Umut Gündüz

(…) “Çok eskiden, Devrimden altı yedi yıl önce, bir arkadaşımı görmeye giderdim. Toplanır, Lenin’i, Plehanov’u okurduk. Bunu babama anlatmıştım. Sakin çekingen bir adamdı. Bana kaç kişi olduğumuz sordu. Sekiz deyince, ‘Deli misiniz? Sekiz kişi ne yapabilir ki?’ diye çıkıştı. (…)”

Bu yazı her şeyden önce bir borcun, yoldaşlık hukukunun, omuz omuza verilen her türlü mücadelenin, kolektivizme olan inancın, en ileriye ulaşabilmenin ve devrim fikrinin bilinciyle ele alınıyor. Bu bilinçle ilk karşılaştığım sıralarda, şu an çatısı altında mücadele ettiğim TKP saflarına henüz katılmışken Che’nin bir röportajında devrimciliğe dair söylemiş olduğu  şu sözü okuduğumu hatırlıyorum:

“Devrimcilik; bir devrimcinin sevgi ile yönetilmesi ve kendisini yönetmesidir. İnsanlık, dürüstlük, adalet ve doğa sevgisi.”

Bir devrimci, dünyayı yalnızca kendi adına düzeltip değiştirme amacıyla yola koyulmaz. Mücadelesi yeryüzünü kapsar. İnsanlık için okur, düşünür, yazar ve kavga eder. Başlangıcında insanlığın mücadelesi bitişinde insanlığın aydınlık zaferi vardır.

Bir devrimcinin rotası sınıfsız ve sömürüsüz toplum düzenine ulaşmak adına çarpışmaktır. Kendisi de katılarak çevresiyle değişir ve değiştirir.

Bir devrimci, dünyayı hayallerinin somutluğunda güzelleştiren, onu yaşanası ve sınıf adına görkemli yapmanın peşinde sürüklenen kişidir. Delilik değil amaçtır. Ulaşılmaza  ve gerçeküstü olana değil olması gerektiği hâline inanan ve mücadelesine bu doğrultuda yön verendir.

Bir devrimci yaşama sıkı sıkıya bağlanan kişidir. Yaşamaya ve yaşatmaya olan tutkusunu, bitmek tükenmek bilmeyen inadını, ilerleyişe olan açlığını, insanlığın mutlak umudunu, sevgisini ve hayallerini yüreğinin derinliklerine yerleştirmeyi ve her an yeniden yaratmayı görev bilir.

Bu yüzden bir insanın yaşamı her koşulda ölümden ve ölümünden ağır basmaktadır. İnsanlığa, dürüstlüğe, adalete, eşitliğe, bilime, sanata ve doğaya olan sevgisi ancak yaşadığı süre zarfında verdiği mücadelelerle bir anlam kazanır. Gerisi, geride kalanlara bıraktığı mirası, vermiş olduğu mücadelelerin sahiplenilmesi ve daha ileriye taşınmasıdır.

Yitirilenlerin ardından bu sebeple yalnızca yas tutmanın ve dövünmenin devrimciliğe zıt düştüğünü biliyoruz. Önemsenecek ve gerekliyse kutsallaştırılacak olanın ölüm değil yaşamın kendisi olduğunu düşünmemizdendir. Devrimciliğin alâmet-i farikalarındandır. Çelik gibi irade ve metanet yönetimi gerektirir ama asla unutmak, üzerine örtü çekmek ve hesabını ertelemek anlamlarına gelmemelidir.

***

Umut Gündüz, başarılı bir bisiklet sporcusu ve partili bir komünistti. Sosyalist devrimin insanlık için tek çıkış yolu olduğuna inanmıştı. TKP’nin genç neferlerinden biriydi. Geçtiğimiz yıl düzenin sorumsuzluğuna ve kayıtsızlığına yitirdik onu. Alkollü bir sürücünün çarpıp kaçması dolayısıyla hayatını kaybetmesinin üzerinden yaklaşık 10 ay geçti. Kişisel olarak tanıyamamanın verdiği hüzünle birlikte aynı safta mücadele edip, aynı geleceği hedefliyor olmanın gururla bezeli mutluluğunu taşımaktayım.

Umut’un devrimci mücadelesi sevginin, inadın, kararlılığın, en iyiye ulaşmanın gerçekçi mücadelesidir. Bu gerçeklik örgütlü mücadelede cisimleşen kardeşlik ve yoldaşlık hukukunun tüm insanlıkça kat ettiği ve edeceği yolun fark edilmesine olan ihtiyaçtır.

Onun mücadelesi; sokak ortasında kolluk kuvvetlerince başından kapsülle vurularak yaşamından koparılmış olan Berkin’in gelecek ve eşitlik mücadelesidir. Yarına gölge düşürmeye çalışanlara açılan savaştır.

Onun mücadelesi; kansere yenik düşmemek için onlarca insanın içerisine dalmak ve yardım istemek zorunda bırakılan Dilek’in, kan emici ilaç endüstirisinin elinde “parayı veren düdüğü çalar” metaforuna dönüşen “hak gasbına” duyulan öfkenin dizginlenemeyecek mücadelesidir.

Onun mücadelesi; kâr hırsının ahlâksızlaştırdığı günümüz insanının, henüz 16 yaşında ve herhangi bir güvenlik önleminden yoksun olarak işe koştuğu, otobanlarda insanlara hizmet götüren! ve sonucunda yaşamını bir tır tekerleğinin altında feci şekilde yitiren Burak Demir’in anısını yaşatmaktır. Ona karşı duyduğu sorumluluğun tarihsel ve güncel bilincidir.

Onun mücadelesi; sokaklarda gülemeyecek olan, istediğini giyemeyecek olan, süreklileşmiş ölüm korkusu içinde beklemesi gereken, eve ulaşmaya çalışırken gölgeleri takip eden, okuyamayan veya okuduğundaysa işsizlikte baş çekecek olan, doğuran ve doğurduğuna yalnızca bakacak olan binlerce kadının özgürlüklerini kazanacakları yeni düzende hep birlikte aşılacak olan gerici normların tarihin karanlığına yollanacağı günler için verilen özverili çarpışmadır.

***

Üniversitelerimizde, lise bahçelerimizde, okul kütüphanelerimizde, sınıflarımızda, yurt odalarımızda, şehir meydanlarımızda, caddelerimizde, kulüp etkinliklerimizde, arkadaşlarımızlarla sohbetlerimiz sırasında; bilimin, sanatın, edebiyatın, siyasetin, sosyolojinin, toplumsal sorun ya da meselelerin ilgilerimizle, yeteneklerimizle, yaşamı algılayış ve kavrayış biçimlerimizle ortaklaşılması gereken bir döneme/düzene daha hiçbir zaman bu dönem kadar ihtiyaç olduğunu sanmıyorum. Türkiye gençliğinin kendisini bulmasının ve geleceği kurmasının zamanı geldi de geçiyor. O zaman hiçbir sıra arkadaşımız boşuna hayatından olmamış, hiçbir akranımızın gözü açık gitmemiş olur. Başlayacağımız yer ise evvela; yaşamın bilinçle, bilincin yaşamla sınanması olmalıdır.

Umut’un ve diğer tüm arkadaşlarımızın nezdinde hepinize uzun bir soru yöneltme ihtiyacı duyarak bitiriyorum.

“(…) Toplum yaşayan insanlardan kurulmuştur. Sadece aritmetikle iş bitmez. Akıllıca tedbirler almak yetmez, bunların uygulanması gereklidir. Bu uygulamadan herkes sorumludur. Her şeyi bir komisyon formülüne indirgeyemezsin. ‘Bu onaylanmıştır! Şu karara varılmıştır!’ diye. Toplumun geleceği, yaşama, çalışma şeklinize, başkalarıyla ilgilerinize bağlıdır. Niçin küçümsemeyle ‘tek insanın elinden ne gelir ki’ diyorsun? Seni anlayamıyorum. Çok eskiden, Devrimden altı yedi yıl önce, bir arkadaşımı görmeye giderdim. Toplanır, Lenin’i, Plehanov’u okurduk. Bunu babama anlatmıştım. Sakin çekingen bir adamdı. Bana kaç kişi olduğumuz sordu. Sekiz deyince, ‘Deli misiniz? Sekiz kişi ne yapabilir ki?’ diye çıkıştı. Babam, ihtiyardı hoş görülebilir. Zaman da farklıydı. Ama sen gençsin, Konsomol’dasın, gözü pek olmalısın. Yan çizmek niye? Senin ruhunun büyüklüğünü biliyorum. Niçin onu zincire vuruyorsun?”

Yattığın yer ışıklıdır Umut, mücadelen gibi… Güle Güle yoldaş.

M. Yıldırım

Alıntı: İlya Ehrenburg, Buzların Çözülüşü, s. 103.