Şiiryum

“Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır, parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı

Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde

Eserleri, ne zaman basıldıkları

Kısa, uzun bir liste.

Kitap adları

Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

 Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda

Bir çizgilik yerde hapis,

Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,

Öldürebilirsiniz.”

– Behçet Necatigil –

   Bir sanatçı hiçbir zaman yüzeysel bir değerlendirmeye tabi tutulamaz. O, verili koşulların yetiştirdiği tarihsel sürecin bir parçasıdır. Aydın ise bu tarihsel süreci ileri taşıma iradesidir. Eserdeki estetik kaygılar ile bunu tüketecek halkın bilincinde devrimci bir kırılma yaratma iradesi arasında diyalektik bir ilişki kurulur. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in göndermesiyle: “Şairler dünyayı yorumladılar, esas olan onu değiştirmektir.” O yüzden toplumcu gerçekçi şairin işi kat be kat daha zordur. Çünkü anlaşılabilir, sade üretim en meşakkatli uğraşıdır. Edebiyatçının tüm silahı ise kalemidir. Boyası, sesi; bedeni, sözüdür. Toplumcu gerçekçi bir sanatçının da anlatacağı söz perdelenemez, kapatılamaz, halk için inşaa edilir. Bunun gerçekleşmesi için sanatçı yüzünü halka dönmeli sırtını tarihe yaslamalıdır. Şair anlamda değil anlatımdaki yarattığı farkla gösterir hünerini. Sayacı İsmail veya Kavel direnişçilerinin derdini derdimiz kılarlar. Günlük dil ile şiir dilinin ayrılığını, şiirin konusunun seçkin olması gerektiğini savunan “putları” yıkar ve tarihe gömerler. Bize bizi anlatırlar ve elden ele, dilden dile yayılırlar. Halktan gelenler halkın gönlünde taht kurarlar ve onlara bizim şairlerimiz deriz.

   Bizim şairlerimizi anlatmamız ise aynı kudrette bir derinlik ihtiyacı doğurur. Parantezlere sığdıralamayacak bir yaşam, çağlara ışık saçan aydınlıktır onlarınkisi. Şimdi halkın ozanı, radyum gibi uranyum gibi bir maddeden bahis açmak istiyorum: Hasan Hüseyin Korkmazgil

   Ağlasun’un genç damadı, öğrencileri kadar 141-142 ile muhattap olmuş mücadeleci bir öğretmen. Düşün Yayınevi’nde yanan şiir dosyasının ardından, “Ağustos Şiiri” ile başladı mısralarını kerpiç gecelerden çekmeye. Coğrafyanın en güzel yerinde, gençliğinin en güzel günlerinde istersek cenneti kurabileceğimize olan inancını döktü dizelere. Onun sözü öyle yırtıp atmıştı ki şiir dilini, ancak ve ancak bildiri olarak tanımlanabilirdi dizeleri. O yüzden bir kitabına “Temmuz Bildirisi” ismini vermişti. Üslubundaki sıcaklık ve dilindeki hareketlilik ise onun samimi tutumunun bir tesiri. Kavel direnişçilerine, İstinyeli emekçi kardeşlerine seslenirken adeta öğretmenlik görevinden alındıktan sonra geçinmek için her türlü işi yapan proleter Hasan Hüseyin’i görürüz. Sözünü, sesini toprağından alır ve en gür sesiyle direniş alanındadır. Çünkü onu gözüpek şekilde gerçeğe bağlayan devrimci anlayışı, halkla omuz omuza olmakta somutlaşır. Büyük insanlığın ayrılmaz bir parçası olarak kardeşliğe,  dayanışmaya, tüm gücüyle inanır. Yalın ama bir o kadar özgün, üretken ama bir o kadar da biriciktir. Eşi Azime Hanım’ın tarifi ile “Tepeden tırnağa arı bir ozan”. Belki de en önemli perspektif olarak; metin içinde ortaya çıkıp tatlıya bağlanan sorunlara değil gerçek hayatın “devrime” bağlanması gereken gerçek çelişkilerine değinir. Onu yaşar, onu anlatır ve her bir zerremize kadar onu yaşatır bizlere.

   Kanayınca toprak olmanın, çekilince bayrak olmanın, dökülünce yaprak olmanın dinmez mücadele ısrarı; ekilip ekin, ezilip un gelmenin, bir gidip bin gelmenin örgütlülük bilincidir. Türkiye’de sol-sosyalist hareketin en güçlü olduğu zamanda şiir emekçisi bir proleter olarak geleceğe seslenir.

“Bende bitmeyen kavga,

onda yeniden başlayacak”

   Hasan Hüseyin’den bu yana neredeyse 40 yıl geçti. Ama kavgası sürüyor. Bizde ise her seferinde yeniden başlıyor. Dokunduğumuz her sıra arkadaşımızda, geleceğimizi örmek için aramıza katılan her yoldaşımızda kavga yeniden başlıyor.

Enes Aydemir & Yiğiter Köroğlu