Parazit: Sınıf Smokini

“İnsanlar, her şeyden ziyade karıncalara benziyorlar. Ekonomi ve çalışma melekesi her yaratıktan fazla bu iki cinste kendini gösteriyor. Ve bu duygu, bir çeşit yarını görme, yarını düşünme kudretiyle birleşerek onları alelâde hayvanlığın üstüne çıkarıyor. Bu çirkin ve bakımsız tabiat köşesinde, bu kaba saba insan kümesinin bana, âdeta saygıya yakın bir duygu verişi nedendir? Bu insanlar her gün hiçe saydığım, hor gördüğüm hattâ bazen de tiksindiğim kimseler değil midir? Fakat, işte, uzaktan nasıl çalıştıklarını seyrederken, bana, her biri büyük bir olayın kahramanı gibi gözüküyor.”

Y. K. Karaosmanoğlu “Yaban”

İşçi sınıfı kimdir, nedir? Belli ki sanat ve siyaset bir süredir kafa yormadığı bu soruya bugün tekrar yanıt aramak zorunda. Zorunluluğun kaynağını dünyanın farklı noktalarında birbirini çok anımsatan taleplerle sokaklara dökülen milyonlarca insanın eylemlerinde kabaca bulmak mümkün. Fakat daha önce bu kadar sık sorulmuş ve o sıklıkta defalarca yorumlanmış bu soru, bugün nasıl farklı, hiç görülmedik cevaplara gebe olacak? Veya olmasına gerek var mı? Cevaplamak için birkaç kıstası da sıralayabiliriz.

Birinci kıstas hiç kuşku yok ki soruyu soranların niyeti, zira sınıflı toplumların başından beri pivot ayağımız orada. Niyete göre cevap belirli kalıplara girmek zorunda; işçiler tarihin tekerlerini ileri itecek bir sınıfa mı dönüşmelidir, yürürken kendi ayağına takılan bir kuru kalabalığa mı? Hangisi soruyu yöneltenin işine gelir? Birinden biri seçilmek zorundadır, arası yoktur.

İkincisi ise koşullar, itmeye mi yoksa düşmeye mi müsait? Hâl bu ya, bazı dönemler teker çamura çakılır, daha nadir de görülse buzun üstünde kayar. Hatta bu soru ilkiyle sıkı sıkıya bağlanmıştır da denilebilir, buzun üstünde omuz vermeyi tercih eden bolken çamurda debelenecek insan bulmak zordur. İlginçtir ki çamur, debelenmeye niyeti olanlar için iyi bir okuldur.

Koşulların öznelerle karşılıklı alışverişi soruyu soranların işini esasında kolay hâle getiriyor. Örneğin Yakup Kadri, alıntıladığım eser boyunca kısa bir süre içinde yaşadığı Anadolu köylüsüne dair yaptığı fikir egzersizleri sebebiyle çağdaşlarınca “halk düşmanlığı” yapmakla eleştirilmişti. Esasında roman, faturayı “halka karşı sorumluluğunu yerine getirmeyen aydına” kesmeyi deniyor. Fakat Y. Kadri’nin halka dair gündelik gözlemleri ile bu gözlemleri bir küçük burjuva aydının perspektifinden sıyrılamadan tarihsel ilerlemeyle birleştiremeyişinin sancıları kendini roman boyunca sürekli hissettiriyor. Dönemin entelijansiyası, sınıf çelişkisini hesaba katmadığı ölçüde mücadeleye “Yaban” kalmaya devam ediyor.

Roman boyunca bu sancılı hâlden sıyrılan en belirgin nokta ise yukarıdaki alıntı. Görüldüğü üzre Y. Kadri’nin yer yer nefretle, iğrenerek baktığı köylülere dair tek kadirşinas değerlendirmesi, kendilerini ekonomik ilişkileri, yani üretme süreçleri esnasında gözlerken gerçekleşiyor. Yıkıcı bir savaşın ardından birer birer bakıldığında yalnız başlarına hayatta kalmaya çalışan köylüler, sınıfın içerisindeyken “büyük bir olayın kahramanına” dönüşüyor.

En başa dönelim. Yoksullar, ezilenler, hatta yeryüzünün tortuları ne oldu da tekrar milyon dolarlık prodüksiyonların merkezi haline gelmeye başladı?

Ödül Avcısı!

Parazit, bütün törenlerde fırtına gibi estikten sonra geçtiğimiz günlerde Oscar’ı da koleksiyonuna ekledi. Koreli yönetmen iki kelime İngilizce konuşamıyor, filmin altyazılı olmasına rağmen elde ettiği başarı sorulduğunda “kapitalizm ortak derdimiz” diyor. Sermaye aklının sınıfsal herhangi bir argümanı “otantik” bir sevimlilik abidesine dönüştürüp soğurmaya teşne olduğunu biliyoruz, daha önce sayısız kez gördük ki pekâla düzenle dertli olduğunu düşüneceğimiz yapımlar aynı düzen tarafından deyim yerindeyse “göğsünde yumuşatılarak” uygun yerlere aktarıldı. Parazit bu denemeler anlamında ilk değil, son da olmayacak.

Filmin kamera açılarından ışık kullanımına, sahne planlarından göze sokulan metaforlarına kadar her şeyi her türlü sanal neşriyatta bulmak mümkün. İşin bu kısmını çokça tartışmaya ihtiyaç kalmadı, lâkin tartışılmayı hak eden boyut filmde neyin olmadığı ve filme yüklenen “manalar”.

Parazit için yapılan yoğun övgülerin arasında “yeni bir şeyler anlatıyor” argümanına hiç rastlamadım. Zira film ne yeni bir şey anlatıyor, ne de anlatılmış olana farklı boyutlar katıyor. Akıcı bir yöntemle, yer yer gerçekliği gözümüze sokan sahnelerle ve zekice kurgulanmış bazı metaforlarla iki farklı sınıftan ailenin kısa süreli “serüvenini” anlatıyor. Yönetmen daha önceki filmlerinde de sınıflı topluma dikkat çekmiş, hatta Snowpiercer’da distopik bir dünya üstünden derdini yoruma yer bırakmaksızın anlatmıştı.

Parazit ise daha sert ve katı bir gerçekçiliğe sahip. En azından öyle olduğunu iddia ediyor, bu iddia ise örneğin Snowpiercer’ın aksine aklımızda filmle ilgili bazı şüphelerin doğmasına sebep oluyor.

Sahte Katarsis

Ama henüz sınıf ahlakının ötesine geçmiş değiliz. Sınıfsal uzlaşmazlıkları ve onların düşüncedeki kalıntılarını aşan, gerçekten insani bir ahlak, sadece sınıf çelişmelerinin üstesinden gelmekle kalmayıp, pratik hayatta onları unutan bir toplum aşamasında olanaklı duruma gelir.”

F. Engels “Anti Dühring”

Herhangi bir sanatsal üretim konu edindiği yapıyı dört başı mamur biçimde resmetmek, her vasfını ve niteliğini anlatmak zorunda değil. Ancak neleri anlatacağı, neleri öne çıkaracağı elbette bir yapıtın ideolojik ve sınıfsal kompozisyonunu belirliyor.

Parazit iki sınıfın üyelerinin de sınıftan koptuğu, uzayda salındıkları bir evrende geçiyor. Bu distopik bir kurguda göze batmaz, en azından tolere edilebilirken kapitalizmin modern sorunlarının (wi-fi’dan “sanat terapisine”) üst üste sıralandığı bir örüntüde fazla göze batıyor. Saf olan patronlar da kurnaz olan işçiler de “sınıfdaşlarının” herhangi bir etkisine, nasihatine maruz kalmadan bu serüvene atılıyor. Gerçi burada da kalınmamış, modern sanatın en etkili silahı “istisnalıktan merak celbetmek” sonuna kadar sömürülmüş. Zira yoksul ailemiz G.Kore işçi sınıfının ortalamasını temsil etmek şöyle dursun en alt katmanına dahi mensup değil. Eski bir küçük burjuva aile, belli ki dikey bir düşüş yaşamış ve düşüşün nihayetinde acının ve sefaletin en katmerlisini çekmekte.

Buraya kadar çok şaşırtıcı olmayabilir, kapitalizm sınıfın içerisindeki makası çoktan kapattı, ancak diğer sınıfın temsiliyetinde de sorunlar var. Patronlar ziyadesiyle akılsız, saf ve tecrübesiz, karşılarında hayatın sillesini yemekten bütün manevi erdemleri kenara bırakmış, küçük hesapçılıkla hayatını idame ettirmeye çalışan aile karşısında deyim yerindeyse kurbanlık koyuna dönüşmüş durumda.

Gerçek hayata bakıldığında “kurbanın” kim olduğu açık, hatta Parazit’teki karikatürizasyon seviyesinin doğuda çekilen yerli dizilere mahsus olduğu, yönetmenin bilinçli bir biçimde, “sınıfı topyekun” tanımlamakta zorlanacağı için böyle bir abartıyı tercih ettiği bile düşünülebilir. Fakat iki ailenin de aldığı kararlarını ve davranışlarını, ailelerin sınıfsal reflekslerine dair çerçeve çizilmediği müddetçe “istisna” olarak görmekten başka şansımız yok. Zaten film ilerledikçe bu istisnailiğin yavaş yavaş aşırılığa evrilerek mantıksal sınırlarını aşması da bu yüzden. Sonuçta yalnızca izole ve kuralsız bir kavganın ne kadar şiddetli olabileceğini görüyoruz.

Elbette filmdeki yoksulluk manzaraları, emekçilerin neden hem birbirlerine karşı bu denli acımasız hem de diğer sınıfa karşı bu denli ikiyüzlü olmak zorunda kaldığına dair bazı neden sonuç ilişkilerini kurmamızı sağlıyor. Ancak bu yeterli mi? Çünkü örneğin olay örgüsündeki en ciddi kırılmalardan biri; babanın, kızının iç çamaşırlarıyla ilgili bir fanteziyi maaile dinlediği için duyduğu utanç. Tek başına bu sahne bile sınıflı toplum eksenindeki anlatıyı bir kenara itip, işi ahlaki çelişkilere sürecek kuvvette. Nitekim film boyunca kullanılan “koku” sorunu da filmin sonunda ilişkinin asıl belirleyeni olan sömürüyü, film boyunca baskın olan ahlâki yanılsama eliyle tekrar örtecek.

Gel gelelim, bu vurdumduymaz zenginlerden hesabı soran gururu incinmiş, rasyonel düşünme yetisini kenara bırakmış baba oluyor. Joon Ho, verdiği bir demeçte “İki sınıfın yan yana bulunabildiği anları göstermek için bu meslekleri tercih ettim” demiş. Parazit, sınıfın üyelerini hem sınıflarına dair ortak akıldan kopardığı, hem de eşitsizliğin neticesi olan yarışma duygusunu eşitsizliğe hiç paye vermeden yansıttığı için yönetmenin bahsettiği yan yanalık “ağırlıksız ortamda tesadüfi çarpışan objeleri” andırıyor.

Başar Sabuncu’nun “Zengin Mutfağı”, çok daha naif bir katarsis ile bitecekken Şener Şen’in gözlerini kameraya yöneltmesi ve bir soru sormasıyla sonlanır. Zenginlerin mutfağı da kendileri de 80 dakika boyunca dışarıdan etkilenmiş, sınıf hareketleri iki özneyi de dönüştürmüş ve kararlarında belirleyici olmuştur. Filmin bitişi ise o ana kadarki bütün dramatik yapıyı dağıtır, film boyunca gerçekliğe kendisini yerleştirmiş olan seyirciyi bir buçuk saatlik anlatının izleriyle birlikte Şener Şen’in sorusuyla gerçek hayata tekrar yöneltir.

Ancak biz Parazit’in başından seyirci olarak yalnız kafa karışıklığı ile ayrılıyoruz. Tepedekiler bu kadar vurdumduymaz olmasa fena mı olur? Aşağıda olan ne kadar da insan var? Veya acaba tepedekiler orada olmayı hak etmiyor, yerlerine daha insaflıları mı geçmeli? Burnu hassas diye insana bu yapılmaz ki canım? Sahi aşağıdakiler de daha iyi değil, fırsatını bulur bulmaz birbirlerinin ayağına çelme takıyorlar. E çıkarlarını ortaklaştırıp birleşseler? Kimle birleşecekler, hepsi uzayda salınıyor!

Bayram Değil Seyran Değil

“Değişme dinamiği taşıyan toplumlarda “aydın”ın kendi başına bir kimlik sahibi olabilme şansı oldukça az. Aydın kimliğini mutlaka şu veya bu biçimde, kendisini değişme dinamiği içerisinde belli süreçlere angaje ederek takviye etmek zorunda.”

Cemal Hekimoğlu “Hangi İnsan”

Filmin bana kalırsa bizim cephemizden tek hakiki anlatısı, bir cinnet halinin, hadi yönetmenin geçmişine de hakkını verelim: “bir sınıfın cinnet halinin” nerelere varabileceği.

Ancak görünen o ki bugün Parazit, muhteviyatından öte bazı anlamları istese de istemese de temsil etti. Yazının başında bahsetmeye çalıştığım, filmin iyi/kötü/klişe olmasından bağımsız olarak dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğüm yer burası:

Bir takım smokinli insan, ekseri olarak “solculuk” atfedilen bu filme ellerindeki Armand de Brignac’ları bir kenara bırakıp alkışladı, üstüne bir de ödül verdi. Yetmedi, ardısıra işçi sınıfının tarihsel doktrininden, Komünist Manifesto’dan alıntı dinledi. Tarihin gerçek sonunda da maktule dönüşmek zorunda olan sınıf, kendi sahasında bir kez daha olacakları göğsünde yumuşatmaya çalıştı.

Aydınların ve sanatçıların insanlık tarihi adına kısa sayılabilecek bir susuzluk döneminin ardından bilinçli veya bilinçsiz biçimde bir “değişimin” parçası haline gelmeye başladığını görüyoruz. Kuşağın ve çağın özgünlüğü henüz üretilmese de kitlelerin hafızasındaki birikim, kendilerinden süzülenleri bir yere yönlendiriyor. Zira bu birikime vaktiyle rengini veren koşullar, adlı adınca emperyalist kriz, kapitalizmin girdiği çukurdan çıkmasının mümkün olmadığına dair sinyaller veriyor.

Black Panther’dan Roma’ya, Joker’dan Parasite’a; işçi sınıfı burjuvazinin silahları sayesinde kendininkileri hatırlıyor.

Tarih, işçi sınıfını tekrar sahneye çağırıyor.

Mehmet E.