Türkiye Komünist Gençliği Z Kuşağını Anlatıyor

Türkiye’nin gündemi “Z kuşağı”. AKP Başkanı Erdoğan’ın canlı yayının dislike yağmuruna tutulmasıyla başlayan tartışmalarda düzen siyasetinin her öznesi, gençliği nasıl görmek istiyorsa öyle tanımlıyor. Ancak Türkiye’de gençliğin sorunlarını veya siyasal tercihlerini bu noktaya indirgemek, hatta bir yaş grubunu tartışılan özelliklerle tanımlamak mümkün mü? Türkiye Komünist Gençliği üyeleri Mehmet, Melih ve Nihan’la konuştuk.

Merhaba arkadaşlar, öncelikle tanımdan başlayalım. Pandemi ve hemen ardından ABD’de başlayan kitlesel eylemlerle birlikte bir gelecek tartışması aldı yürüyor. Salgın esnasında zengin emperyalist ülkelerin dahi halkın sağlığını bir kenara bırakarak süreci yönetmeye çalışması, içerisinde bulunduğumuz ve derinleşen ekonomik kriz, yoksullaşma… Sanırım bunların üst üste gelmesiyle “böyle gitmez” fikri kendisine daha çok alıcı bulmaya başladı. Elbette geleceğe dair her tartışma yanında gençliğe dair bir yön taşıyor; özellikle Türkiye gibi yaş ortalaması çok düşük ülkelerde. Kuşak meselesi esasında ABD’li şirketlerin verimliliği arttırmak için kullandığı bir kategorizasyon yöntemi ancak bugün siyasette de kullanılmaya başladı. Dünya ile giriş yapalım. Yaşıtlarımız, bahsedilen “Z kuşağı” nasıl bir Dünya’da ve ülkede yaşamakta sizce?

Melih: Soruda bahsedildiği gibi 95 ve sonrası doğumlulara “Z kuşağı” deniyor. Türkiye’de artık gençlik denilince akla gelen kuşak burası oldu ancak genel bir tanımlama yapmaya çalışmak da bir o kadar zor. Dünya’da ve Türkiye’de hayat koşulları, yaşanan her şey o kadar kısa vadeli ve idareten yapılmış planlara bağlı ki, doğum yılları arasında 2-3 sene olan insanlar bile farklı koşullarla karşı karşıya. Yine de genel durumdan bahsettiğimizde, özellikle son YKS rezaletinde kendinden bolca söz ettiren Z kuşağını “anlamaya” çalışabiliriz. Bu kuşağın içine doğduğu koşulları incelerken aile ortamından yani evdeki ideolojik atmosferden bahsetmek son derece önemli. 95 doğumluların aileleri 80 darbesine tanıklık eden, onu gören, yaşayan, o dönemde genç olan insanlardan oluşuyor. Yine bu kuşak hemen 90’ların başında Sovyetler Birliği’nin yenilgisine de tanıklık etti. Belki emperyalizmin o dönem insanlığa sunduğu vaatlerden ümitlenen belki de yenilmişlik duygusunu hisseden ailelerin çocukları olarak hayata geldi Z kuşağı. İki türlü de ev içerisindeki ideolojik hava siyasetten uzak, kişisel gelişimine önem vermesi gerektiğini öğütleyen ve bunun için çabalamanın en doğrusu olduğunu söyleyen bir yönden esmeye başladı. Amiyane tabirle “olaylara karışma” ile büyüdüler. Bu öğütlerle büyürken okuma-yazma öğrenmeye başladığı yıllar aynı zamanda ülkemiz tarihinin en karanlık döneminin başladığı AKP’li yıllara denk gelmiş oldu. Emperyalizmin barış vaatlerinin boş olduğunu gördük yine aynı yıllarda Ortadoğu’da. Evlerdeki ideolojik atmosfer artık biraz tereddütlü de olsa baştakine benzer şekilde devam etti. Bu kuşağın eğitim öğrenim hayatına devam ettiği yıllar boyu Türkiye sürekli geriye doğru gitti. Okul kitaplarında okudukları şeyleri hayatın içerisinde göremez oldular. Dışarıda bir cumhuriyet kalmadığı için 29 Ekim törenlerinden kaçtılar. Türkiye’nin içine sürüklendiği piyasacılık ve gericilik; aile, arkadaşlık ilişkileri içerisinde kadar girdi, hiç kimseyle kalıcı bağlar kurmak istemediler. Hayatın kendisi hem anlamlandıramadıkları hem de kabul etmek istemedikleri şeyler ile doluydu ve birtakım normlara, herhangi bir kalıba sığmadılar. Dayatılan şeylere boyun eğmemek adına her şeyi de yapıyorlar. Eğitim bir ihtiyaç olduğundan değil, gençliğe küçüklüklerinden beri bir kurtuluş olarak sunulduğu için bir zorunluluk halini aldı. Ancak yine hayatın içerisinde giderek artan işsizlik, ailelerin ve gençlerin geçim sıkıntısı yine bu kuşağı eşitsiz bir eğitim sistemi içerisine, işçileşmeye doğru itilmesine sebep oluyor. Üzerine konuştuğumuz Z kuşağının bu talihsizliği aynı zamanda büyük bir enerjiyi de barındırıyor. Bu enerjiyi açığa çıkarmak ise, içinde bulunduğu dönemi anlamlandırmak ve kendi tarihlerini bunun üzerinden yaratmak için bir araya gelmekten geçiyor.

Mehmet: Ben tartışmanın ve sorunun kendisinin bazı tuzaklar barındırdığını düşünüyorum. Sorudaki sırayla gideyim: Örneğin böyle gitmez fikrinin kitleselleşmesi iyi. İyi ancak hemen arkasından gelecek olan “nereye gidecek” sorusuna dair cevaplarda bir ortaklaşmanın kırıntısını dahi göremiyoruz. Yoksulluk, geleceksizlik, dincilik… Bunları kendi hayatında her gün tekraren deneyimleyen insanlar elbette böyle gitmez diyecek, zaten asıl şaşırtıcı olacak şey kapitalizmin sayılanların aksini üretmesiydi. Ancak ikinci soruyu sormazsak yalnızca laf salatası yapmış oluruz: Olanlara dair fikri ortaklık, olması gerekenlere dair de kendiliğinden bir ortaklık sağlıyor mu? Hepimizin etrafında onlarca yaşıtımız insan var ve herhalde buna net bir hayır cevabı verebiliriz.

Kuşak tanımlamasının kıymetli yanı, insanların içerisine doğduğu “durumu” genelleştirmeyi ve tarif etmeyi kolaylaştırması. Piyasanın karşısında hiçbir gücün kalmadığı, emeğe ve sola dair bütün mevzilerin un ufak edildiği bir dönemde doğmuş/büyümüş ve bu kavramlarla teması çok kısıtlı kalmış bir yaş kesitinden bahsediyoruz. Bu ilk bakışta hayırlı bir yere çıkmayacakmış gibi görünüyor ancak özellikle Türkiye gibi ülkeler için geçerli olan yeni bir dinamik var. İnsanların doğduğu koşulları o koşullar ne denli berbat olursa olsun normal olarak kabul etmesi egemen ideolojinin en mühim marifetiydi. Bunu Türkiye’de kimi zaman mide bulandıran bir arabesk dalgasıyla, kimi zaman örgütsüzlük propagandasıyla yaptılar. Bugün bu kabulü delecek araçlar, özellikle de kuşağımızın bu araçlara dair yarattığı kültür sayesinde çok daha ulaşılabilir hâle geldi. 15 yaşında tarlada çalışan bir çocuk işçinin de, okuldan sonra çalıştığı kafeye yetişmeye çalışan üniversitelinin de hatta yurtdışında emekçilerin eğlence aracı hâline gelmiş oyun konsollarına Türkiye’de lüks olduğu için ulaşamayan 10 yaşındaki çocuğun da fikri dünyasını şekillendirecek “eşitsizliği” keşfetmesi eskiye göre çok daha kolay. Ve bu keşif gerçekleştiği ölçüde “böyle gitmez”den “nereye gidecek”e dönük adım hızlanıyor. Sosyalizm burada çoğunlukla yeni ve sadece sağdan soldan duyulmuş bir fikir, ancak arkasında yaratan birikim ve tarihsel dayanaklar sayesinde -hele buna örgütlü bir strateji de eklenirse- mevcut dengeleri bir avantaja çevirmek içten bile değil. Nitekim sosyal demokrasi yurtdışında benzer bir yöntemi, programını düzen içi söylemini radikal biçimde kurgulayarak kullandı ve başarılı oldu. Bu yüzden Z kuşağı, ABD ve Avrupa’da yükselen yeni sol dalga gibi tartışmalar, Türkiye’ye düzen içi “sol” özneler tarafından ithal edildi. Şu anda da aynı çevreler tarafından kavramla “aman işçi sınıfıyla temas etmesin” diye telaşla başka bir yere taşınıyor.

Peki, şu anda tartışmanın ana odağına oturan kuşağın tercihleri, gelecek tahayyülü veya hayatı kavrayışı ne ölçüde gerçekçi biçimde değerlendiriliyor sizce? Sanki bu kuşağa uzak mesafeden yapılan tartışmalar yalnızca belirli kabuller ve kalıplar üzerinden ilerliyor. Başına buyruk, teknoloji bağımlısı, bağımsız, bireysel hareket eden, doyumsuz gibi nitelemelere rastlıyoruz. Gerçekten kocaman bir yaş kuşağının bu yöntemle anlaşılması mümkün mü?

Nihan: Belki anlaşılması bu kadar zor olan kapitalizmin insanlara hâlâ bu düzen içinde hayaller kurmasını öğütlemesi. Bu hayallerin somut zeminlerini göremiyoruz ama böyle yaşanmaması gerektiğini biliyoruz. Dışarıdan bakanların görüp de anlayamadığı yalnızca bir yaş kuşağı değil, sistemin kendi geleceğine yönelik belirsizlik. Emperyalizmin sözünün geçtiği hatta emperyalist hiyerarşinin farklı emperyalistlerce delinmeye çalışıldığı bir dünyadayız. Dolayısıyla akılsızlık diz boyu ve bu insanların özelliklerine etki ediyor. Ancak söz konusu nitelikse kısacık zamanın bile büyük değişikliklere sebep olabileceğini söylemeliyim. Belki pandemi sürecindeki plansızlık yüzünden bir dönem boyunca eğitim-öğretimden edilip eve kapatılmış bilgisayar oyunu oynarken bireyci gözüküyoruz ama okullarda yemek zamlarına birlikte itiraz ediyoruz, Nâzım pankartını birlikte hazırlıyoruz, staj adıyla bizi sömüren patrona beraber ağzının payını veriyoruz.

Mehmet: Buna artık “gençlik turizmi” diyelim. Çünkü televizyona uzman diye çıkarılanların veya muhalefet partisi liderlerinin yaptığı tam olarak turistlik. Bize ara sıra şöyle bir uğruyorlar, uğradıkları zaman seçmece bazı özellikleri öne çıkartıyorlar, sonra o özellikleri gidip çeşitli kürsülerde genel kabul olarak anlatıyorlar. Aynı İstanbul’a gelen bir turistin canının çektiği yerleri gezip Bağcılar’a hiç uğramadan ülkesine döndüğünde arkadaşlarına: “Çok güzel şehir, tarihi, ne bileyim restoranları süper” demesi gibi. Hatta şaşırmaları bile aynı, “Bakın gençlere, telefonla neler neler yapıyorlar” diye şaşırdıkları seviye çoğunlukla Maraş dondurmacısını şaşkınlıklar içerisinde izleyen Asyalı turisti andırıyor. Bence ne bu tanımlamaların ne de düzen siyasetinin vermeye çalıştığı yapmacık empatinin ciddiye alınabilir bir tarafı yok.

Melih: Bahsettiğimiz odakların bu kuşakla ilişki kurmaya çabalaması kendileri açısından normal ama bir o kadar da trajikomik sonuçlar doğurabiliyor. YKS’den önceki Youtube yayını bunun bir örneği oldu. Tüm bu odakların bu kuşakla kurduğu ilişkiler de çeşitlilik gösterebiliyor.  Siyasetçiler ve sermaye odakları bu düzeni korumaya çalıştıkları için her gelen kuşağı bir şekilde kapsamaya, düzenin devamı için uygun şekillere sokmaya çalışıyorlar. Örneğin bir patron veya patron temsilcisi bir siyasetçi için gençlik girişimci olmalıdır. İş beğenmezlik yapmamalı ve sürekli “faydalı” olmak için çalışmalıdır. Başına gelen kötülükleri sorgulamamalı, şükretmeli veya daha çok çalışmalıdır. İmam-hatip liseleri ve özel okul sayılarındaki artış bunlar için. İyi niyetli bir hocamız veya ailemiz için ise koruma duygusu ağır basıyor. Ancak tam şu an dünyada olan biten şeyleri alt alta yazdığımızda gençleri sadece korumanın mümkün olmadığını görüyoruz. Bir önceki soruda da söylemiştim, gençler ailelerinde gördükleri iyi şeyleri hayatın içerisinde göremiyor, okulda öğrendiklerini hayatın içerisinde göremiyor. Dolayısıyla, bazı değerler kâğıt üstünde bir dayatma hâlini alıyor. Gençler de anlamlandıramadıkları şeylerin parçası olmayı istemiyor. Kendi dünyalarını yaratmaya çalışıyorlar. Doğdukları günden itibaren öğretilen bireyselliği, çevreye duydukları güvensizlik daha da besliyor. Kendi dünyalarını yaratmaya çalışıyorlar sosyal medya gibi platformlar üzerinden. Gerçek olmayan bir dünyada ise bu doyumsuzluk ve çeşitli bağımlılıklara yol açıyor. Farklı çevrelerden farklı niyetlerle de olsa alt alta sayılan bu özelliklerin hepsi aslında tam olarak kapitalizmin insanlara biçtiği rollere denk düşüyor. Gençlik için ise bu değerlendirmeler, “neden” sorusu düşünülmediğinde, son derece yüzeysel kalıyor. Cem Karaca’nın Beni Siz Delirttiniz şarkısında olduğu gibi.

En çok konuşulan şeylerden biri de bu yaş aralığının siyasal tercihleri. Kimi siyasal özneler gençlerin bazı niteliklerini sahipleniyor, kimileri hakaret ediyor. Aslında dediğiniz gibi herkes sanki görmek istediğini gerçek olarak kabul etmeyi deniyor. Gerçekten Z Kuşağına has özellikler vardır, bunlar doğalında muhalif, hatta devrimci bir potansiyel taşır demek mümkün mü?

Mehmet: Az önce de söyledim, düzen siyasetinin geçen hafta giriştiği bu “kuşak” zorlamasına kendilerinin de inandıklarını zannetmiyorum açıkçası. Tutarlı hiçbir yanı yok, bir kere bütün politik öngörüsü seçim tartışmalarına sıkışan yapıların meseleye dair yapabildikleri en derin tespit, 2023’te genç seçmenlerin muhalefete oy atacağı oluyor. Elbette muhtemelen böyle olacak, ancak düzen siyasetinin bunun nedenlerini anlamasına veya anlasa dahi kamuoyunda siyaset malzemesi yapmasına imkân yok. Gençler daha eğitimli gibi saçma sapan şeyler söylüyorlar. AKP Türkiye’sinde doğup büyüyen insanlar, AKP kendilerine daha iyi eğitim verdiği için ilk seçimlerinde AKP’ye oy atmayacakmış. Bunun akla sığan bir yanı var mı? Gençliğe dair analiz, Türkiye’deki emekçi sınıfın verili durumu hesaba katılmadığı müddetçe havada kalmaya mahkûm. Çok geniş bir tartışma ancak birkaç şeyden bahsetmek zorundayım: Oy tercihlerini veya siyasi yönelimleri belirleyen şeylerde bu yaşlarda Melih’in ilk soruda belirttiği gibi aile çok etkili; yoksullaşma, iş güvencesizliği, bunun evin içerisine taşıdığı huzursuzluk veya gericiliğin katlandığı dönemde hem aile içerisinde hem de dışarıda kadınlara dönük saldırılara böyle şahit olunması, erken işçileşme sayesinde sömürü düzeniyle erken tanışılması… Bizim politik tercihlerimizi belirleyen şeylerin sınıf mücadelesiyle kökten bağlı olduğuna dair sonsuz örnek verilebilir. Ancak siz bu pencereye çok uzaksanız, siyasete dair tahayyülünüz veya benimsediğiniz strateji sayesinde söyleminiz miadı geçmiş, heyecan vermekten uzak hedeflerle sınırlıysa yaklaşımınız da bu kadar sığ olacaktır. Şu çok açık: Z kuşağı denilen olgu gerçek olsaydı dahi bugün düzen siyasetinin herhangi bir öznesi bu tartışmaya dâhil olamazdı. Bizler hayal kuracağız, izleyen değil karar veren olacağız, kirlenmiş ilkesiz pazarlıkların parçası hâline gelmeyeceğiz. Politizasyona dair bir ortaklık aranıyorsa buraya bakılmalı. Sanırım sorunun son kısmına bir yanıt vermiş oluyorum, bu saydıklarım her şeyden çok sosyalizmi anımsatmıyor mu?

Melih: Yaygın görüşlerden birisi de bu kuşağın herhangi bir fikre sabit kalmaktan imtina ettiği yönünde. Yaratıcı, özgür ve zengin bir kuşak değerlendirmeleri var. Bir anlamda doğrudur.

Konu bilindik anlamda siyasete geldiğinde ise başından beri konuştuğumuz her şey gençliğin siyasal tercihlerini etkiliyor. Yine herhangi bir kalıba sığmayan kuşak, ne istemediği konusunda bir hayli net. Ancak ne istediği konusunda ya kararsız ya da böyle bir tercihten kendini uzak tutuyor. Öncelikle şunu söylemekte fayda var: Böyle bir kuşağın özelliklerini terazi kefesine koyup ona göre siyaset üretmenin bir faydası yok. Örneğin, gençler cumhurbaşkanına cevabını çok güzel bir şekilde verdi. Peşinden sosyal medya yasakları geldi. Buna karşı olan muhalefet ise “capsler” üzerinden yanıt üretti. Gençlere göz kırpma çabası bir ciddiyetsizliği de açığa çıkardı. Özellikle gençlerin siyasetteki temsiliyeti söz konusu olduğunda onları kapsamaya çalışanlar sıkça yaptıkları bir şey bu. Seçilemeyecek sıralardan sembolik adaylar göstermek, seçim dönemlerinde videolar üzerinden gençlerle pazarlık yapmaya çalışmak…

Kuşağa has nitelemeler son derece önemli ancak kuşağın kendisini de yaratan koşullar ile birlikte düşünüldüğünde. Z kuşağından, 95 ve sonrasında doğan kuşaktan bahsederken 90’lardan bugüne Türkiye’de ve Dünya’da olanlar ile birlikte düşünmemiz gerekiyor. Evet, bu kuşak ne istemediğini biliyor ve herhangi bir kalıba sığmıyor ama bir yandan da gençliğin bugün istemediği her şeyin bir “kalıbı” var.

Siyaset denilen şey hayatın her alanında kendini farklı biçimlerde gösterebiliyor; ulaşımda para harcarken arkadaşlık ilişkilerimizde, işe okula giderken yollarda gördüğümüz tüm binalarda. Dolayısıyla gençliğin siyasal tercihlerini düşünürken bir teraziye, dışarıdan kapsamaya çalışan herhangi bir şeye ihtiyaç olmamalı. Tüm bu alanlarda, hiçbir kalıba sığmayan bir kuşakla, tüm bu alanların hepsine dair başka bir düzen üretmemiz gerekiyor. #oymoyyok diyen bir kuşağın oylarına talip olan bir siyaset bu kuşakla asla ve asla sağlıklı bir ilişki kuramayacak. Birlikte anlamlandırıp birlikte mücadele edeceğiz. Z kuşağı hakkında fazlaca yazıldı çizildi bu dönemde. Ülkemizde de yabancı basında da yapılan değerlendirmelere baktığımızda bazıları umutla bazıları korkarak da olsa bu kuşağın bu düzeni istemediği sonucuna varılıyor her seferinde. Bunun bugünden işaret ettiği şey, Türkiye’de düzen değişikliği mücadelesi ve Sosyalist Türkiye’nin kendisine de bu kuşak yön verecek.

Nihan: Ben de bir farklılık ekleyerek bitireyim. Geçmişteki çıkışsızlık dönemlerinde yük gençlere hiç bu kadar yıkıldı mı bilmiyorum. Ellerinde her zaman başka bir kart vardı ya da olduğuna inandırdılar ve dünya genelinde gençlik hareketleri işçi sınıfından ayrı rotalar izleyebildi. Biz hem geçmişte insanlığın eşit yaşadığı örnekler olduğunu bilerek hem de belki de kapitalizmin ideolojisinden biraz pay alarak büyüdük. Şimdiyse kapitalizmin vaatlerinin geçerliliğinin kalmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız ve yarım yamalak refah idealinin bile gerçek olmasının imkansız olduğunu günbegün deneyimliyoruz. Düzen siyasetçileri de bu tablonun bir parçası. Ömrü dolmuş bir sistemi, yeri gelince gericilikle uzlaşarak yeri gelince sermayenin tercihlerini ön planda tutarak yaşatmaya çalışıyorlar. İlkelerini her gün çiğneyip destek bekliyorlar. Kapitalizmin ömrü biraz daha uzasın diye yüzsüzce gençlikten medet umuyorlar. Geçmişte kapitalizmin vadesinin dolduğuna karar getirildikten sonra eşitlikçi bir toplumsal sistem için mücadele edilmiş ve bahsettiğimiz örnekler kurulmuş. Şimdi herhalde vadesinin dolduğunu birçoğumuz görebiliyoruz. O zaman geriye ikinci kısmı kalıyor. İnsanlık bu yaş aralığına bir görev miras bırakıyor. Bu yaş aralığı hem kendi geleceğini hem de toplumunkini belirleyecek enerjiye sahip olabilir. En karanlık dönemlerden geri çevrilemez aydınlıklar yaratmalıyız.