Yüz Yıl Önce Yüz Yıl Sonra

Bilindiği üzere kapital düzende insanların çok büyük bir kısmı ne hayatından memnundur ne de getirilerinden. Buna, sokağa adım atıp herhangi bir insanla kısacık sohbetinizde şahit olmamanız olası değil. İşçi, öğrenci, kadın-erkek hiç durmaksızın koca koca sitemleri, ardı arkası kesilmeyen lanetli cümleleri birbiri ardına sıralıyor. Hayatlarının en verimli en üretken dönemlerine, yaşamlarının en güzel ve paha biçilemez çağlarına denk düşen bu.

Aklı selim olan kimsenin memleketinden, insanından, doğasından, işinden, arkadaşından veya sanattan memnun olduğu falan da yok. Devasa bir çürümüşlüğün gölgesine hapsolmuş olan insanlık “yaşamak için çalışmakla çalışmak için yaşamanın” birbirine girmiş olduğu zamanları yaşıyor. Hâl böyle olunca akla bir yığın “neden ve o zaman ne yapmalı?” soruları da gelmeden olmuyor. Somut durumlar somut tahlile muhtaç ve işe evvela buradan başlamak gerekiyor.

***

21. yüzyıl hemen her toplumsal meselede toplumun kabuğuna çekildiği, yer yer kabuğu çatlatma girişimleri olsa bile sadece girişimde veya hafif etkide kalan, 20 yılı geride bırakmaya hazırlandığı şu günlerde bir kere daha egemen ideolojinin, egemen olmayan sınıfa uyguladığı taarruzu seyrediyor. Küresel çapta yayılan virüsle kırılan işçi sınıfının egemen güçler yararına kalkan yapıldığı herkesçe malum ama yazımız yalnızca Corona pandemisini ve etkilerini aşıyor.

 Yaklaşık 100 sene evvel İspanyol Gribi sebebiyle de kırılan işçilerin evlatlarının geçmişin tozlu raflarında mevcut olanlarla bir işi şu an için bulunmuyor. Tarihsel bilincin ve/veya farkındalığın yitirilmesi ise var olan duruma yönelik verilmesi gereken mücadeleye ket vuruyor. İnsanlık, ileri atılımlarının arife günlerinde çoğu zaman aynı noktaya çakılı kalıp farklı hayatlar ve sonuçlar bekleyen, saftan hallice bir canlı türü olarak aynı tarihe adını da yazdırıyor. Devam edelim!

 İspanyol Gribi 1918-1920 yılları arasında günümüzdeki gibi dünyayı etkisi altına alırken kimi kaynaklarda 50 milyon insanın ölümüne neden olduğu söyleniyor. Ölümlerin özellikle 20-40 yaş arası gençlikte yoğunlaşması, pandemiye rağmen çalışmak zorunda kalan genç insanı resmetmesi açısından önem teşkil ediyor. Salgının hangi ülkede baş gösterdiği ve insanlara nasıl taşındığı ise tam olarak açıklığa hâlâ kavuşmuş değil. Bilim insanlarının o dönemde ortaya attıkları tez ise güneydoğu Asya’nın bu tür gripler için büyük bir kaynak olması ve dünyaya oradan yayılmasının mümkün olabileceğidir. Özellikle bu coğrafyada domuzların ve çeşitli kümes hayvanlarının (virüs ve mikrobiyolojik genleri taşıdıkları bilinmektedir) insanlarla iç içe yaşaması bu tezin ortaya atılmasında etkili oluyor. İspanyol Salgını ismi ise o dönemde savaşa katılmamış olan İspanya’da özgür basının pandemiyi halka ilk defa duyurmasından alıyor.

Dünyanın hemen her kara parçasında görülen salgın özellikle Latin Amerika ve Muson Asya’sında çok daha etkili oluyor. Yaşam standartlarının düşük olması, fakirlik, imkânsızlık, yeterli besin ve ilaç takviyesinin olmaması gibi çeşitli nedenlerle birlikte uzunca süredir emperyalistlerce en fazla sömürüye uğrayan iki coğrafyada kayıplar milyonlara varıyor. Tarihî kaynaklarda özellikle İngiliz sömürgesi Hindistan’ın toplam nüfusunun %5 kadarı (yaklaşık 17 milyon insana tekabül ediyor) yaşamını yitiriyor. BBC’de Fernando Duarte’nin salgına yönelik çalışmasında aktardığı üzere: “1918’in Mayıs ayında ölüm istatistikleri alt kastlardan Hindular arasında hastalığın her bin kişide 61,6 kişinin ölümüne yol açtığını gösteriyor.” Aynı çalışmada dikkat çeken bir diğer istatistik ise: “Ülkede yaşayan beyaz Avrupalılar (sömürgeciler veya ikamet edenler) arasında bu oran binde 9 civarında seyrediyor.”

 Salgının yayılım yılları aralığına yukarıda yer verirken mutlak suretle dikkatlerinizi cezbettiğini düşünüyorum; Birinci Paylaşım Savaşı dönemleri. Emperyalist müdahaleler, işgaller, ilhaklar, cinayetler ve toplu kıyımların işçi sınıfının üzerinde geri dönülmez izler bıraktığı ilk evrensel barbarlık. Ölmeye ve öldürmeye yollanan milyonlarca “dünyalının” kıtadan kıtaya yolculuk ederken virüsün taşıyıcıları olmamaları zaten imkânsızdı. Salgının bu denli büyük yıkıcılığının arkasında sadece virüs de bulunmamakta. İnsanların ruhsal durumları, korkuları, her gün maruz kalınan trajediler, yöneticilerin kışkırtıcı davranışları, söylenen yalanlar, aslı astarı olmayan vaatler ve elbette emek-sermaye çelişkisinin en belirgin çıktısı olan ekonomik yoksunluk… Asrın ilk çeyreği gelişmemiş ve sömürülen ülkelerde salgının işçi ve köylü kesimlerindeki etkilerini yalnızca Hindistan örneğiyle bile bize gösteriyor.

Geri kalmış ülkelerde virüsten, olmadı savaştan ve yine olmazsa açlık ve sefaletten yaşamlarını yitirenlerin yanında bir de şanını son 100 yılda kanıtlamış olan ABD’de duruma göz atabiliriz. Biraz da dünyamızın bugün “en gelişmiş ekonomisi” ve “özgür dünyanın” yılmaz koruyucusu olmasından mütevellit hakkını teslim etme niyetimdendir!

Mustafa Kemal Temel, “1918 Grip Pandemisi”, (2012) başlıklı yüksek lisans tezinde 1918 yılı içerisinde ABD’de virüse karşı alınan önlemleri sıralarken bir yerde oldukça tanıdık gelen bir durumu işliyor toparladığı birkaç makaleden alıntılayarak. Aynen aktarıyorum:

“Gelişmiş ülkelerde pandeminin ilerlemesini engellemek için daha birçok yönteme başvurulmuştur. Maske uygulamasının yanı sıra, insanlar bir araya gelmekten kaçınmaları yönünde uyarıldı. Tiyatro, sinema, okul gibi kamusal alanlar, eğlence yerleri ve toplu taşıma sistemleri kapatıldı.” (…) Ancak dünya genelinde enfekte olanların çoğu köylü ve yoksuldu; dolayısıyla bilgi ve imkândan da yoksundu.”

(…) “Atlanta örneğinde olduğu gibi kimi yerel yetkililer halkın izole olmasından memnun değildi. Benzer maddi kaygılardan ötürü, işverenler de işçilerin günlerce iş bırakmasına sıcak bakmıyordu; işe gitmek zorunda olan birçok insan için ise toplu taşıma tek seçenekti. Dolayısıyla pandeminin sonuçları ağır oldu; 46 hafta boyunca ABD’deki ölümlerin %47’si gripten ya da komplikasyonlardan ileri geldi.”

Salgın sonucunda ABD’de 500.000 ila 675.000 arası tahmin edilen insan, yaşamından olur. White House’ta Başkan Wilson vardır. 14 ilkeli, Nobel Barış Ödülü sahibi Wilson.

***

Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi Özgür Şen 2015’te bir konuşmasında şöyle demişti:

“Hayatta hep zorluklarla karşılaşmış, zorluklar içerisinde zorluklara karşı mücadele etmiş insanlar her defasında aynı tepkiyi vermezler. Onların zorluklara alışmalarını beklemek yanıltıcı olabilir. İnsanlar her koşulda; ‘Hayat zaten zor, benim de işim bu zorluklara karşı mücadele etmek.’ demezler. Hele de büyük yenilgiler görmüşler, büyük kayıplara tanık olmuşlarsa. Zorluklar, geçmişteki yenilgiler, kayıplarla bir araya geldiğinde insanlara umutsuzluk ve inançsızlık getiriyor. Zorluklar işte bu koşullarda insanları daha kolay olanı aramaya itiyor. Hem de ne pahasına olursa olsun. Amaca ulaşan her yolun mubah olması değil bu. Umutsuzluk ve inançsızlık, büyük zorluklar karşısında yılgınlıkla birleştiğinde kolay olan yolu değil amacın kendisini değiştirmektir. Kolaycılık, amaca giden başka bir yol arayışı değildir artık. İnsanın kendisinden ve amacından vazgeçmesidir.”

Tüm dünyada işçi sınıfı, tıpkı dün olduğu gibi sınıfsal çelişki dolayısıyla en önde kurban edilen, yaşamlarının neredeyse hiçbir değerinin olmadığı üzerine ve bunu her gün yeniden, usanmadan ve yılmadan kanıtlamaya yemin etmiş yönetici sınıfın ellerinde kaderine boyun eğmeye devam ediyor. Tarihî olayların çıkarımları her zaman bugüne ve geleceğe yön veremez, kabul. Şu veya bu şekilde gelişen ve değişen dünyada her konjonktürün kendi içerisinde somut olana yönelik tarihten belli başlı noktalarda ayrı düşecek yanları vardır. İnsan maddi koşullardan bağımsız değildir ve fakat o koşulları belirleyen de yine bizzat insanların kendisidir. Yüz yıl önce, burjuvazinin steril(!) ökçelerinin altından, hiç de alelade olmayan, bazen mütevazi bazen hak ettiği derecede kibirli bir sınıfın; tarihini, gününü ve geleceğini kurtarışını hatırlamak, geçmişe yönelik bilgi/birikim değil bir ihtiyaçtır. Yüz yıl sonra yaşamlarımızda eksik gördüklerimizi gidermek, umutsuzlukla yoğruluşumuzu defetmek, örgütlülüğün ve kolektif çalışmanın gerekliliğini kavramak ve iyi ile doğruyu kötü ile yanlıştan ayırmak ise bir görevdir.

Mehti Yıldırım