Uyanışın Düşü

(…) “bu kez uyuma!

       bu uyanışın düşüdür.

       bu düzen var ya bu düzen….

       ancak insanların işidir.” (…)

“Şimdiye kadarki tüm tarih sınıf mücadeleleri tarihidir.” diyor ya Komünist Manifosto’nun ilk cümlesinde Marks ve Engels, doğrudur. Öyle ki; ezen sınıf ile ezilen sınıf arasındaki gerek yaşamsal gerekse de toplumsal farklılıkların üretim ilişkileri içerisindeki konumlanışları tarihin belirleniminde başat rol üstleniyordu.

Tarihi sınıfsal mücadeleler belirliyor ve üretim ilişkileri bu belirlenimin sebebine tayin olunuyordu. Buraya kadar değindiğim noktadan hareketle, ele almış olduğum bu yazının bir “Sınıflar Mücadelesi Tarihi” düzleminde olmayacağını söylemeliyim. Bu yazı buraya kadar ele alınan girişin önemine vurguyu belirterek, sınıf bilincine sahip olan ile olmayan toplum arasındaki farklılıkları ve özel olarak bugün ABD sınırları içerisinde gerçekleşmekte olan başkaldırıyı konu edinme amacı taşıyor.

***

Yabacısı değiliz, Dünya’da 2. Savaş sonrasında toplumun apolitikleşmeye-siyasetsizleşmeye ve dolayısıyla eylemsizliğe kanalize edilme çalışmaları 1991’de SSCB’nin çözülüşüyle birlikte tarihi bir hız kazandı. Bu çözülüşün taban tabana zıt iki farklı sistemden biri olan Kapitalizm ’in zaferiyle mi sonlandığını yoksa sistem içi dinamiklerden zamanla taviz verilmesiyle birlikte İşçi Sınıfı adına yapılan siyasetten ‘vazgeçişle’ mi geçerli kılındığını biliyoruz. İnsanlığın özellikle 19. ve 20. Yüzyıllarda elde ettiği hemen her kazanımın bugün kaybedilmesine ya da kaybediliyor oluşuna yöneltilecek en küçük sorgulamada bile sorunun cevabı tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor.

 Kapitalizm, düzen siyaseti/siyasetçileri ve sermaye grupları açısından bulunmaz bir nimetti. Düzen siyaseti ve sermaye bileşenleri karşısında her türlü coğrafyada meydanları yıllarca boş bırakmayan, haklarını arayan, grevle, boykotla, eylemle örgütlü mücadele gösteren işçilerin, çeşitli etnik grupların, kadın ve öğrencilerin dolayısıyla ezilen her türlü kesimin varlığı bulunmaktaydı. Dünya sermaye sınıfı, Sosyalizm‘in çözülüşünden hemen sonra, gördüğü korku dolu kâbustan uyandığında hiç kimse yaklaşık 30 yıllık bir suskunluğun, içe kapanıklığın, hızlı bir şekilde düzene eklemlenmenin olacağını düşünmemişti. Düzenin kendisi bile!

Kapitalizmin tarihsel ilerleyişinde her döneme irili ufaklı damgasını vuran krizleri vardır. Bu krizler ise sistemin tıkanmaya başlamasıyla veya çeşitli aktörlerin bir güç olarak tarih sahnesine çıkma iradesi göstermesiyle birlikte tetiklenir. 1. Savaş, 1929 Buhranı, 2. Savaş, Emperyalist ilhak ve işgaller, 2008 Ekonomik Krizi gibi örnekler neticesinde dünyada ideolojik, sosyal ve ekonomik kimi başlıklarda çeşitli kırılmaların yaşanması birçok ayaklanmaya ve hak arayışına sebebiyet verdi. Kapitalizm iç dinamikleri dolayısıyla yönetici sınıfın çıkarları adına hareket ederken, denklemin diğer ucunda ise yönetilen sınıfın kendi adına hareket etmesi istemi uzunca bir süredir bazı hareketlenmelerle kendisini göstermeye devam ediyor.

Üzerinden henüz 1 yıl bile geçmemiş olan Şili, Lübnan ve Irak’taki ayaklanmaların sözünü ettiğimiz duruma örnek teşkil ediyor oluşu, Kapitalist sistemin insanlığın yaşamsal haklarına saldırılarının giderek katlanmasına işaret etmesiyle birlikte, insanlığın artık bu barbarlıktan ‘nefes alamamasını’ ve sokakları yeniden hatırlamasını beraberinden getirdi. Benzer bir örneğin 7 yıl evvel ülkemizde de yaşanması ve yaklaşık 10 milyon insanın direnişe geçmesiyle süregelen halk hareketliliğinin yine aynı tepkisellikle tezahür ettiğini de biliyoruz. Kapitalizm’in insanlığa yönelik her türlü baskılama ve insanları düzene kazandırma arayışlarının kriz dönemlerinde ne derecede çaresiz kalabildiğini yukarıda saydığımız ülkelerin emekçi kesiminin kazanımlarından aşinayız.

Bugün gelinen noktada, Kapitalizm’in en büyük savunucusu ve uygulayıcısı ABD’de yaşanmakta olan başkaldırının ise tarihsel ya da güncel olarak açıklaması; İşçi Sınıfı’nın on yıllardır maruz kaldığı sömürü ve ırkçılık gibi kimi ideolojik yaklaşımlara karşı farkına varmış olduğu sınıfsallığın ABD işçi sınıfınca gün yüzüne çıkarılmasıdır. Pandemi süresince kaybedilen yaklaşık 115.000 insanın, ölüme terkedilen milyonlarca işçinin, işlerinden edilenlerin, çarkların dönmesi adına gerçekleştirilen her türlü hamlenin de etkisiyle birlikte, sınıflar arası çelişkinin artması ve George Floyd olayı sonrası fitilin ateşlenmesi, ABD halkının sokaklara dökülüp örgütlü hareket etmeye çabalaması; yönetici sınıfının çeşitli zor kullanımıyla, sermayenin ideolojik refleksleriyle karşılanıyor ve kolluk güçleriyle bastırılmaya çalışılıyor. Öteki taraf ise bu çeşitli ideolojik saldırı karşısında kendi silahını yeniden hatırlamaya başlıyor.  

  Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta söylediği üzere: “Savaşma arzusu olup da neden savaştıklarını bilen kişiler için kiminle savaştıkları önemsizdir. Buna aldırış etmezler ve en uygun şekilde mevzilenip sonunda kazanırlar.” İşçi sınıfının Kapitalizme karşı bir kez daha yeniden mevzileneceği günlere gittikçe yaklaşılıyor.  

Meselenin ana fikri ve işlemeye çalıştığımız konunun can alıcı noktası ise burada karşımıza çıkıyor. Gerek dünyada gerekse de ülkemizde Kapitalizm İşçi Sınıfı’na karşı konumlanış alırken, kazanımlarına dört elden saldırırken, faşizmle hayatlarına müdahale ederken, ırkçılıkla ve etnik köken dolayısıyla işçi sınıfını ayrıştırmaya çabalarken, Sosyalizm’in geçerliliği ve güncelliği kendisini bize bir kere daha hatırlatıyor.

Hâl böyleyken küresel çapta emekçilerin durgunluklarından silkinip uyanamaması sorunu, karşımızda tüm çıplaklığıyla bir kere daha duruyor. Bir sorunun çoğu zaman aşılamaması, aşılması üzerine geliştirilen yaklaşımın yanlışlığıyla açıklanabilir. Yıllarca örgütlü mücadele yerine örgütsüzlüğü alternatif gören, düzeni değiştirme iradesinin iyileştirmeden geçtiğine hapsolan yaklaşımla devam eden dünyamız bunun en büyük örneğidir. Yanlışlar olur, olanaklar her zaman değerlendirilemez ama vazgeçiş bir seçenek değildir. Vazgeçiş en hafif tabirle bir ihanettir. İnsansa vazgeçen, kendisine. Partiyse, halkına. Toplumsa, memleketine…

Bitirirken;

Aylar önce Sol Portal‘da Mehmet Kuzulugil’in “Uzayda İşlenen Suçlar ve Kozmos’ un Kardeşliği” yazısına bir nazireyle bitirelim. Yazının başında epigraf şeklinde asılı bir şiir varsa, o şiir yazının sonunda mutlaka patlar.

bir hikâye kurdum sana,

anlattım insanlık adına.

önümde bir dünya vardı.

-sadece terimsel olarak dünya-

bildiğiniz gibi değil bu kez,

ben bir savaşçıyım;

savaşıyorum,

insanlık adına.

insanlıkla değil savaşım,

insanlarla…

herkes mutlu olmak ister

ve ben bir düş kurdum.

herkes yaşamak ister, umutlu.

sana yeni dünyalar yaratırdım

ve sen uyurdun.

bu kez uyuma!

bu, uyanışın düşüdür.

bu düzen var ya bu düzen…

ancak insanların işidir.

Mehti Yıldırım