Post-Modernizm: Öznel İdealizmin Eklektik Serüveni

“İdeolojiler bazen baskıcıdır’’denir ve ardından kime göre neye göre mottosuyla bütünlüğün
bir reddine karşı özgürlüğü baş tacı eden küçük burjuva ideolojisi ve bu özgürlüğe sahip
olamayan ama olanlara içten içe özenenlerin çileci arabeskliği birbirini izler. Ve bu iki grup
günümüz kültürel ve siyasî arenasında birbirini asla anlamaz.


Uzmanlık bir alanın daralmasıyla mümkün olsa dahi farklı alanların uzmanları birbirini
uyarmak zorundadır… Post-modernizm” özgürlük” adı altında bu bütüncül zorunlu etkileşimi
umursamama hâlini de alabilir.


O ünlü, diyalektiğin ilk felsefî temsilcilerinden biri olarak anılan Herakleitos “Maddenin
kendisi, değişim ve etkileşim hâlindedir” derken insanı bu maddi değişimi anlama ve
yönlendirme kabiliyetinden muaf tutarak edilgenleştirir. Ama gündelik yaşamda insan bir çok
müdahalede bulunduğu hâlde bu düşünce geçerli olursa sonuç şu olur; insan gerçeği
değiştiremez ama bir şeyleri değiştirebiliyorsa (toplumsal sistemler, ideolojiler ve doğa) o
zaman bunlar gerçek değildir, maddi bir temele oturmaz ve toplumların, bireylerin kendi
düşünce dünyalarına göre değişir. Bu çerçeve açısından insan doğaya müdahale etse dahi
doğanın ve maddenin sadece yüzeysel kısmını görür ve müdahale eder. Özüne ve değişim
dinamiğine hiçbir müdahalede bulunamaz çünkü bunları bilecek bir gerçeklik algısına sahip
değildir. Bunlardan Herakleitos’un diyalektiği klasik materyalizmin “öznel idealizmini”
aşamamıştır çünkü pozitivizmin temelini atan klasik materyalizm de aynı şeyi söyler.


Öznel idealizmin dışında Platon’dan örnek verecek olursak nesnel idealizmin ilk temsilcisi
olarak ona göre insanın gerçeğe ulaşmasının tek yolu tanrının dünyasındaki idealar
dünyasıyla kendi zihniyle iletişim kurmasıdır. Nesneler ve maddi dünya bu idealar dünyasının
yansımasıdır ve maddenin bu dünyadaki varlıkları oradaki gerçek özlerinin yansımasıdır ve bu
özler birbiri ile etkileşim hâlinde değildir ve kendinde, değişmezdir. Klasik materyalizm nesnel
idealizmin bu metafiziğini reddederken maddelerin özünü bu dünyadaki maddelerin kendi
içine atfeder ve tanrıyı bu dünyadan ayrıştırır. Ama bu tasviri maddenin özünün
bilinemezliğine dönük kanıyı da güçlendirir çünkü maddeyle beraber insan ve duyu organları
da bu dünyaya hapsolur, sonrasında insanın zihinsel olarak erişebildiği idealar dünyası
ortadan kalkınca ancak çok dindar insanların ulaşabileceği daha farklı bir gerçeklik evrenin
kurgulanmasının önü her zaman açık kalır.


Aydınlanma düşüncesinin temsilcilerinin bazılarından tanrıyı reddedenleri (David Hume)
gerçekliği insan zihnine hapsederek öznel idealizmin bir yanını güçlendirip maddenin sadece
gözlemlenebilir kısmı ve bu kısmı da zihnin deney öncesi a priori kategorilerinin yardımı ile
bilinebilir özü bilinemez derken(ki bu bile insan zihninin dünyaya gelmeden önce bir yaratıcı
tarafından bir takım donanımlarla donatılmış olduğunu varsayar) tanrıyı reddetmeyen
temsilciler de (Kant) aynı biçimde tanrıyı dünyadan ayırıp “Tanrı bizimle ilgilenmiyor”
mottosuyla insana kalan dünyayı sadece algılarla bilinebilir olarak görerek yine öznel
idealizmi canlandırır ama burada bir parantez açarak şunu da söylemeliyim bazı daha dindar
düşünürler burada maddenin öz ve biçiminin tamamen ilişkisiz olduğunu hatta özün bu
dünyada olmayıp bilinemeyeceğini de söyler (Berkeley). Ama sonuç aynı ve asıl problem
sanki tanrı değil de insana verilen anlam gibi. İdealizm ve materyalizm karşıtlığının ana
dinamiği belki burada aranmalı. Eğer gerçek materyalizmi Marksizm açısından diyalektik
materyalizm olarak tarif ediyorsak bunu yapmalıyız. Ancak yine de klasik materyalizmde
maddenin değişimine, özü ve biçiminin karşılıklı ilişkisine dönük toplu bir itiraz yoktur. Asıl
sorun söylediğim gibi insanın bir özne olarak nereye konduğu ve insanın maddesel özü
bilemeyeceği için sadece maddenin biçimlerinin fotoğrafını çekerek gerçeğe dair yüzeysel bir
bilgi edinebileceğini söyleyen pozitivizmin çıkmazı. Hareketi reddetmiyor ama hareketsizlik
varmış gibi bilim ve bilgi üretilmesini söylüyor.


Konunun özüne dönecek olursak bahsedilen bu öz maddenin ve gerçeğin kendisi oluyor ve
insan özü algılayacak bir yapıya sahip değildir dendiğinde eninde sonunda üretilen her türlü
bilimsel bilgi bile insanların öznel değerlendirmelerinden bağımsız değildir sonucu çıkar. Bu
insanın hayata dair herkesi kapsayan kimi evrensel yasalar ve gerçeklikler olduğu konusunda
şüpheye düşürür, pozitivizmin tek avantajı “sanki varmış gibi yapın ama aslında yok”
demekten öteye gitmez. Konu sosyal bilimlere gelince örneğin sosyal bilimleri de pozitif
bilimler temeline bağlamaya çalışan Emile Durkheim gibi isimler bir kenara bırakılırsa “varmış
gibi yapın” kısmından daha az pay veriliyor. İşte post-modernizmin felsefî kökü bu
düşüncenin pozitif bilimlere kadar ham hâliyle indirgenmesi anlamı taşıyor (neo pozitivizm).
Neo pozitivizm “ne pozitif bilimde ne de sosyal bilimde evrensel yasalar yoktur her özne
bağımsız ve kendinedir” sonucuna vararak kendi abisi olan pozitivizmin ötesine geçiyor ve
aslında onu tamamlıyor. Aşı yaptırmayıp bileklik enerjisi ve astrolojiye merak salan,
sosyalizmi özgürlük adına liberal söylemlerle baskıcı ilan eden küçük burjuva ideolojisi
buradan güç alıyor. Gericilik ise bilimsel dünya görüşünün dahi reddedildiği bu düşünceyi
kullanarak kendine alan açıyor. Post-modernizm ve gericilik ilişkisinin özü bizim ülkemizde
burada yatar.


Marksizmin diyalektik materyalizmi ise olguların özünün ve biçiminin ister sosyal ister pozitif
bilim olsun birbiri ile ilişki içinde olduğunu birbirinden ayrı ve bağımsız olamayacağını ve
insanlarında buna dâhil olduğunu söyler. İnsan belirlendiği gibi aynı zamanda belirler de ve
insanı toplumsal ilişkiler şekillendiriyorsa insan da toplumsal ilişkileri şekillendirebilir. Bu
öznel idealizmin herkesin kendine göre gerçekliği vardır mottosunu geçersiz kılar ve insan,
biçimine müdahale ettiği şeyin özüne de müdahale edebilir ve bu müdahale sürecinde kendi
özünü de değiştirir. Tüm bunlar tamamen hesaplanabilir olmamakla beraber belirsiz de
değildir, bir bütündür ve hareket hâlindeki madde bunların ürünü olan insan zihni tarafında
da sürekli öğrenilir, değiştirilir ve tersi…


Marksizm ve sosyalizm kendi materyalizminin bütünlük anlayışı ile insanlığın ortak sorunları
olduğunu bir yandan da diyalektiği ile insanın sürekli değişen dinamik gerçekliği anlayabilen
bir varlık olduğunu söyler. Ne bütüncüllüğü ile maddeyi sabit, değişmez tarif eder ve insanın
gerçeği bilebilme kapasitesini göz ardı eder ne de diyalektiği ile her şey değişim hâlindedir
derken evrensel yasaları görmezden gelir.


Parça ve bütün vardır ama bunların birbiriyle tamamlayıcı bir ilişkisi söz konusudur. Tanrıyı
göklere atan veya onu insanlığın gelişiminin önündeki en büyük engel olarak görüp, tümüyle
yoksayan (Feuerbach) düşünürlerin tanrıya karşı bu tavırlarından bağımsız olarak en büyük
çıkmazı tanrının yerine evrensel bilgiyi tesis etmek yerine her insanın öznellikleri gerçeklik
üzerinde belirleyiciliğe sahiptir. “Kime göre neye göre” şiarını yaymalarıdır ve bu insanlığa
karşı insanlar arası toplumsal eşitsizlikleri bir kenara atarak altı boş genel bir sevgi övgüsü
biçiminde kendini gösterir (bu tanrının yarattığı korku boşluğunun adeta bir itirafı
niteliğindedir). Bu bilime ve toplumsal olayların bilimsel açıklamasına dönük bütüncül
yaklaşımlara dönük inancı zayıflatır ve toplumsal alandaki mücadeleleri parçalara bölerek
mücadelenin toplumsal bütünlüğünü bozar.


Ne yapmalı? Öncelikle tek başına bütünü savunmak parçalılığa dönük öfkenin bir sonucudur
ve diyalektiğin kendisinde bütün ve parça ilişkilidir, bütün parçayı belirler ve ona yön verir ve
kimi zaman da en çok belirlenen parça olmakla beraber bazen parça da küçük çaplarda
bütüne ayar verir. Dolayısıyla asıl konu parçayı reddetmek değil parçanın bütünle bağını
kurmaktır.


Kapitalizm burada bütün olarak tüm farklı toplumsal olayların belirleyicisidir ve insanlığın tek
kurtuluş yolu olan sosyalizm mücadelesi bu ana belirleyenin biricik alternatifi olarak diğer
tüm mücadele alanlarını şeffaf bir biçimde ne küçümseyecek ne de abartacak bir biçimde
belirler ve asıl mesele sosyalizmin kendi eşitlikçi rengini bütün parçalara hissettirmesi ise, bu
özgürlüğü kısıtlayan değil tam tersi artıran bir şeydir ve bütün mücadelelere güç verir.


Hep beraber sosyalizmi kurma yolunda bilimle, akılla, bütüncü bir bakışla ve en önemlisi
yekpare bir şekilde tüm yüreğimizle mücadele etmek büyük insanlığın fıtratında var.

Efe Avcu