Uzaktan Bakan Üniversiteler

İstanbul Üniversitesi 2018-2019 eğitim yılına başlarken teknik olarak ikiye bölündü; İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa. Bölünmenin nedenlerini bu başlıkta değerlendirmeyeceğiz, fakat anlatmak istediğimiz her başlıkta konumuza dahil olacak.

Şehir ve üniversite ilişkisi geçmişten günümüze oldukça iç içe bir ilişkiye sahip oldu. Üniversitenin varlığı, bulunduğu şehre veya bölgeye kendiliğinden bir değer kattı. Farklı şehirlerden gençlerin bir araya geldiği; ülkenin geleceği, kalkınması için eğitim gördüğü ve ürettiği bir yapının kültürel etkileri çevresinde yaşayan herkesi etkiledi. Ancak tabi ki; Üniversitelerin bu değerlerinin şu an içinde bulunduğu durum üniversitenin bulunduğu bölgeye dair algılayışı da haliyle değiştirmiş oldu. Ne demek istiyoruz? İçerisinde ileriye dönük bir şeylerin üretilmediği, sadece nitelik işgücünü artırmak için kurgulanan üniversitelere gelen gençler de eğitimli ve üretken bireyler yerine “müşteri” biçimini aldı. Geçtiğimiz aylarda, eski üniversitemizdeki yemekhane zammı saçmalığı, şu an bizim üniversitemiz içerisine açılan ve planlanan özel işletmeler bunların sadece örnekleri. Bu tablonun tabii bir de diğer yüzü var, bu arzların bir de talebinin yaratılması gerekiyor yani gençlerin buna boyun eğmesi bekleniyor. İşte beceremedikleri şey ise bu; arkadaşlarımız İstanbul Üniversitesi’nde kazandılar. Okulun yarısını böldüler, bir kısmını 50 km öteye götürdüler, öğrencileri birbirinden uzaklaştırdılar ama beceremediler. Üniversite ve şehir-bölge ilişkisi artık yeni bir biçim aldı, mücadele ederek üreten, kültürü değiştiren bir yapıyı hep beraber kurmak.  

Üniversite öğrencilerinin, özellikle İstanbul’daki öğrencilerin şehir ve ülke üzerindeki etkisi bu örnek ile ortaya çıktı. Üniversitede olan her şey artık sadece üniversiteye özgü değil, tüm Türkiye’de olanlarla aynı ve burada atılan yapılan her şey ülke gündemine de etki etti.

Her geçen gün bu gerçeği daha fazla hisseden öğrencileri bir arada tutmak, hem de İstanbul Üniversitesi gibi köklü üniversitelerde biraz endişe verici gelmiş olacak ki İstanbul Üniversitesi’ni bölmek mantıklı geldi. Okuldaki öğrencilerin örgütlülüğünü kırmalılar ki; yemek ücretlerini arttırsınlar, yemekhane yapacağız diye müze açsınlar, fakülte sağlam değil deyip fakülteyi 20 gün içerisinde 50 km öteye taşısınlar ve sonra utanmadan o fakülteye Migros açma iznini versinler…

İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa artık farklı bir üniversite haline geldi; şehir merkezinden izole bir bölgede, şehir ile etkileşimini minimuma inmiş bir üniversite olduk. Bir üniversiteyi ikiye bölmek ne demek onu da herkes anlamış oldu.

Şehir, Üniversite ve Gençlik

Eylül’ün sonuna doğru İstanbul’da hepimiz korkutan bir deprem atlatmış olduk. Üniversitede deprem için ne gibi önlemler alınacağı, depreme dayanıklı yapıların nerelere ve nasıl yapılacağı ve depremden sonra neler yapmak gerektiğine dair bir şeyler üretilmesi beklenirken tedbirsizlik ve kaderci yaklaşım yüzünden 16 bine yakın öğrenci şu an İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa Büyükçekmece kampüsünde okumakta. Sağlık bilimleri Fakültesi, Veterinerlik Fakültesi ve Mühendislik Fakülteleri deprem sebebi ile Büyükçekmece’ye gönderildi. Öğrenciler tabii ki tepki gösterdi fakat Rektörlük ve Dekanlık 20’şer gün okul tatili koyarak tepkileri de tatile çıkarmaya çalıştı.

 Birçok öğrenci iş hayatını, evini, yurdunu ve sosyal yaşamını okuluna göre şekillendirmişti. Fakat 20 gün aradan sonra hepimizin sadece okulları değil hayatları değiştirildi. Herhangi bir maddi destek, barınma problemi için herhangi bir yardım ya da ulaşım konusunda hiçbir şey sağlanmadan adeta sürüldük. Aylık 600 TL ve 2 ay peşin vermek koşulu ile kadın öğrencilerin kabul edildiği “yurt” dışında.  Çoğu öğrenci okula 2 saat ve üzeri bir zaman aralığında ulaşıyor ve 2 saat ve üzeri civarda geri dönüyor. Öğrencileri bu duruma sürükleyen temel sebep ise tedbirsizlik ve kâr için fırsatçılık. Kampüs civarında öğrencilerin ulaşabileceği en yakın yerleşke 30 dakika uzaklıkta ve TEM otoyolu üzerinde. Haliyle bu da öğrencileri okul içerisinde vakit geçirmeye zorluyor.      

Ranta açık boş arazilere okullar taşınırken, ranta açık boş kampüsler de ortaya çıkmış oldu. Hazır öğrenciler okul içerisindeyken hemen kampüse, kampüse kuaför, Espresso Lab ve Süt-iş açtılar sağ olsunlar. Var olan sosyal tesisler özelleştirildi ve özelleştirmeler artarak devam ediyor. Bölünürken değersizleştirilen üniversitelere sermaye saldırısı her zaman olduğu gibi hiç gecikmedi.

Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Yerleşkesi için de aynı izolasyon ve şehirden uzak bir öğrenci yapılanması kurulum aşamasına adım atılmıştı. Her atılan ‘revizyon’ adımları aslında kentsel dönüşüm etkisi yaratmıştı. En son bu bölgenin imar izni bitti de biraz duruldular.

Yeni bir fakülte, ardından gelen özel işletmeler ve piyasalaşma…  Giderek özel bir okula dönüştürülen Büyükçekmece kampüsü de öğrenciler üzerinden büyük bir ranta açıldı. Üniversite ve şehir ilişkisinde esnaf-müşteri zihniyetine dönmüş oldu ve haliyle nelerle karşılaşacağımızın ilk sinyallerini aldık. Üniversite öğrencilerinin şehir merkezlerine uzak bir durumda ‘kendi’ ihtiyaçlarının bütününü gidereceği bir minik kasaba kurulmuş oldu. Bu izolasyondan; eğitim, ulaşım ve imkân açısından zararlı çıkanlar öğrenciler oldu, oluyor ve daha olacak…

İstanbul, Gazi ve İnönü üniversitelerinin de aralarında bulunduğu 13 üniversitenin bölünmesini ve 20 yeni yükseköğretim kurumu kurulmasını düzenleyen tasarı Meclis Genel Kurulu’nda görüşülerek yasalaştı. Anadolu Üniversitesi’ni de ikiye böldüler ve daha nicesi…

Bu bölünmeler, öğrencilerin başına gelenlerin birbirine benzer olması tesadüf değil. Şehir, üniversite ve gençlik bağlantısını zayıflatan bir proje içerisinde bulunuyoruz; Üniversite eğitimi bilimsel üretimi değil nitelikli işgücüne sahip “ara elaman” sayısını artırıyor, üniversiteler bölünüyor, içine dışına bir şeyler yapmak için patronlar ihale kovalıyor.  

Anlaşılan içinde yaşadığımız ülke, yani “yeni Türkiye”, öncesine dair tüm yapıları yok eden bir Türkiye. Siyasal iktidar yıllardan beri üreterek var olmuş her şeyi değersizleştirmektedir ; böl, parçala, yönet taktiğiyle küçük ama bizim olsun denilen üniversiteler yaratılmak istenmektedir. Üniversiteler bilim üreten merkezlerden uzak, akademik kadrolaşmayla da her güne yeni projelerle çıkıp gerçekleri ötelemeye çalışan siyasal iktidarın gölgesi bir hal aldı. Üniversitelerin bölünmesi öğrenciler için bir ihtiyacın sonucu olarak değil, kurumsal yapının sona erdiğinin ilanı olarak karşımıza çıktı.

Bu tablonun öteki yüzünden, öğrencilerin tüm bunları kabul etmediği gerçeğinden bahsetmiştik. Bunu bekleme cüretini gösterebilmeleri son derece akıl dışı. Son dakikada tasarıya eklenen düzenlemelerle oldu-bittiye getirilen kötülükleri nasıl kabul edelim?

Üniversitelerin içini boşaltma çabaları bir yana, bilimin kendisini yok sayan uygulamalar sadece bize değil tüm insanlığa zarar veriyor. Üniversiteleri şehirden izole edip, ikiye, beşe, ona böldüklerinde ise buna karşı mücadele eden, bir şeyleri değiştirmek isteyen öğrenciler de bölünmüş değil tam tersi daha fazla yan yana gelmiş oluyor.  Türkiye Komünist Gençliği olarak burada olmamızın bir sebebi var. Üniversitelerin hem mekân hem akademik olarak izolasyonu hakkında bir araya geliyoruz. 21.yy’da değiştireceğimiz şeylerin ilk sıralarında bu yer alıyor. Herhangi bir müzakereye de yer vermeden üstelik; şu kariyer kulübü mü bu kariyer kulübü mü, şu kafe mi bu kafe mi değil. Çoktan seçmeli sorular yanıtlamıyoruz; kendi sorularımızı kendi cevaplarımızı yaratıyoruz. Örgütlenerek, örgütlü mücadele ederek üreteceğiz, üniversiteye dair ne varsa bu şekilde değiştireceğiz. Küçük ama bizim olsun denilen, esnaf mantığı ile ‘yönetilen’, öğrencilerin mağduriyetini ranta çevirmeye çalışanlara karşı buradayız. Dersler başlıyor, biz de başlıyoruz. İlk günden itibaren üniversite amfilerinde, lise koridorlarında, genç işçi havzalarında her an mücadele etmeye karar veren arkadaşlarımızla yan yana geleceğiz. 21. Yüzyılı Biz Değiştireceğiz!