Sürgün yıllarından karantina günlerine umudu yaşatmak

Yaşamın bir kısmımız için, özellikle öğrenci gençler için nispeten durduğu bir dönemden geçiyoruz. Virüsün ve salgınla mücadele için ‘’alınmayan’’ önlemlerin yarattığı endişe ve korkuyla evlerimize kapanmış durumdayız.

Virüsün hızlı yayılım gösterdiğini biliyoruz, üstelik insanca ve sağlıklı bir yaşam için büyük engeller yaratan bir düzenle birlikte önüne geçilemediğini de görmekteyiz. Salgın ve düzen arasında, virüsün rahatça ölüm ve korku getirebilmesi adına gayet uyumlu bir birliktelik ortaya çıkmış durumda. Birincisinden dolayı değil ama ikincisinden dolayı bu birliktelik bizler için yaşamdan kopuşu doğuruyor. İnsanca hisseden her birey için hayli öfkelendirici. Öfkeli ve endişeli bir şekilde evlerimizdeyiz. Yalnızlık kıskacı içerisindeyiz ve virüsün kendisiyle olmasa bile yarattığı sonuçlarla çevrelenmiş durumdayız.

Bu görece yalıtılmışlık ve yalnızlık dönemlerinde sağlıklı bir zihne sahip olabilmek daha bir değerli hâle geliyor. Yaşama umutla bakabilmenin önemi ve ihtiyacı artıyor. Çünkü umut yaşamın içinde, okullarımızda, işyerlerimizde, caddelerde yaratılıyor.  Sosyal yaşantımızdan koptuğumuz şu zamanlarda, hayatın deviniminin bizler için kısmen durduğu bu zamanlarda yine yaşama ve geleceğe umutla bakabilmenin yollarını bulmak gerekir ki yaşam bizim için anlamsızlaşmasın. Bu umudu tarihimizden devşirebiliriz sanıyorum.

Tarihte önemli devrimci kişiliklerin yaşamlarının da uzun yıllar sürgünlerde ve tecrit halinde geçtiğini biliyoruz. İttihatçı kadrolar, Bolşevik önderler, Kübalı devrimciler… Tabi ki koşulları göz ardı edip bir karşılaştırma yapmamak gerekir ama vurgulamak istediğim şey, bu tecrit koşullarında umudu yaratmanın ve bu akıldışı düzenden kurtulmanın yollarını aramaya çalışmaktır. Tarihten aldığımız ilhamla birlikte, motivasyonumuzun ellerimize alacağımız geleceğimiz için sağlanması gerektiğini düşünüyorum.

Kendimizi, yeniden inşa edilmiş bir geleceğin yaratıcılarından biri olarak hayal ettiğimizde bu hayal, içinde bulunduğumuz koşullarda kabuğumuzu parçalamak adına da bir motivasyon sağlayacaktır. Bir yüzyıl önceki yaşantılarıyla bu zamanlarla özdeşleşen devrimcilerin büyük inanç ve kararlılıkla o tecrit ve sürgün yıllarını nasıl atlattıklarını ve onların dayanma güçlerinin nasıl sağlandığını sormuşuzdur kendimize. Bu sorulara aranan cevaplar bizleri geleceğe götürüyor, bu devrimcilerden aldığımız ilham ve cesaret bizi geleceğe taşıyor. Geleceğe dair büyük bir iyimserlik ve umudun beslendiği bir durumda insanlar içinde bulundukları dayanılmaz koşulları atlatma iradelerine sahip olabiliyorlar.

Ayrıca bu koşulların, geleceği yaratma iradesini güçlendirmek için birikim elde edilebilecek bir fırsat olarak da tarif edilebileceğini düşünüyorum. Okuyarak, düşünerek ve yazarak. Kübalı devrimci Ernesto Che Guevara’nın tükenmez okuma tutkusunu, Bolşevik önder Lenin’in ilk sürgün yıllarında günlerce dur durak bilmeden okuduğunu biliyoruz. Bu yorulmak bilmez usta devrimcinin gelecek yıllardaki büyük başarılarını elde etme gücünü ve pratiği kavrama yetisini bu sürgün yıllarında okuyarak, düşünerek ve yazarak daha da geliştirdiğini ifade etmeye çalışıyorum. Ya da kısa süre de olsa tek kişilik hücrede yaşadığı hapishane koşullarında yoldaşlarıyla iletişim kurmak ve dayanışmak için sarf ettiği çaba da bu gelecek inancının bir ürünüdür. Komünist  şair Nazım Hikmet’in uzun süren hapishane yıllarında, içinde beslediği umut ve gelecek inancı, şimdi bizlere yol gösteriyor ve dayanma gücü bahşediyor. Hapishane ve tecrit zamanlarında, güzel günleri görme inancıyla yazdığı şiirler ve kitaplar o zorlu koşullarda gelecekten aldığı motivasyonun ve umudun ürünüdürler. Eşitlik ve özgürlüğün inşa edileceği günleri yaratanlar arasında olmanın verdiği mutlulukla.

Tarihten aldığımız bu ilhamla birlikte geçmişle şimdi arasında bağ kurmayı sağlayan, sahip olduğumuz dayanışmacılık, öğrenme ve mücadele isteğidir. İçinde bulunduğumuz koşullar; yaşamımızın geleceği değiştirme inancımızın ve irademizin perçinlendiği bir parçası haline gelirse eğer bizim için umudun yaratımına bir vesile olur. Birey, kendisini devrimci bir dünya görüşü çerçevesinde, bu düzenin gelecekte mutlaka yıkılacağı ve kendisinin de bu devrimci dönüşümün bir parçası olacağı inancı ve bilinci içinde bir konumda hayal ediyorsa ve bu isteği taşıyorsa içinde, zor koşullar onun için iradesini diri tutma ve aklını geliştirme fırsatına dönüşebilir.

Hayatın yoğunluğundan dolayı okuyamadığımız kitapları okuyarak, toplumu ve yaşamı derinlemesine ve detaylıca düşünerek, yazarak… Bütün bunları yaparken tarihimizin en keskin kırılma noktalarını inceleyip, onların yaratıcılarından ilham alarak. Maalesef bu düzenin kirliliğine ve artık dayanılmaz hâle gelen baskılarına örgütlü bir şekilde karşı koymadıkça, zor koşullarda daha da artan bu dayanılmazlığın insanlığı git gide tükettiğini görüyoruz. Her şeyden önce kolektif bir aklın yaratılması ve örgütlü bir mücadelenin örülmesi gerekir.

Bahsettiğimiz bu umut aynı zamanda bir dayanışma ruhunu da besliyor içimizde. Kapitalizmin bireyci ve bencilce ideolojiler pompaladığı bir toplumda, örgütlü bir dayanışma ruhunu yaşatmak bizler için ayrıca değerli bir hâl alıyor. Yine geleceği umutla inşa edecek olanların çabalarıyla. Bizi birbirimizden en çok koparmaya çalıştıkları bu dönemlerde ördüğümüz dayanışma, birçoğumuz için yaşama tutunmanın aracı olabiliyor. Geleceğe umutla bakanların, geleceği kendi elleriyle kuracaklarla dayanışması…

Bu değişim isteği büyük bir umudu daha besliyor ve besleyecek.

Fatih Beyaztaş