden kendisini ileriye taşıyamaz. Çünkü gençlik ülkesinden hiçbir zaman bağımsız değildi, değil. İlericilik ve gelişim her zaman belli bir bedel sonucunda kazanıldı. Gençliğin ihtiyaç duyduğu durum ödediği bedelleri hatırlamak, kazandıklarını ellerinde tutmak ve kazanacak oldukları üzerine kafa yormaktır.

Son söz olarak; bu memlekette hiçbir emekçinin, hiçbir çocuğun ve hiçbir gencin “artık hiçbir şey” demeyeceği günler olacak ve o günlere “Sosyalist Cumhuriyet” ismi konacak.

M. Yıldırım