Van’dan Barmen’e Karanfil

Friedrich Engels…

Bilimsel sosyalizmin iki kurucusundan biri; “General”; İlk Yoldaş1 . Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İçinde bulunduğu şartlar ile varlığı çelişiyordu. Babasının kendine biçtiği gömlek üstünde “kendiliğinden” parça parça oluyordu. Başkasının biçtiği gömlekler ona küçük geliyordu.

Askeri okula gitti. Aradığını orada da bulamadı. Sonra gazetecilik. Sonra Marx ile tanışma. Sonra Komünist Manifesto. Sonra barikat…

Bütün bir hayatını işçi sınıfının kurtuluşuna verdi desek abartmış olmayız herhâlde. Hatta eksik bile kalabilir. Hem de çok…

Kurtuluşuna hayatını adadığı işçi sınıfıyla, çalışmak için geldiği İngiltere’de tanıştı. 1845 yılında hayatını adadığı insanların, olmayan hayatlarını; kendi tarihlerini yaparken kendilerinin seçmediği yaşam koşullarını anlattığı İngiltere’de “Emekçi Sınıfların Durumu” adlı eseri kaleme aldı.

Bu eserinde Engels, onlarca insanı bir fabrikaya, yüzlerce insanı bir “siteye”, binlerce ve belki de binlercesini bir yere toplayan sanayi devrimi ile birlikte kırdan kente göç eden ve artık emeklerinden başka satacak şeyleri olmayan işçilerin, azınlıkların, kadın, erkek ve çocukların içinde bulundukları fiziksel, “moral ve ahlak” durumlarını ve bu durumu belirleyen ilişkileri ele alır.

Bu insanların çalışma koşulları ve yaşam şartlarını birkaç kelime ile ifade etmek oldukça güç olsa gerek. Kitabın okunması ise bize bundan daha fazlasını, öfkeyi ve öfkeyi doğru yere yöneltmeyi de verecektir.

Yine de birkaç kısa alıntı yapmak istiyorum:

“ … daha etraflarını sarmış olan moral çöküntü girdabında boğulmamış olsalar bile her gün pisliğin ve kötü çevrenin ahlâk bozan etkisine karşı direnme güçlerini kaybedip bu girdaba daha çok batarlar.”2

“Bütün beden yapısının genel olarak zayıflaması ve halsiz düşmesiyle birlikte tüm sinir sisteminin bozulması içkiye ve düzensiz cinsî münasebetlere olan arzunun artması, bunun kaçınılmaz sonuçlarıdır.”3

“Her ne durumda olursa olsun çocukların sadece bedensel ve kafa gelişmelerine ayrılacak olan vakitlerinin duygusuz burjuvazinin hırsı için harcanması ve sanayicilerin yararına onları harap etmek için çocukların okuldan ve temiz havadan uzaklaştırılmaları affedilemez.”4

“Umutsuzluktan kaçınman için açık olan iki yol vardır; burjuvaziye karşı açık ya da kapalı bir isyan ya da sarhoşluk ve genel bir ahlâksızlık.”5

Bu alıntıları hem biraz kitabın içeriğine dair bilgi vermek hem de “koşullar”a değinmek için aktardım.

Ruhi Su

Aşağı yukarı 10 yıldır yanı başımızda bir savaş sürüyor. Mülteci, sığınmacı, sınır, milyarlar… Bunlar yine 10 yıldır çok sık duyduğumuz ve dikenli tellerin önünde ya da arkasında; uçsuz bucaksız ve kurak çölün ortasında ölümden kaçmaya çalışan ya da yeşilliklerle sarılı dikenli telleri önünde son bir umut perişan hâlde bekleyen aç susuz insanların görüntüleriyle sıkça desteklendi.

Sınıflı toplumun ortaya çıkmasıyla birlikte insanlığın peşini bırakmayacak olan savaşların sonuncusu değil bu savaş. Bu akıldışı düzen ortadan kalkmadıkça da bırakmayacak. İnsanlar bunca zenginlik ve teknolojinin içinde “solunum cihazı yetmezliğinden” ölecekler; solunum yetmezliğinden değil.

İşte bu ocaklar söndüren şey 100 yıl önce bizim coğrafyamızı ve birkaç on yıl sonra bu vurgunun ağıtlarını (ve tabii ki kendi ağıtlarını da) yakacak olan Mehmet’i de vurmuştur.

Ana baba bilmeden büyür. Halkının safında olduğu; onun türkülerini söyleyip, hikayelerini anlattığı için işkence görür, yargılanır, sürgünlere gönderilir. Ama yılmaz, vazgeçmez. Ömrü boyunca halkının türkülerini söylemeye devam eder.

Kendi tarihini yaparken kendisinin seçmediği yaşam koşulları sebebiyle belki de tedavi olabilecek ve daha uzun yıllar halkı için üretecek; belki de Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyen binleri sazı ve sözüyle selamlayacaktı… Olmadı.

Siz şimdi “Ya hu Engels ile Ruhi Su’nun ne ilgisi var?”

Ruhi Su’nun hikayesinin, “Kaç-göç” yıllarının şartlarının da “Emekçi Sınıfların Durumu”nda anlatılan şartlara benzer olabileceği mi?

İkisinin de asker geçmişleri olması mı?

Yoksa dünyanın başka yerlerinde, başka zamanlarında aynı mücadelenin ucundan tutmalarından mı?

Hadi biraz daha ileri gideyim ve sorayım: Engels’in sınıfın birliği ve mücadelesi için yaşaması ile Ruhi Su’nun çok sesli müzik ile kolektifin gücünü ortaya…. Yok artık!

Karanfil Suyu Neyler?

Öğrenciyim. Okulum uzadığı için bir süredir iş arıyordum ve ateş çemberinin içinde eş-dost, akrabaya haber verip bir iş buldum. Ağır sanayi. 3-4 gündür çalışıyorum. Akşam 22:00’da yataktayım. Sabah 05:00’da ayakta…

Sabahları bir üşüme alıyor beni ama hiç olmazdı. Neden acaba? Hazırladığım kahvaltıyı tepsiyle alıp kaloriferin dibine oturuyorum. Ve o türküyü biraz geç de olsa keşfediyorum. Ama keyifsizim. Yediğim içtiğim şeyin tadı yok. Uykum var. Yorgunum. Acaba pazar günü 1- 2 saat fazla uyuyabilir miyim? Pazar günü çalışır mıyız? Neden çalışmayalım? 2 ay boyunca 30 gün çalışan iş arkadaşlarım var….

Böyle düşünürken Covid’den ben de nasibi almış; günlerce otobüs ve metroya binerek işe gitmiş; yemekhanede hep birlikte yemek yemiş; evde bizimkilerle birlikte ağlanacak halimize gülmüşüz/üm.

Ben bilmiyorum tabii hasta olduğumu ve çiğniyorum ekmeği. Bir yandan da çalıyor türkü. “Ya hu bu işçi türküsü!” diyorum, çok büyük bir keşif yapmış gibi.

Sözleri şöyle:

Karanfil suyu neyler
Güzel kokuyu neyler
İki baş bir yastıkta
O göz uykuyu neyler

Karanfilim susuzum
Kaç gündür uykusuzum
Varsam yarin yanına
Elim durmaz huysuzum

Uyusam ne güzel olur, günlerdir uykum var. Üstüm başım mazot kokuyor. Yarin yanına varmayı geçtim, cumartesi eve kaçta varırım; “pazar günüm” olur mu?

İş arkadaşlarımı düşünüyorum. Bu insanlar nasıl yaşıyor? Aileleriyle nasıl, ne zaman vakit geçiriyorlar?

Engels’ten Ruhi Su’ya bir karanfil boyu yol var. O yolda acı, gözyaşı, çalınmış yaşamlar, hasret, sevda, kavga var.

Engels’ten Ruhi Su’ya umut var.

“Umutsuz yaşanmıyor.”

Bizim umudumuz var dedik. Peki, İngiltere’de ne var? Alışveriş fişleri bizimkilerle karşılaştırıldı mı, hatırlamıyorum. Ama karşılaştırabileceğimiz başka şeyler var. Mesela işçi sınıfının bugünkü durumu ile 1845 yılındaki durumu. Karanfil kıyaslaması da yapabiliriz mesela. Kimin karanfili daha acı diye…

Öyle ya, bu diyarlar insanlar için, göçmenler için, yabancı öğrenciler için birer cennet. Cennet mi yoksa cehenneme giden yolun taşları bu memleketten mi getirilmiştir anlayabilmek için yönetmenliğini Ken Loach’ın yaptığı 2019 yapımı Sorry, We Missed You! Adlı filmi izlemenizi öneririm.

İyi seyirler.

Muhammed Nalbant

KAYNAKÇA

1 https://gelenek.org/15101-engels-ilk-yoldas/

2, 3, 4, 5 İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, Friedrich Engels, Gözlem Yayınları