Yüksek Ateş Altında Kapitalizm: İyileşebilecek Mi?

Soruyu şöyle de sorabiliriz: Kapitalizmin ateşi koronadan mı çıktı? Burjuvazi bu hastalığa ne zaman yakalandı? 

18. yüzyılın başlarında Kant’tan Rousseau’ya kimi aydınlanma düşünürü Feodalizm’in karanlık çağında kilise ve dogmalarında büyük gedikler açmıştı. Ticaretle uğraşan bir sınıf, burjuvazi, yükselen ekonomik gücüne karşı toprak sahipleri ve soyluların ayrıcalıklarına ulaşamamıştı. Bu yüz yılın başındaki aydınlanma birikiminin üzerine binen burjuvazi 1789 yılında Fransa’da tarih sahnesine çıktı.

İnsanların doğal ve devredilemez haklarının olduğu düşüncesi yaygınlaşmıştı, Fransız Devrimi’nden sonra özgürlük, mülkiyet ve güvenlik haklarını çerçeveleyen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yayımlandı. Kilisenin yalanlarına karşı bilimin gerçeklerinden yanaydı tutumları, kurumsallaşan bilim insanlığa oldukça ileri bir adım attırmıştı. Ve kazandığı ivme ile daha sonraları burjuvazinin başını ağrıtacaktı. 

Feodalizmin köhnemiş kurumlarının ortadan kaldırılışı, yukarıda kabaca çizdiğimiz ilerleme ile birlikte Cumhuriyet fikrini doğurdu. Cumhuriyet beraberinde eşitlik fikrini de getiriyordu fakat kapitalizmin özünde bulunan çelişki itibariyle, her ne kadar ileri hamleler ile başlasa da, bu eşitlik fikrini bünyesine alması mümkün değildi. Burjuvazi gericileşerek gerçeğin üzerinden kalkan örtüyü, kendi idealist fikirlerini ve düşünürlerini yaratarak tekrar örtmeye çalıştı. Karl Marks ve F. Engels çalışmaları ve mücadeleleriyle bu örtüyü araladı. 

Kapitalizm, insanın insanı sömürüsünün dolaylandığı ve katlandığı bir sistemdi. Patron sermayeyi elinde bulundurur ve sen bir sözleşme yaparak iş gücünü patrona satarsın karşılığında ücret alırsın, bu sözleşmeyi yapmamakta da özgürsündür. Ölmeyi göze alıyorsan tabii!

Sermaye kâr dönüşlü bir yatırımdır. Elinizde bulunan telefon bir telefoncu değilseniz sermaye değildir. Buna servet denir sermaye olabilmesi için kâr amaçlı yatırımda kullanılmalıdır. Yani patron için temel mesele üretim araçlarını elinde bulundurarak onları kâr elde etmek için kullanmasıdır. Ve bu kârı işçilere ödediği ücret üzerinden sağlamaktadır. Ücret ise işçinin bir zaman diliminde harcadığı iş gücünün karşılığıdır. 

Artı değer aldığın ücretin, çalıştığın saatin bir kısmındaki işgücünü karşılaması ile ortaya çıkar. Kalan saatlerdeki karşılığı olmayan iş gücü artı değer oluşturur ve patron bunun üzerine çökerek kâr etmiş olur. Yani patron var olmak için kâr etmek zorundadır dolayısı ile işçiyi de sömürmek. Bir sistemi değiştirmek istiyorsanız onu o yapan özünü değiştirmelisiniz. Bunun için de üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmalı. 

Bir süre sonra kimi ‘gelişkin’ özellikleri barındıran ülkelerin burjuvaları, bu ‘gelişkinlik’lere yaslanarak karteller ve tröstler kurdu. Lenin bu durumun ekonomi politik incelemesini yaparak kapitalizmin bir üst aşaması olarak adlandırdı. Emperyalizm. 

Emperyalizmin krizi 1914’te derinleşip büyük dünya savaşını doğurdu. Paylaşım savaşı uzayınca milyonlarca insan öldü ve yoksullaştı. Savaşların kimin için sürdürüldüğü özellikle Çarlık Rusya cephelerinde sorulmaya başlandı. Yoksulluğa karşı ekmek, savaşa karşı barış ve topraksız köylüye topraktı sloganları. Bir programları ve örgütleri vardı. 1917’de Bolşevik parti önderliğinde işçi sınıfı iktidarı ele aldı. Yaratılan örnek göstermişti ki insanca yaşamak mümkün! Çalışma saatlerinin düşmesi, sağlığın, eğitimin, bilimin toplum yararına dönük gerçekleşmesi, sanata ulaşmak herkes için mümkün. Bu yıllarda kapitalizmin ateşi fazlaca yükseldi, kapitalist ülkeler taviz vermek zorunda kaldılar. Gerçeğin üzerindeki örtü bir kez daha kalkmıştı. 70’lere gelirken liberalizmin klasik mantığı çökmüş, dünyanın üçte biri sosyalist iktidarlara sahne olmuş diğer ülkelerde ise mücadeleler yükselmişti. Yeni bir çıkış arayan burjuvazi bu süreçten Neoliberalizm ile çıktı. 

Neoliberalizmin Türkiye burjuvazisi için dönüm noktası 12 Eylül Darbesi olacaktı. Öncesinde yayımlanan 24 Ocak kararlarını uygulamak, görece örgütlü bir toplum karşında, bu kriz koşullarında ve yönetememe halinde mümkün değildi. Tevfik hocanın deyimiyle bir şok etkisi gerekiyordu ve  ’77 bir mayısı, Maraş ve Çorum gibi katliamlarla başlatıp, bir askeri darbe ile asıl şoku indirdiler. Sermaye bütün hazırlığından memnun ve saldırmak için sabırsızdı. İktidarda siyasal islam, yaratılan sol örgütsüzlüğün idamesi içinse tarikatlar ilk uğraklardı. Ülkeye sıcak para girişini arttırmaya yönelik, ara mal üretimi ve ihracata dayalı bir ekonomi politiği hayata geçirdiler. ‘Satarız efenim satarız’ larla yüzsüzleşip halkla dalga geçtiler. Süreci yönetmek için cinayet işlediler, aydınları yaktılar ve faili meçhul dediler. Bütün bu ekonomi politik 2000’li yıllar ile birlikte bize AKP’yi ve Gülen cemaatini dayattı. Bu yıllardaki özelleştirmeler ve gericileşme Cumhuriyet’in değerlerine dayandı, emperyalistleşme hayalleriyle yanıp tutuşan burjuvazimiz iktidarı ile kol kola laiklikten, kamuculuktan eser bırakmadı. Yine sermaye odağını bir an olsun geri plana düşürmeyen düzen muhalefeti ise sandık hesaplarıyla, sermayedarlara yakışma uğraşlarıyla akplileşti. 

Geldiğimiz noktada devletin sınıf aidiyetini gölgeleyecek bir mekanizma kalmadı. Halkın çıkarını gözetmediklerini ‘önceliğimiz üretim ve ihracat’ diyerek gözler önüne seriyorlar bugünlerde. Şirket işliyor… Bir süredir erkler ayrılığı, krizin yasama, yürütme ve yargı arasında dağıtımını sağlayıp yönetimini kolaylaştırıcı bir unsur olarak artık bulunmamaktadır. Bunlar ‘küçük’ meselelerin bile krize dönüşmesine ve giderek daha fazla olan şekilde Erdoğan’a yönelen öfkenin düzeni sorgulamakla bir tarafa düşmesine sebep oluyor. 

Örneğin geçtiğimiz dönemin içinde İstanbul Üniversitesi’nde yemekhane hakkımızın gaspı üzerinden yükselttiğimiz ses ‘düzenin öğrencilerin yaşam hakkına saldırısı’ olarak siyasallaştı.  Şu günlerde salgınla mücadele(!) kapsamında bir çok KYK yurdu boşaltıldı, arkadaşlarımız büyük riskler taşıyarak memleketlerine gitmek zorunda kaldı. Ve YÖK imkanı olmayıp uzaktan eğitim alamayan öğrenciler için çözümü hemen buldu, ‘eğitimi dondurabilirsiniz’! Patronlar ise kalınmayan özel yurtlarda  öğrencilerden para istemeye devam ediyorlar. Unutulmamalıdır ki bunlar da biz öğrencilerin bilinçlerine düzenin getirileri olarak yazılıyor. Ve bir araya gelmeye devam ediyoruz. Bir başka örnekle salgınla mücadele de bilimsel ve toplumcu karar beklentisi suya düştü ve emekçilere yardım için iban paylaşılması toplumda öfkeye dönüştü ve Erdoğan’ın yedi ay maaş almadan geçinebiliyor oluşuna duyulan öfke, ‘beni salgın değil düzeniniz öldürüyor’ demeye yakınlaştırıyor emekçileri. 

Kapitalizmin ateşi zaten yükseltmişti ve salgın bu ateşi sadece harladı. Daha şimdiden tahammül eşikleri düştü, bir tır şöförünü, sosyal medya da şaka yapanı, faaliyetini sürdüren sendika üyelerini fabrika önlerinden gözaltına almaya başladılar. Bu kriz derinleşirken yalnızca bizim ülkemizde değil, dünyada totaliter iktidarları gözleyeceğiz gibi. Özellikle sağlık alanından başlayarak sistemin iç yüzü bir kere daha berraklaştı. Yalnızca baskı kurarak üzeri bulandıralamayacağından düzen ideologları da ‘siyaset yapmamalıyız’, ‘virüs zengin fakir ayırmıyor’ diyerek işe koyuldular. Oysa her şey gibi bu da sınıfsaldı, kimileri oturduğu yerden test kitleriyle oynadı. Öğrencilerin ve ailelerinin hayatları önemsenmedi, umreye gidişler çok önceden yasaklanabilecekken yapılmadı. Emekçiler işten atılarak, ücretsiz izne zorunlu bırakılarak açlıkla, salgın vakaları artarken sağlıksız koşullarda çalıştırılarak ölümle burun buruna getirildi. Şairin de söylediği gibi eti geçti.. bıçak kemikte! 

Yukarıdaki tarihsel uğraklarında değişen dünya bu kez de değişimin arifesinde olabilir. Kapitalizmi toprağa mı gömeceğiz? Bu, işsiz kalan, çalışmak zorunda bırakılan işçilerin, üniversiteye dönsekte bilimsel eğitime kavuşamayacak olan biz öğrencilerin, salgından kurtulsa da yaşam mücadelesi vermek zorunda olacak kadınların mücadeleye dahil olduğu ve örgütlendiği oranda belli olacak… Ancak bu virüs daima kapitalizmin damarlarında dolanmaya devam edecek. Ve elbet kazanacağız! 

Mehmet Barış yoldaşın dizeleriyle çağrımızdır:

BİZ HAZIRIZ

Denizi bitirdiniz

bir kulaç öteye gidemezsiniz

Şimdi bizi çağırıyor hayat

Bizden yanadır

Kaz Dağları’ndaki alıç

Nurhak’taki kardelen bizden!

Soluduğumuz hava 

içtiğimiz su, sütü kesilen deniz…

Biz hazırız!

Yüz yıllık bir sabırla

boğulduk Suphi Suphi

Yirmi yedi, elli bir

çentik attık taş duvara

Nazım Nazım, Gökçe Gökçe 

Asıldık Deniz Deniz 

vurulduk Sinan Sinan

Ödedik aşkın kefaretini 

Sivas Sivas, Maraş Maraş 

Üstü kalsın!

Biz hazırız 

Yağmaksa yağacağız! 

Onu bulutlardan öğrendik 

Irmaklardan akmayı

yanmayı ateş böceklerinden…

Biz hazırız! 

Bak şimdi çark dönüyor, çekiç dövüyor

Tik tak tiki tak tik tak…

Yüzeye yaklaştı magma 

patladı patlayacak 

Tik tak tik tak tiki tak…

Bak, bunlar ellerimiz

bunlar da örslerden sıçrayan çıngı

tik tak tiki tak tik tak…

Bizi çağıyor hayat

Esnek bir dalı eğerek 

ve parmaklarımızın üzerinde

hafifçe yükselerek

koparıp alır gibi ballı inciri

biz hazırız!

Bu son kavgamız

Nirengi noktamız

tarih bilincimiz ve ortak aklımız

biz hazırız!

Biz hazırız, diyenler 

açtık kollarımızı kocaman

Geliniz! Aramızda bir nar tanesi gibi tanımlı ve hazır yeriniz.

Anıl Ovacık