YİRMİNCİ ASIRDA ÖLÜM ACISI

“En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı” diyerek telkin etmeye çalışır Nâzım karısını. Bir mahpusun karısının kötü şeyler düşünmeye hakkı yoktur. Mahpushane demirlerinin dışında yatanların sorumluluğu hüznü bir duman gibi dağıtmalıdır. Bursa Hapishanesi’ndeki sürgününden böyle seslenir karısına Nâzım, mektubunun alıcısına ulaşabilme ihtimalinden kuşkulu… Mektup bütünlüklü bir bakışla incelendiğinde lirik bir umudun taşıyıcısı konumundadır. Süregelen umudun nihai bir sonuçla neticelenmesine dair olan inanç ve mücadelesi bahsettiğimiz “umut” kavramının altını daha emin ifadelerle çizmemize olanak sağlar. Aşkın, umudun, mücadelenin ve daha bahse açabileceğimiz birçok evrensel kavramın birbirinin önüne geçmediği, aşkın ve umudun köklerinin mücadeleyi büyüttüğü, bu gelişkin kavramların dairesel bir çizgide deviniminin şiiridir “Karıma Mektup”.

Yukarıda alıntıladığımız dizenin büyük insanlığın şairinin yirminci asırlara dair hüzünlü ve alaycı siteminin, duyguların silikleşmesinin bir haykırışı okumasını yapardım. Yirminci asır insanlarının makûs tragedyası! Burada kullandığımız “makus” kelimesinin tarihsel bağlamda teslimiyeti savunduğunun farkına varmayarak.. Yaratıcımızın anlatımına tam olarak vakıf olmak güç fakat yirminci asır tragedyası gibi hüzünlü bir betimleme yapmanın yirminci asır gerçeklerinin romantik bir akademiye teslim edilmesinden öteye götürmeyeceği de aşikâr.

Yirminci asırlarda ölüm acısının milyonlarca insanın ölümünün kanıksanması sebebiyle kısa sürmesini kabul etmek insana dair en ileri umutlarını saklayan insanlar için elbette özümsenmesi zor fakat tarihin en kanlı dönemlerinden biri olan yirminci asır bu kanıksamayı sınırlar dahilinde mümkün kıldı. Yirminci asır ölümleri örümcekli ellerin teçhizatıydı. Bizzat bu eller tarafından öldürülen yirminci asırlılar acılarının yerini dolduran başka örümcekli ellere teslim ediliyordu. Böylesi bir ortamda insanın insanlığa yabancılaşmasının utancı yine bu ellere ait bir utançtı. İnsanlığın tarihsel süreçlerde daha kötüye doğru gideceğine dair olan inanç tarihsel bağlamda yanlışlanabileceği gibi organize bir anti-mücadele çağrısıdır da. Sömürenler toplumun sömürülmesinin ve bu sömürü sonucu kaynaklanan bozulmanın sorumluluğunu yaratan ellere atarak ve yahut tinsel güçlere dayandırarak üzerindeki pis toprağını atmaya çalışmaktadır. İnsanlığın özünü ilişkilendiği toplumdan muhafaza etmesi olanaksızdır. Adımını attığı ilk topraktan itibaren insanlığın en ileri mertebelerini inşa eden insan aynı zamanda adımlarını çoğaltacağı toprağını genişletmiştir. Bu toprağın açgözlü kimseler tarafından sömürülmesi bu toprağın yaratıcısını kendi yaratımına yabancılaştırmıştır. Bunun sonucunda üretimlerine yabancılaşan kesim bu üretimlere el koyan sınıfın doyumsuz isteklerinin tahakkümü altında kalmışlar, git gide bu isteklerin makus gerçeklik algısının oluşmasında edilgen konumda bulunmuşlardır. Büyük insanlığın toprağında, camında, pirincinde, şekerindeki yoksunluk büyük sıfatının halledemeyeceği bir yoksunluk değildir. Onlardan başka herkese yetecek olan pirinç yirminci asra da yetecektir. Ölülerini gömdükleri topraktaki gölge tüm asrı aydınlatacak, büyük insanlığın yirminci asırdaki umudunu gösterecektir.

Kendisini takip eden yıllarda insana ve onun bakir  “doğasına” olan tapınma insanlık kavramının ifadesini apaçık bütünlükten soyutlamaktır. Toprağın verimsiz ürünü ne toprağın çoraklığı ne de havanın talihsizliğiyle açıklanabilecek basitlikte değildir. Yirminci asır insanlarının ayaklarının çamura gömülmesi bu topraklara gözlerini kırpmadan atom bombası atabilecek cüretin bir sonucudur. İnsanlığın daha ileri veya daha geri gidebilmesi yaşadığı asrın bir neticesinden ziyade o asrın hakimiyetinde ne denli söz sahibi olduğuyla ilgilidir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerindeki yirminci asır vurgusu öznel kaygılarının bir sonucu olmasından ziyade bu çağın tüm sefilliklerine rağmen bir o kadar da büyük, cesur ve de kahraman bir asır olduğunu düşünmesindedir. Yirminci asırda olmaktan üzüntü duymaz aksine bizim tarafta olmak, dövüşebilmek, asrında söz sahibi olmak gerekliliğini düşünmektedir. Asrın ve insanlarının yüz karartıcı olduğu fikrinin yaygınlaştırıcılarının bizzat devlet eliyle meşru bir zemine oturtulmaya çalışıldığı bir edebiyat ortamında açıkça fikrini söylemekten kendini alıkoymaz. Asrın insanlarından şikayetçi olmanın tarihsel süreçte bir doğruluğu olmadığı gibi hem de şikayetçi olduğun toplumdan kendini tecrit edebildiğini düşünmenin bir doğruluğu yoktur. Yakındığın toplumun sorumluluğunu üstlenmedikçe o toplumun üstündeki fildişi kulenden inmenin bir alternatifi yoktur. Alternatifini üretmediğin sefilliklerin yaygınlaştırıcılığının yapıldığı bir ortamda asrın son ölen ve doğan ve son gülenlerinin güzel güleceğinin umudunu yaratandır Nâzım.

Başka bir şiirinde ‘’vaktimiz yok onların matemini tutmaya’’ der Nâzım. Akın vardır çünkü güneşe doğru. Matemini tutmaz ölenlerin çünkü kalanların sorumluluğu ölenlerin dövüşmesinin onurunun taşıyıcısıdır. Yirminci asırların bir yıllık süren ölüm acısının sorumluluğu yaralı aç kurtlarının karnına vuran ışıksa

Akın var

Güneşe akın

Güneşi zapt edeceğiz!

Feyza Sanem Aykız