– YOLUN SONU ÇIKMAZ –

“Düşünmeyi hiç sevmezdiniz maalesef,
Değişip gelişeni göremezdiniz.
Fakat bizim için iyi olanını
Siz bilirdiniz.”  
                             Nejat Yavaşoğulları

Türkiye’de eğitimin aksaklıkları üzerine çok şey söylendi. Eğitim düzenimiz birçok yönden eleştirildi, birçok kusurlar dile getirildi. Çünkü ne yönden bakılırsa bakılsın eğitimimizin elle tutulur bir yanı bulunamıyor. Birçoklarının yaptığı gibi, eğitim sistemimizin tek tek hatalarını saymayı bir kenara bırakır da temeldeki hatanın ne olduğunu düşünürsek şunu söyleyebiliriz sanırım: Türkiye’de eğitim, üretime dönük bir eğitim değildir.

Türkiye’de eğitim öğrencilere “paket” bilgiler vermekten başka bir şey yapmıyor. Makro bir şekilde ele aldığımızda liseye geçiş ya da üniversiteye geçiş sınavlarındaki “kullan-at” bilgilerden bahsedebiliriz. Tabii bu durum, yani işleyişin yansıması, eğitim öğretim zincirinin her başlığında karşımıza çıkıyor.

Mesela, öğrenciler ve akademi arasında pragmatik bir ilişki mevcut. Sınav dönemlerine kadar öğrencilerin işlerine yarayacak soyut bilgilerin ezberlenmesi ve ezberletilmesi şeklinde ilerliyor. En iyi ezberleten ünvân alıyor, en iyi ezberleyen ise sınıf geçiyor…

Genelde öğrenciler suçlanır bu konularda, peki “akademi” masum mu? Öğrencilere slaytlar üzerinden “paket” bilgiler veren akademi de burada bir değerlendirme başlığı olmalı. İşine geldiği gibi ders işleyen, tartışmanın en ufak kırıntısından kaçınan, öğrencileri bu pragmatik “kullan-at” ilişkisine sıkıştıran akademisyenler, tabii ki masum olmayacaklar, değiller.

Göründüğü gibi bu durum sadece öğrenciler üstünden işleyen bir durum değildir. İki taraflı bir geriye çekilme durumu mevcut. Üniversitelerde bilimsel üretimin ve ilerleyişin esâmesi okunmuyor. Bu durum pek şaşırtıcı olmamalı, olmuyor da.

Türkiye’nin köklü üniversitelerinde çocuk evliliğini savunanlar bulundukça üniversitelerin kürsülerinde gericilik feryatları çınlarken kadınlar üniversitenin akademik katlarında değersizleştirilirken kimse bu duruma şaşırmasın. Kimse de kusura bakmasın, bu suça siz de ortaksınız.

Üstüne alınanlar varsa ne âlâ…

Eğitim sistemimiz bizlere paket bilgiler sunmaya devam ettikçe; akademinin içinin boşaltıldığını, niteliksel anlamını kaybettiğini, tartışmaya kapalı dersler işlendiğini, dogmatik bilgiler sunulduğunu ve akademinin “memur” mantığı ile işletildiğini görmeye devam edeceğiz. Bizler bu paket bilgileri kullanmaya devam edecek miyiz, yoksa şikâyetçi olmayı bırakacak mıyız?
Ne zaman elimizi taşın altına koyacağız?
                                                       

Gerek ansiklopedik bilgiler gerekse soyut bilgiler, üretime yönelik değildir. “Genel kültür” edebiyatı altında öğrencilere öğretilen bilgilerden büyük bir çoğunluğu mezun olduktan sonra bir anlam ifade etmemektedir.

Bir örnek vermek isterim:

Sosyal hizmet lisans öğrencisi olarak en geniş tabir ile bireyi çevresiyle değerlendiren interdisipliner bir bölüm okuyorum. 3. yılıma girerken birçok şekilde “Bireye teoride nasıl yardım edilmeli? Hayat standartlarını nasıl artırabiliriz? Hangi sosyal soruna hangi metod ile yaklaşabiliriz?” gibi bireyi birçok alanda, sözde “kurtarabileceğimiz” konuları değerlendirmiş olduk, olmaya devam ediyoruz. Ancak bireyin temellerini, değerlendirdiğimiz bireyin sosyal hizmet disiplininde nereye denk geldiğini asla tartışmıyoruz. 1948 Evrensel Haklar Bildirgesi’ndeki “birey” neyi temsil ediyor öğrenemedik, tartışamadık. Bilmediğimiz ve tanımlamadığımız bir bireyin sözde hayatını “kurtarıyoruz”.

Yani demek istediğim, kalıp bilgiler üzerinden kalıp ilerleyişler gerçekleştiriyoruz. Sosyal bilimlerde temel literatür kavramlarının asla tartışılmadığıdır. İşleyişin öğrencilere ezberletilmesi dayatılıyor. Bu durumun dışına çıkmak, bu sınırları aşmak öğrencilerle biten bir başlık değildir, olamaz da.

Bahsettiğim örneği belki de birçoğunuz kendi bölümlerinizde yaşamışsınızdır, yaşamaya da devam ediyor olabilirsiniz. Bu durumu tersine çevirmek için evet topyekûn bir değişim gerekli. Fakat öğrencilerin ilgilenmesi gereken kısımlar da mevcut.

Eğitimden beklentilerimiz olmalı, olacak da. Basit bir etimolojik örneği sizlere hatırlatmak isterim. En geniş tanım ile: Talebe, talep eden kişiye denir.  “Talep etmeliyiz çünkü talebeyiz”. Gericiliğe karşı bilimsel eğitimi talep edeceğiz, savunacağız. Piyasacılığa karşı kamuculuğu talep edeceğiz, savunacağız. Topluma yol göstereceğiz, bu karanlığı yırtıp atacağız. Bizler üstümüze düşen kısmı gerçekleştireceğiz. Aksi takdirde, bahsettiğimiz pragmatik ilişki; kampüslerde, üniversitelerde, fakültelerde ve sınıflarımızda geleceğe dair kalmış son umut kırıntılarını da yok edecek.

Unutmamak lazım, belki de tekrar tekrar hatırlatmak. Okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur!

Eğitimden beklentilerimiz neler olmalıdır? Kısaca değineceğiz. Sanırım burayı da biraz açmak gerekiyor. En geniş tanım ile eğitimden beklediğimiz, ihtiyaç maddelerinin çoğaltılması ve yeni değerlerin yaratılmasıdır. Ancak Türkiye’de eğitim bizlere üç temel sonuç doğurmaktadır:

1) Sokağa işsiz mezun etmektedir.
2) Atanabilen memurlar için aybaşı beklemeyi öğretmektedir.
3) Kişinin olanağı varsa yurtdışına göçmeye işaret etmektedir.

Sizlere yüzdesel olarak Türkiye’deki mezunların yüzde şu kadarı işsiz, yüzde şu kadarı atanmayı bekliyor ve yüzde şu kadarı yurtdışına çıkma imkânına sahip tadında bilgiler vermeyeceğim. Çünkü bu yüzdesel verilerin ne kadar gerçek olduğunu yaşıyoruz. Gelecek kaygısı güderken, işsiz kalma tehlikesi ile karşı karşıya gelirken, atanmayı beklerken, mülakatların nasıl gerçekleştiğine şahit olurken, yurtdışında okuma hayalleri kurarken bu yüzdesel verilerin ne kadar gerçek olduğunu biliyorsunuz.

Şimdi bir soluk alalım.
Biz bu tablodan bir değer yaratılmasını bekleyemeyiz. Aksine daha da dibe vuran bir değersizleşme ile karşı karşıyayız.

Üniversitelerde topluma yol gösteren ve örnek olan bilim ve uygulama kurumlarının bulunması gerekir. Ne kadar güzel bir tanım değil mi? Şu an ki gerçekliğimizden bir o kadar da uzak…


1)Türkiye’de eğitim üzerine “yeterli” diyebileceğimiz bir ilke mevcut değildir. Amaç belirsizdir.
2)Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına dayalı bir eğitim planı yoktur.
3)Var olan eğitim kurumları ne ölçüde yararlı öğrenci yetiştirdiği ve yetiştirmesi gerektiğini bilmemektedir.
4)Akademinin, kadrolarını “yetiştirmek” gibi bir derdi yoktur.
5)Türkiye’de eğitimin tek derdi, bilgisiz öğrenciler “mezun” etmektir.                       

    Oysa “Bilgisizlik, büyük bir mahkûmiyettir.”*

                                   


Eğitimde bu düzende değiş(e)meyen, değiş(e)meyecek birçok şeyden bahsettik. Ancak değişen bir başlığa da değinmek gerekiyor.

Pandemi ve eğitim başlığına:

Nasıl başladı, nasıl devam ediyor ve nasıl devam edecek kısmına dair birçok söz söylendi. Ben bu tarafından ele almayacağım. Pandemi ve eğitim dediğimizde aklımızda canlanan en temel konulardan konuşmamız gerekiyor. Öğrenciler, öğretmenler ve velilerden.

Eğitim hakkında herhangi bir öğrenci, öğretmen ya da veli ile konuştuğumuz zaman, bir diğerinden farklı cevaplar alıyoruz.
“Eğitiminiz nasıl gidiyor?” Sorusunu sorduğumuz zaman; devlet okullarında, özel okullarda okuyan öğrencilerden, lise öğrencilerinden hatta ortaokul öğrencilerinden bile farklı cevaplar alıyoruz.

“Nasıl ders işliyorsunuz? Süreç nasıl gidiyor?” diye öğretmenlere sorular yönelttiğimizde, her bir öğretmenden çok farklı cevaplar alabiliyoruz.

Velilere, okullar ve çocuklarının eğitimi hakkında soru sorarsak da farklı sonuçlarla karşılaşmayacağız. Nedenlerinden bahsedeceğiz.

Bazı üniversiteler sınavlarda kamera açtırıyor, bazıları açtırmıyor. Bazı özel okullar ödemeler konusunda yardımcı oluyor, bazıları ise ödemeyi 1 ay geciktirince öğrencinin kaydını donduruyor. Bazı okullar açılıyor, bazıları ise açılmıyor. Bazı liselerde ara sınıflar birleştirilmiş oluyor, bazı liselerde ise neredeyse ders verilmiyor.

Bazı öğrenciler eğitime erişebilirken nedense bazı öğrenciler eğitime erişemiyor!
Farklı cevaplar almamızın birçok sebebi mevcut. Bir kısmına yazının giriş kısmında bahsettik. Bir kısmına bahsedeceğiz.

Eylül ayı sonu itibariyle okullar seyreltilmiş ve kademeli bir şekilde açılmaya başlarken öğrencilerin büyük bölümü hâlen evlerde. Öğrencilerin bir kısmının yüz yüze eğitimi risk barındırırken nedense bir kısmının yüz yüze eğitimi risk barındırmıyor. Lise öğrencileri için dershaneler, kurslar ve özel eğitimler açıkken devlet okulları isteğe bağlı. Bu durum maliyetlerini karşılayabilen ailelerin çocukları tarafından ulaşılabilen bir model haline gelmiş durumda. Bu durumda emekçi çocuklarının eğitim hakkından bahsetmek mümkün müdür?

Bunların yanında devlet okullarında ya da özel okullarda birçok öğretmen, nerede çalışıyor olursa olsun, pandemi sürecinde bu durumun doğrudan mağduru hâline geldi. Tamamen öğretmenlerin sırtına yüklenen bu süreçte, öğretmenler değil başkaları suçlu. Bu yönetememe durumunun doğrudan muhatapları öğretmenler değildir, bakan kılığına bürünmüş patronlardır!

Diğer taraftan ise velilerden bahsetmemiz gerekli. Belki karşılaşmışsınızdır. Birçok veliyi lise çıkışlarında çocuklarını beklerken görebilirsiniz. Muhtemelen içlerini rahatlatmak için okul kapılarında bekliyorlar. Tabii o veliler de çocuklarını bekleyebilenler…

Birçok veli işini kaybetti ya da kaybetme endişesinde. Bir yandan da çocuklarının eğitim alıp alamadığını düşünmek durumunda kalıyorlar. Maddi olanakları olmayan ailelerin çocuklarına eğitim verilmiyor. Dershane patronları kazansın diye emekçilerin evlatları eğitim alamazken yine özel okul patronları kazansın diye işsiz kalan ailelerin çocukları virüsle yüz yüze kalıyor. Bir kuşağı böylesine harcamak akıl kârı değil, olmamalı da.

                                     


Eğitim düzenine nereden bakarsak bakalım yine elle tutulur bir yanını göremedik, göremiyoruz. Bu kirli düzende göremeyeceğiz. Evet, pandemi birçok şeyi değiştirdi. Değiştirecek de…

Emekçiler işsiz kaldı, çocukları eğitime erişemedi. Pandemi süreci eğitimdeki mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirmiştir. Emekçi çocuklarının okullarla ve eğitimle mesafesini açmıştır. Pandemi öncesinde de piyasaya ve gericiliğe teslim edilmiş eğitim sistemi, bugün artık milyonlarca öğrenci için bir nitelik sorununun da ötesine geçmiştir. Okullar yeterli önlemler alınmadığı için yüz yüze eğitime açılmama süresinin uzaması bir eğitim hakkı sorunudur ve en çok yoksul emekçi çocuklarını olumsuz etkilemektedir.


Yazının başında bahsettiğimiz bir cümle vardı, eğitim üretim içindir diye.
Peki, üretim kimin içindir?

MERT KARA



Kaynakça:
1) * Harun Karadeniz, Emekçinin Kitaplığı.
2)Bilim ve Aydınlanma Akademisi (2020). COVID-19 Salgın Süreci ve Okul Sağlığı. BAA Raporu.
http://bilimveaydinlanma.org/covid-19-salgin-sureci-ve-okul-sagligi/
3)Dayanışma Meclisi (2020). Pandemi koşullarında eğitimde eşitlik çok daha acil hale geldi! http://dayanismameclisi.org/index.php/2020/09/17/pandemi-kosullarinda-egitimde-esitlik-cok-daha-acil-hale-geldi/
4)TKP (2020). Eğitimi pandemi değil, bu düzen bitirdi. http://tkp.org.tr/tr/aciklamalar/egitimi-pandemi-degil-bu-duzen-bitirdi
5)Türk Tabipler Birliği (2020). Pandemide Okul Sağlığına İlişkin Uzman Görüşleri.
https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/01AAA%20Pandemide%20Okul%20Sag%CC%86l%C4%B1g%CC%86%C4%B1.pdf